Kitaptan Alıntılar
Kitaplar A+ | Normal | A-

23 Mesele




23 Mesele
Sayfa Sayısı : 160 | İlk Basım Tarihi : 2017

Fatiha suresinde Allah'ı Rahman ve Rahim olarak bilen, Din gününe iman eden, yalnız O'na kulluk eden ve yalnız O'ndan yardım dileyen bu müslümanlar zaten dosdoğru bir yoldadır. Rabbimiz dosdoğru bir yolda olan bu müslümanlara "Bizi dosdoğru yola ilet" duasını tavsiye etmesinin gereği ve hikmeti ise bizlere doğru yolun ve müslümanlığın bir süreç olduğunu beyan etmesi içindir. Doğru yol ve müslümanlık, bizler için son nefesimize kadar devam edecek ve devam etmesi gereken bir süreçtir. Bu sürecin Allah'a ve ahiret gününe imanla başlayan ilk aşamasından, tağutu inkar etmekle devam eden ve alemlerin Rabbi olan Allah'ı hayatın en küçük detayında dahi birleyen noktalarına kadar uzanan ve "Ya Rabbi bilerek şirk koşmaktan Sana sığınırım, bilmediklerimi bağışla" buyuran Resulullah (s.a.v.)'in bile güç yetiremeyeceği üst aşamaları vardır.

Bizler bu sürecin içinde yaşıyor ve son nefesimize kadar tekrar edeceğimiz "Bizi dosdoğru yola ilet" duasıyla her gün yeni bir üst aşamaya gelme gayretinde bulunuyoruz. İşte bizler bu aşamaları yaşarken dikkat etmemiz gereken husus, doğru yolun ilk aşamaları yaşayan kardeşlerimizin müslümanlığını, bulunduğumuz aşamaya göre tanımlamamak ve bulunduğumuz aşamaya göre yargılamamaktır. Soruyoruz sizlere Resulullah (s.a.v.) kendi müslümanlığına göre bizim müslümanlığımızı tanımlayıp-yargılasaydı, aramızda kaç kişi ayakta kalabilirdi?

Bildikleri tevhidi gerçekliklerden hareketle herkesi yargılayabilen kardeşlerimiz, henüz bu gerçeklikleri bilmeyen ancak gelebildikleri noktadan görebildikleri İslam'ı anlayabildikleri kadar yaşayan insanların Rabbimiz nezdinde müslümanlardan olabileceği gerçekliğini gözardı etmeyeceklerdir. Çünkü İslami mükellefiyetlerimiz tebliğe muhtaç ve tebliğe muhtaç olmayan mükellefiyetler olmak üzere ikiye ayrılır. Tebliğe muhtaç mükellefiyetler konusunda henüz tebliğle karşılaşmamış veya bu tebliği henüz anlamamış kimseleri Rabbimiz o konularda mükellef tutmayacağı gibi, bizlerin de o insanları yerine getiremedikleri o mükellefiyetlere göre yargılamamamız gerekir.



[ Kitap Temini ]


Yorum yap yorum

Yorumlar [7]

