Kitaptan Alıntılar
Kitaplar A+ | Normal | A-

Türkçe Kur'an Meali




Türkçe Kur'an Meali
Sayfa Sayısı : 256 | İlk Basım Tarihi : 2015

Euzubillahimineşşeytaniracim Bismillahirrahmanirrahim

Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınarak, Rahman ve Rahim olan Rabbimizin adıyla başlıyoruz. Bizlere bu yüce Kitab'ı indiren ve günümüze kadar ilk günkü tazeliğinde koruyan Rabbimize hamdederiz. Bir hidayet rehberi olarak bu Kitab'ın bizlere indirilmesinde büyük bir rahmet vesilesi ve yaşanmasında rahmet örneği olan Resulullah (s.a.v.) Efendimize, bütün nebilere, resullere, sıddıklara, şehidlere ve salihlere salat ve selam ederiz.

Kur'an-ı Kerim'i okurken ve dinlerken, nasıl bir Kitab'ı okuduğumuzu ve dinlediğimizi bilmemiz gerekir. Kur'an-ı Kerim herkese, her kesime hitab eden açık ve anlaşılır bir Kitab'dır. İnsanların akıl, kültür, tahsil ve anlayış farklılıkları dikkate alınarak farklı biçim-anlatım veya versiyonlarda değişik kitablar halinde inmemiştir. Kur'an-ı Kerim tek bir Kitab'dır ve kültür veya anlayış farklılıkları ne olursa olsun herkese hitab etmekte ve her kesim için açık-anlaşılır bir davette bulunmaktadır. Ayetlerin hiç tahsili olmayan kimseler için bile açık ve anlaşılır olması, ilimde kendilerince yüksek noktalara gelmiş olan kimselerin bu ayetlerden daha fazla faydalanamayacakları anlamına gelmez. Sureleri veya ayetleri anlam içerikli fotoğraflara benzetirsek, bu fotoğraflara kendi bulundukları yerden bakan kimseler dahi genel ve önemli gerçekleri farkedebilirler. Ancak bu surelere ve ayetlere -Kelam Sahibine tevekkül duygusuyla- yaklaşıldıkça ve Kur'an-ı Kerim'in bütününe bağlı tefekkür faaliyetleriyle ayetlerle ilgili fotoğraflar büyütüldükçe (bir önceki gerçeği tekzip etmeyen fakat anlam ve içeriğini zenginleştiren) yeni yeni gerçeklerle karşılaşılmaktadır. Sure ve ayetlerle ilgili bu fotoğraflar doğru bir istikametteki düşünsel çalışmalarla ne kadar büyütülürse büyütülsün pixel değerleri sonsuza doğru gittiğinden (beşeri fotoğraflarda son durak olan pixellerle-donuk renk kareleriyle değil) daha derin gerçeklerle karşılaşılmakta ve hangi anlayış seviyesine yükselinirse yükselinsin, İlahi kelamın bu yüceliğini görüp-bilenler için hiçbir zaman "Artık tamam. Bu sure ve ayetler hakkıyle görülmüştür, görülecek başka bir şey kalmamıştır" aşamasına gelinememektedir.

İşte bizler böyle bir Kitab'a,

böylesine muhteşem bir nimete sahip olan insanlarız. Ayetleri bu bilinçle okuyup dinlemeli, bu farkındalıkla düşünüp-tefekkür etmeliyiz. İçinde yaşadığımız böyle bir dünyada kendisini temizleyip-yenileyerek diri kalmak isteyen her kardeşimize, günde en az yirmi ayeti (tegannisiz sade bir kıraatle) metninden dinlerken, doğruya yakın bir mealden takip etmelerini önemle tavsiye ediyoruz. Bizim tavsiye dediğimiz bu farza göre kendilerini proglamlayıp, iş-seyehat veya hastalık gibi engelleri dikkate alarak programlarını iki-üç gün önünden takip edecek olan kardeşlerimizin, büyük hayır ve rahmetlerle karşılaşacağını umuyoruz.

Kur'an-ı Kerim'i bu sitede dinleyip mealini takip etmek istiyen kardeşlerimiz için ihlaslı okuyuşunu yüreğimizde hissettiğimiz Davud Kaya kardeşimizin güzel kıraatiyle birlikte "kuranmeali.org" sitesinden aldığımız kelime mealini de ilave ettik. Bu kardeşlerimize teşekkür ediyor ve Rabbimizden hayırlarına vesile olmasını diliyoruz.

İlk orijinalini seksenli yılların ortasında Ali Bulaç'ın mealinden alıp bilgisayara yüklediğimiz ve genel Kur'an anlayışıyla 25-30 yıldır tashih ettiğimiz türkçe mealin ise doğruya oldukça yakın bir meal olduğunu düşünüyoruz. Bu türkçe meal üzerinde ayet metnine sadık kalıp Kur'an bütünlüğünü dikkate alarak gücümüz nisbetince titizlikle çalışmamıza rağmen elbetteki henüz farkedemediğimiz hatalarımız olmuştur. Bu hatalarımız mealde (arapça ifadenin bire bir karşılığını veremediğimiz için) olabileceği gibi, parantez içi ilavelerimizde de olabilir. Çünkü Kur'an ayetleri anlam itibariyle hem çok derin, hem de çok boyutludur. Parentez arası ilavelerimizle kendimize göre çok önemli gördüğümüz bu anlamlardan birisine işaret ederken, bizim gördüğümüz anlamdan çok daha önemli olan bir başka anlamı istemeyerek perdelemiş olabiliriz. Böylesi hatalarımızla karşılaştığınız zaman lütfen bizleri hemen ikaz ediniz. Ayrıca "kuranmeali.org" sitesinden aldığımız kelime meali bölümünde de bazı kelimelere anlam verilirken, ayete yüklenen genel anlam zannıyla bazı kelimelerin sözlük anlamı dışına çıkılmış olabilir. Bu gibi hataları gördüğünüzde bizleri uyarıp-ikaz ediniz ki bu çalışma hem sizin için, hem de kardeşleriniz için rahmet olsun.

Umduğumuz bu rahmetin sahibi olan Rahman'a emanet olun..



[ Kitap Temini ]


Yorum yap yorum

Yorumlar [43]

Mehmed Alagaş
07.11.2017 15:03
Ve aleykümselam
Ramazan kardeşim kalplerin mühürlenmesiyle ilgili ayet-i kerimeleri araştıracak olursan, bu mühürlenmenin fıtri veya doğuştan olmadığını, kişinin İlahi vahye yaklaşımının bir neticesi olduğunu görebilirsin. İlahi bir sünnet gereği gerçekleşen bu mühürlemeden sonra kalbi mühürlenen kişinin son nefesine kadar devam edecek olan imtihanının anlamsızlaşabileceği istifhamına kapılıyorsun. Tabi ki makul bir istifhamdır bu. Ancak bilinmesi gerekir ki son nefese kadar herkes için tevbe mümkündür ve kalbi mühürlenenler de dahil herkes anlayış seviyesine göre tevbeye davet edilmektedir. Dolayısıyle kişinin yaptıklarının bir neticesi olarak mühürlenen kalplerin, kişinin tevbe ve pişmanlığı ile yumuşayabileceğini, hakka inanabileceğini düşünebiliriz. Nitekim aşağıdaki ayet-i kerimede “..Pek azı dışında onlar inanmazlar” ifadesiyle belirtilen istisna da, tevbe ederek durumlarını ıslah eden böylesi kimselere işaret etmektedir.,

“Ancak sözlerini bozmaları, Allah'ın ayetlerine karşı küfre sapmaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve "Kalplerimiz örtülüdür" demeleri nedeniyle (onları lanetledik.) Doğrusu Allah, küfürleri sebebiyle ona (kalplerine) mühür vurmuştur. Pek azı dışında onlar inanmazlar. (4-Nisa 155)”
Ramazan Demir
07.11.2017 13:47
Selam aleykum
Bakara 7.ayet hemen hemen tüm meallerde aşağıdakine benzer şekilde çevrilmektedir;

خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟

"Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Büyük azab onlar içindir."

İnsana hayat veren Allah hayat süresini "ecelin müsemma" olarak belirtmiş ve tüm bu sürenin insan için imtihan olduğunu bildirmiştir. (mesela 67/2)

Fakat yukarıdaki ve daha bir çok ayet (meal) yaşarken insanın gerçeği görmesinin engellendiği anlamı vermektedir.