Mehmed Alagaş
20.11.2017 21:14
Ve aleykümselam Mehmed kardeşim
İlimlerine ve kendilerine güvendiğim değişik çevrelerden bazı kardeşlerim “Nebi kendisine vahyedilen, Resul ise kendisine Kitab verilen kimsedir” tarifini öylesine bir mutmainlikle ifade ettiler ki, araştırmaya ve düşünmeye gerek duymadan söz konusu paragrafı tashih etme aceleciliğine kapıldım. Ancak söz konusu paragraf için fazlaca önemli olmayan o tashih yayınlandıktan sonra çok genel bir şekilde Kur’an’a baktığımda meselenin hiç de öyle olmadığını farkettim. Kur’an-ı Kerim’e göre Nebi kendisine nübüvvetle ilgili vahyedilen yani haber alan kişi iken, Resul de bu haberi götüren ve tebliğ eden kişi anlamındadır. Daha açık bir ifadeyle Resul olması için kendisine Kitab verilme şartı yoktur. Bunu savunan kardeşlerim neye dayanarak bu görüşteler henüz öğrenebilmiş değilim.
Mehmed Can
20.11.2017 12:20
Selamunaleyküm
Mehmed abi ilk yorumunuzda yazdığınız ve yeni öğrendiğinizi söylediğiniz nebi Resul ayırımı neydi?
Fatma Ceren
19.11.2017 01:34
Selamun aleyküm
Benzer bir tekzip önerisini M.Alagaş'a yine benzer gerekçelerle daha önce ben de yaptım. Fakat sonra bunun -Sn.Alagaş'ın da dediği gibi- yaklaşımının Kur'ani üst yapısının anlamadığımdan kaynaklandığını gördüm. Çünkü eski kitaplarındaki tevhid söylemiyle son kitaplarındaki tevhid söylemi aynı iken; benim kitaplara yaklaşımımın ürünü olan farklı algılara kapıldığımı fark ettim. Zira İslâm'ın birinci şartını tekfir kabul edip kitaplara yaklaşınca; elbette "tevhid/şirk" mesaji yoğun olanlar cazibeli(ve doğru), "kendinize yani kurtuluşunuza bakın, ayetleri tefekkür edin" mesajı yoğun olanlar eleştirilebilir(yanlış) geliyor. Bu da bir tekzip yanılsamasına sürüklüyor. Aslında Sn.Alagaş'ın tevhidle ilgili ilk söylemleri ile son söylemleri arasında hiç fark olmadığını, benim gibi epey yorulduktan sonra fark edecek diğer yorumcular. Olsun, iyi bir tekrar oluyor.
Hüsamettin Kerimoğlu
18.11.2017 22:41
23 Mesele
Selamün aleyküm Abi yeni farkettim yorum hakkımız 1500 karakterle sınırlı iken siz cevap yazarken böyle bir sınıra takılmıyorsunuz. Ben daha uzun ve açıklayıcı bir yorum yapmak isterken ancak özetin özetini size gönderebiliyorum. Bu konuda geniş bir yazı kaleme alıp size göndereceğim inşallah. Bunu da yayınlarsanız memnun olurum. Çünkü sorularıma cevap alamadığımı düşünüyorum. Allah a emanet olunuz.
Mehmed Alagaş
18.11.2017 20:28
Ve aleykümselam Hüsameddin kardeşim
Beni seven fakat bazı yaklaşımlarımın Kurani üst yapısını yeterince anlayamayan birçok kardeşimin duygularına tercüman olmuşsun. Yazdıklarından ve uslubundan Mehmed abin için yüreğinin acıdığını hissediyorum. Üzülme Hüsameddin kardeşim, Mehmed abinin Kur’an’dan anladığı ve aktardığı tevhidi gerçekler konusunda en ufak bir değişiklik yok. İnşaallah hep birlikte bu tevhidi kimliği yaşayacak, insanları bu tevhidi kimliğe davet edecek ve Rabbimizin lutfuyla bu tevhidi kimlik üzere öleceğiz.

Söz konusu yazıda üzerinde durduğumuz mesele ise bizlerin tevhidi kimliği değil tevhid lutfuyla karşılaşan biz müslümanların, kendilerini İslam dinine nisbet eden insanlara yaklaşımımızla ilgilidir. Mehmed abin bu konuyla ilgili olarak İslami mükellefiyetlerimiz, tebliğe muhtaç ve tebliğe muhtaç olmayan mükellefiyetlerdir ayırımını yapmakta ve bu ayırımı yaptıktan sonra “Tebliğe muhtaç mükellefiyetler konusunda henüz bu tebliğle karşılaşmamış kimseleri yargılamamamız ve onları tekfirle değil tebliğle karşı karşıya getirmemiz gerekir” demektedir. Meseleyi anlaşılır kılmak için de İslami tekamülde A,B,C,D aşamalarından örnek vermiş ve “D aşamasında bulunan bir kardeşimiz, henüz A aşamasında olan bir kişinin müslümanlığını kendi aşamasına göre değerlendirip, kendi aşamasına göre yargılamaması gerekir” demiştim. İlk aşamalarla ilgili olarak da “Gelebildikleri noktadan görebildikleri İslam’a teslim olan kimselerin RABBİMİZ KATINDA müslümanlardan olabileceği gerçeğini de unutmayalım” dedim.

Peki yüzlerce ayetle delillendirebileceğim bu yazdıklarımdan hangisine, hangi ayete dayanarak itiraz edilebilecek ki? Geçmiş kitablarımdan ve yazdıklarımdan bahsediyorsun. Geçmiş kitablarımda insanlara, geleneksel dindarlara ve ehl-i kitaba yaklaşım konusunda şimdikinden farklı tekzip etmem gereken bir husus varsa -ki ben bilmiyorum-, bu hususu Mehmed abine hemen bildiriver. Bu abinin tekfir meselesine 1980 de yaklaşımı neyse şimdi de aynıdır. Bizler için tevhid ve tevhidi kimliğin değeri, bu kimliğe ulaşmamış kimseleri tekfir etmekle gelişen veya onları tekfir etmekle önem kazanan ve temiz kalabilen bir değer değildir. Bizler bu sarsılmaz gerçekleri Kur’an’dan alıp-gücümüz nisbetince yaşamaya çalışırken, diğer insanlara da Kurani bir rahmet ve incelikle yaklaşmaya çalışıyoruz.

Bunu yaptığımız zaman müslümanı müslümanla karşı karşıya getirmeye çalışan dünya emperyalizminin oyununu bozacak ve politik yalanlarla bizlerden ayrı bir safta buluşturmak istediği insanlara tekfir değil tevhidi tebliğle yaklaşarak onları kazanabileceğiz. Kitabın başında yer alan o önemli yazıyı lütfen dikkatlice okumaya ve anlamaya çalışalım..