Kalbi ve kulakları mühürlenip gözlerine perde çekilen insanın artık gerçeği görmesi mümkün değildir. Yani ölmeden gerçeği görmesi engellenmektedir. Ama öte yandan istese bile göremeyeceği, duyamayacağı ve anlayamayacağı bu gerçeklerden sorumlu tutulacaktır.

Kur'an'da bir çelişki yoktur. Ama çelişki gibi duran bu durumun Kur'an bütünlüğüne göre nasıl anlayacağız?
Mehmed Alagaş
26.10.2017 16:21
Selamunaleyküm
Mehmed kardeşim söz konusu ayette “Sonra onun soyunu bir sülale'den (süzülmüş bir özden), hakir-bayağı bir sudan yapmıştır. (32-Secde 8)” buyurulmakta ve bu ifade birkaç ayet-i kerimede de aynen geçmektedir. Bunda rahatsızlık duyabileceğimiz veya övünebileceğimiz bir durum yoktur. Yaratılışındaki kalkış maddesini önemseyen İblis’in, isyanında ısrar etmesi nedeniyle nasıl bir Şeytan durumuna geldiğini Kur’an-ı Kerim’de görüyoruz.

Biliyoruz ki bir varlığa değer veya önem kazandıran husus hangi maddeden yaratılmış olmasından değil, nasıl ve ne şekilde yaratıldığından ve bu yaratılışla ne yaptığından kaynaklanır. Bu yaratılışta Halık olan Rabbimizin yüceliğini de görüyoruz. Mesela kuyumcular zaten değerli olan altını kullanarak değerli bir bilezik yaparken, şanı yüce Rabbimiz Kendi yarattığı bayağı bir sudan ahsen-i takvim üzere bir insan ortaya çıkarmaktadır.

Hamd O’nadır…
Mehmet İlerler
26.10.2017 15:47
SAYIN HOCAM
SECDE SURESİ 8.AYET MEALLERDE ZAYIF,HAKİR,DEĞERSİZ OLARAK GEÇİYOR DOĞRU MUDUR? YANİ "MEHİN" KELİMESİNİN DEĞERSİZ OLMASI BENİ RAHATSIZ ETTİ. İNSAN DEĞERSİZ BİR SUDAN MI YARATILDI?
Fatma Ceren
05.06.2017 01:16
Selamun Aleyküm
İlk sorumla ilgili olarak;
"Nisa 136. ayetini bu açıklama ışığında düşünmeliyiz." demem inşallah yanlış olmaz.

"Ey iman edenler. Allah'a, Resulüne, Resulüne indirdiği Kitab'a ve bundan önce indirdiği Kitab'a iman edin.....(4 NİSA-136)

İkinci sorumla ilgili açıklamanızı henüz anlayamadım.
Düşünüyor, teşekkür ediyor, iyi çalışmalar diliyorum.
Mehmed Alagaş
01.06.2017 03:44
Ve aleykümselam Fatma kardeşim
İmanın keyfiyeti olduğu gibi nelere iman edileceği gibi bir kemiyeti de vardır. Sözünü ettiğin ayette keyfiyetten ziyade kemiyetin ön plana çıktığını görüyoruz. Nitekim Kitabın indirilmeye başlamasıyla birlikte bu kemiyet yelpazesi açılmaya başlamakta ve Efendimiz (s.a.v.) de dahil olmak üzere tüm müslümanlar nelere ve nasıl iman etmeleri gerektiğini daha iyi anlamaya başlamaktadırlar. Bu nedenledir ki inen her ayette müslümanların imanı hem keyfiyet ve hem de kemiyet açısından artmaktadır.

İkinci soruna gelince, bu soruyu Rabbani yol ve Sünnetullah kitabında cahiliye toplumunun mahiyetini açıklarken cevaplandırmıştık. Senin de bileceğin gibi Kur’an-ı Kerim’e göre Hakkı bilen bir toplulukta sapmalar başladığı zaman bu sapan kimseler tekfire muhatap olurken, Hakkı bilmeyen cahili toplumlarda sapan insanlar tebliğe muhatap kılınırlar. İşte sözünü ettiğin ayet hangi toplumun cahiliye toplumu olduğunu beyan etmekte ve babaları uyarılıp-korkutulmamış bir toplumdaki sapan insanları gafil olarak tanımladığı için bu insanları tekfirle değil tebliğle muhatab almamız gerektiğini beyan etmektedir.

Dua ile..
Fatma Ceren
01.06.2017 03:11
Selamun aleyküm,
Önce Ramazan ayınız mübarek olsun diyorum. İki sorum var, birincisi;

"...Sen Kitab nedir, iman nedir bilmiyordun...." Şura 52. ayetin ilk bölümündeki, resulün kitap nedir bilmediğini anlıyorum ancak, haniflerden olan ve şirkten putlardan uzak duran güzel ahlakı tamamlayan bir insanın "imanı bilmemesi" ifadesini anlamıyorum.Hz. Muhammed(s.a.s.) vahiyden önce de yalnız bir olan Allah'a iman etmiyor muydu? Bunu açıklarsanız memnun olurum. İkinci sorum;

Babaları uyarılıp-korkutulmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir kavmi uyarıp-korkutman için (gönderildin). (36-Yâsin 6)

Allah hiçbir kavmi uyarmadan azab etmeyeceğini bildiriyor, pek çok ayette. Ve onları gafletten kurtarmak için uyarıyorken bu ayette "Babaları uyarılmamış.." ifadesini anlamıyorum. O zaman onlara -haşa zulmedilmiş olmazmı? Hele de uyarılmadıkları için gaflette kaldılarsa? Ayrıca babaları uyarılmamış bir kavimden nasıl hanifler, muvahhidler çıkabiliyor?

Teşekkür eder iyi çalışmalarınızın devamını dilerim.
Selamlar.
Mehmed Alagaş
06.05.2017 14:16
Ve aleykümselam
Doğru söylüyorsun Ümit kardeşim. Güzel ikazın ile gerekli tashihi yapıyoruz.
Ümit Öztüfekçi
06.05.2017 14:12
Selamunaleyküm
Maide suresi 3. ayetinde; ve el mevkûzetu : ve şiddetli bir darbeden dolayı (kesilmeksizin) ölen hayvan yazıldığı halde,Türkçe'ye çevirirken sadece "vurulmuş" olarak çevrilmiş. Avlanan hayvanlar içinde "vurulmak" kelimesi kullanıldığı için Türkçe çevirisinde buna da dikkat etmek daha açıklayıcı olur. Çünkü haram olan darbe sonucu ve kanı akmaksızın ölen hayvandır.Saygılarımla...
Mehmed Alagaş
21.04.2017 02:28
Selamunaleyküm
İsra 84 ayetinin öncesinde “İnsana bir nimet verdiğimizde (nimeti kendinden bilip, Bize) sırt çevirir ve yan çizer. Ona bir şer-kötülük dokunduğu zaman da (Bizden bilip, rahmetimizden) umudsuzluğa kapılır. (17-İsra 83)” denilmekte ve daha sonra “De ki "Herkes kendi şakilesine (yoluna ve mizacına) göre davranır. Şu halde kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbin daha iyi bilir." (17-İsra 84)” buyurulmaktadır.

Bu ayetler öncelikle doğru yol ve doğru tavırla ilgili olup, herhangi bir kimsenin tercih ettiği yola ve bu yolda şekillenen kişiliğine göre davranmakta olduğu beyan edilmektedir. İlahi davet veya İlahi takdir karşısında doğru ve yanlış olmak üzere farklı yaklaşımlar gösterilmesi, İslam fıtratı üzere yaratılan insanların fıtri özelliklerinden değil, kişisel tercihlerinden kaynaklanmaktadır. Farklı özellik ve meziyetlerde yaratılmamız ise kulluk tercihimiz üzerinde değil, bu tercihle yaptığımız işlerdeki başarı veya başarısızlıklar üzerinde müessirdir.
Kerimdikmen
21.04.2017 01:56