Dua ile..
Hüsamettin Kerimoğlu
18.11.2017 13:53
Selamün Aleykum Mehmed Abi
1988 lerden beri tanıdığım kitaplarını ve çıkardığı İnsan dergilerini sabırsızlıkla beklediğim Mehmed Alagaş değilsiniz sanki artık. O dönemlerde cahiliye diye isimlendirdiğiniz toplum zamanla ehli kitaba dönüştü. bunu anlayışla karşıladım zira toplum gerçektende kendisine kitap gönderilen ama o kitab (Kur an ı Kerim) a göre hayatını ikame etmeyen bir toplum du. toplumu ehli kitap görmek onları müslüman yapmıyordu. Zira tevhid den bihaber yaşayan, hayatlarında onlarca şirk olan yahudiler ve hıristiyanlar gibi bir hayat süren insanlar topluluğuyla karşı karşıyaydık. Ama şimdi benim hiçte sizin gibi anlamadığım Fatiha suresinin "Bizi doğru yola ilet nimet verdiklerinin yoluna " ayetini de delil göstererek müslümanlığı da A, B, C gibi katagorilere ayırarak islam üzere bir toluluk gibi gördüğünüzü söylüyorsunuz. Daha önceleri de hayatlarındaki onca şirki de bize öğreten sizdiniz. yine örnek olarak verdiğiniz Allahtan başka Allah yoktur sözünü herhalde dünyada söylemeyen insan sayısı çok azdır Mekke müşrikleri de aynı sözü söylüyorlardı. Fakat bunu söylemeleri kitabımızın onlarca ayetine göre onları müşriklikten çıkarmıyordu. Tevbe Suresi 31. ayet ve yine Yusuf suresi 40. ayetler sanki sadece o dönemdeki insanları kapsıyordu. onların suçu neydi o zaman Zira onlarda Allah tan başka Allah yoktur diyorlardı. Abi bunun cevabını lütfen daha önceki eleştirilerime cevap yazan okuyucularınız değil lütfen siz yazın. Ayrıca Tevhid ve Şirk adlı kitabınızda yazdıklarınızı bir kez daha okuyunuz Lütfen. Özellikle de bu sitenizdeki Tevhid ve Şirk kitabının tanıtım bölümünü Allah a emanet olunuz. Selam ve Dua ile
Mehmed Alagaş
14.11.2017 16:48
Selamunaleyküm
Bu yeni kitabla ilgili güzel dualarınıza amin derken İlahi vahyi ele aldığım ve İlahi vahyi kastettiğim 103-104. sayfalardaki parafrafı, yanlış anlaşılmaması için aşağıdaki gibi genişletiyorum.,

“İlahi vahiy kaynaklı iletişimde anlaşılan anlatılan kadardır. Şanı yüce Rabbimiz bir kulunun veya bir yaratılmışın neyi-ne kadar anlamasını diliyorsa, vahiy yoluyla onu-o kadar anlatır. Ayrıca şunu da bilmemiz gerekir ki İlahi vahiy ile ilhamı birbirine karıştırarak vahye ilham demek, İlahi vahyin geniş anlamını ve kalplerde makes bulma veya diğer duygu ve düşüncelere galebe çalma özelliğini hafifletmek anlamına gelir. Dolayısıyle vahiy ile ilhamı birbirine karıştırmadan İlahi vahye vahy demek, bizler için doğru bir yaklaşım olacaktır. Çünkü kalbe gelen ve genellikle ilham denilen duygu ve düşünceler Allah'a nisbet edilse de bu gibi duygu ve düşüncelerin muhtelif kaynakları olabilir. İlahi vahiy ise bazı durumlarda arada bir elçi olsa da sadece ve sadece Rab kaynaklı olup-baskın özelliklidir. Şeytan aleyhillanenin genellikle ilham denilen bazı beşer kaynaklı duygu ve düşüncelere müdahale fırsatı mümkün olsa da, böyle bir muhtemel müdahale fırsatı Rab kaynaklı vahiy için kesinlikle söz konusu değildir.”

Yeni öğrendiğim Nebi Resul ayırımını dikkate alamadığım 104-105. sayfadaki paragrafı da aşağıdaki gibi tashih ediyorum.,

“Peygamberleri muhatab alan İlahi vahyin beşeri bir lisan ile ifadelendirilmesi ise bu ifadelendirmeyi Rabbimiz yaptığında hem mana ve hem de lafız olarak İlahi, peygamber de olsa bir insan tarafından yapıldığında ise mana olarak İlahi, lafız olarak beşeridir. Mesela şanı yüce Rabbimiz bütün peygamberlerine vahyetmesine rağmen bütün peygamberlerine Kitab vermemiştir. Kendilerine Kitab verilmeyen peygamberler, kendilerine vahyedilen gerçekleri kullandıkları lisan ile kavimlerine ileten nebilerdir. Kendilerine Kitap verilen nebiler ise İlahi vahyin kendi lisanlarıyla müşahhas ifadesine sahip olan resullerdir…”

Dua ile..
Yorum yap yorum