İsrâ suresinin 84'üncü ayetinden, herkes her isi yapamaz anlami mi cikar?
Mehmed Alagaş
06.04.2017 21:19
Selamunaleyküm
Uyarındaki iyi niyet için teşekkür ederim İzzet kardeşim. Bir ayeti meallendirirken gerçek ilim adamlarının yaklaşımlarını dikkate almayı önemsesek de, ayetin Kur’an bütünlüğündeki anlamını ve ayetlerin ayetlerle tefsirini çok daha fazla önemsiyoruz. Bizler bu ayeti “(Yegane) Hak Melik olan Allah yücedir. Sana O'nun vahyi inip-tamamlanmadan önce Kur'an'da (sana henüz vahyedileni dilinle tekrarlamada) acele etme ve "Rabbim, ilmimi artır" de. (20-Taha 114)” şeklinde meallendirirken yaptığımız parantez içi açıklama, ayetlerin ayetlerle tefsirine dayalı bir açıklamadır. Meseleyi Kur’an bütünlüğünde ele alsaydın sen de bu ayetin müslümanların genelini değil Resulullah (s.a.v.)’i muhatab aldığını ve aşağıdaki ayetlerle anlam ilişkisi içinde olduğunu anlayabilirdin.,

“Onu (inen vahyi, kavrayıp bellemek için) aceleye kapılıp, dilini onunla hareket ettirip durma. Hiç şüphesiz onu (kalbinde) toplamak ve onu (sana eksiksiz) okutmak Bize aittir. O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen onun okunuşunu izle. Sonra onu açıklamak da Bize aittir. (75-Kıyamet 16..19)”

Dua ile..
İzzet Akçay
06.04.2017 21:15

Tâ-Hâ Suresi Ayet: 114'ün bu şekilde parantez içi ile meallendirilmesi çok yanlış olmuştur. Bu ayatin Kur'an'a muhatab olan herkese/her kesime özel olan bir hitabı vardır ve Kur'an'ın tamamını okuyup anladan ondan bağlayıcı yorum ve hüküm çıkarılmaması yönünde önemli bir İKAZ VARDIR.

Lütfen klasik meallerin tekrarını yapmak yerine biraz da mesela Muhammed ESED gibi, Mehmet Okuyan gibi Kur'an'a ömrünü adamış Kur'an Adamlarının gayretlerini de göz önüne alarak, bu siteden faydalanacak insanlara öncülük ediniz. Gayretinizi ve bu güzel hizmetinizi elbette takdir ettiğimi de belirtmeliyim. Benim ki sadece yapıcı bir tenkidtir. Selam ve Dua ile...
Hüseyin Mert
05.04.2017 14:52

mealden almıştım, fakat yazıları çok küçük ve sıkıştırılmış olduğu için okurken zorlanıyorum.

insandergisi.com:


Sayın Hüseyin MERT!
Değerli kardeşimiz, bu sorunun farkında olduğumuzu,ve inşallah yeni baskıda giderileceğini sizin vesilenizle tüm kardeşlerimize bildirir, saygı ve selamlarımızı sunarız.
Mehmed Alagaş
08.02.2017 15:21
Selamunaleyküm
Yusuf kardeşim selam vermeyi ve soru sormadan önce söz konusu ayetin bizim sitedeki mealine bakmayı unuttun herhalde. Kur’an-ı Kerim’de müşriklerin Allah’tan başka taptıkları şeyler iki ayrı grupta değerlendirilir. Bunlardan ilk grup putlar ve kendilerine tapınılmasını isteyen azgın müstekbirlerdir ki Kur’an bunlarla ilgili olarak tapanların da, tapılanların da ateşe gireceğini beyan eder. Bir de müşriklerin ilahlaştırarak taptıkları peygamberler ve salih kimseler vardır ki, kendilerinin ilahlaştırılmasına ve tapınılmasına kesinlikle rıza göstermeyen bu kimseler, Kur’an’da farklı olarak değerlendirilir ve tapanlarla kendilerine tapılanlar birbirinden ayrılırlar.

Bizler söz konusu ayet-i kerimeye “O'nun dışında tapmakta oldukları şefaatte bulunmaya malik değildirler. Ancak hak ile şehadet edenler bunun dışındadır ve onlar (kimlere şefaat edebileceklerini) bilirler. (43-Zuhruf 86)” mealini verirken kendilerine tapılan bu iki ayrı grubu dikkate almış ve müşriklerin taptıkları arasında hak ile şehadet edecek olan salihler olsa da, o salihlerin bu müşriklere şefaat etmeyeceğini-edemeyeceğini belirtmiştik.

Umarım anlaşılmıştır..
Yusuf Arı
08.02.2017 15:19
Sure: 43-Zuhruf Suresi Ayet: 86
O'nun dışında tapmaktıkları şefaatte bulunmaya malik değildirler. Ancak hakka şahitlik edenler bunların şefaat edemeyeceklerini bilirler

şeklinde bir çeviri ne kadar doğru olabilir.
Abdullah..
08.11.2016 19:51
Selamun Aleyküm
Kehf suresinde Zülkarneyn(a.s.)'ın bir sebebe tabi olup yaptığı yolculuklar dikkate alındığında, Hacc 15'te kendisine yardım edilen ve kendisinin de Allah'ın yardımını ve verdiklerini üstün tuttuğu kişiden yani Zülkarneyn(a.s.)'dan bahsedildiğini düşünüyorum. Allahualem...

Dua ile...
Mehmed Alagaş
07.11.2016 12:30
Ve aleykümselam
Bekir kardeşim “Yaratılış ve İnsanlık tarihi” çalışmamızın Nuh (a.s.) bölümüyle birlikte Yecuc ve Mecucle ilgili olarak yazdıklarımızı birlikte değerlendirirsen, söz konusu parantez içi açıklamanın ne anlama geldiğini daha iyi anlayabilirsin.

Abdullah kardeşim Hacc 15 ayetinde kastedilen kimsenin Efendimiz (s.a.v.) olmadığını daha önce belirtmiş ve bunun ötesinde yeterince anlayamadığım bu ayet konusunda kanaatlere dayalı açıklamalarda bulunmak istemediğimi ifade etmiştim.
Dua ile..
Bekir Ziya
06.11.2016 15:45
Selamun Aleykum Hocam
Meryem Suresi, son ayetinde paranteze aldiginiz Yecuc ve Me'cuc ifadesini neye dayanarak yazdiginizi anlamadim. Sanki zorlama bir aciklama gibi geldi bana. Bu konuda bir izahat yapabilir misiniz?
Abdullah..
05.11.2016 20:58
Selamun Aleyküm
Hacc suresinin 15. ayetinde, kendisine yardım edileceği bildirilen kişi peygamber efendimiz midir? Eğer öyle olsaydı "ona" değil de "sana/resulümüze" ifadesi kullanılmaz mıydı?

"Göğe bir sebep uzatma" fiilinin, kıyamete yakın bir dönemde vuku bulacağını da düşünerek sordum, umarım bir sakıncası yoktur. Cevap verirseniz sevinirim.


"Kim Allah'ın ona dünyada ve ahirette kesin olarak yardım etmeyeceğini sanıyorsa, durmaksızın göğe bir sebeb uzatsın sonra kesiversin de bir bakıversin, kurduğu hileli-düzen onun öfkesini giderebilecek mi?" (22-Hac 15)
Fatma Ceren
15.10.2016 15:54
Teşekkür
Kafirlerden bahseden bu ayeti ve müminlere "Allah'ın rahmetinden sakın umud kesmeyin!" ayetlerini, şimdi çok daha iyi anladım.

Özellikle son cümle, başka ayetlere bakışımı da derinleştirdi.
Teşekkür eder iyi çalışmalar dilerim.
Mehmed Alagaş
14.10.2016 13:27
Ve aleykümselam
Güzel ve üzerinde düşünülmesi gereken bir soru.
Ayeti anlamak için ilk sorumuz, bu umud kesmenin dünyada mı yoksa ahirette mi olduğudur. İnkarın dünya hayatında olması ve bu gibi kimselerin ahirette azaba girmeden önce son bir umud ile dünyaya tekrar geri gönderilmelerini istemeleri, bu umud kesmenin ahirette değil dünya hayatında olduğuna işaret etmektedir.

Ayeti anlamakla ilgili ikinci sorumuz ise bu kimseler Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkar ettikleri için mi Allah’ın rahmetinden umud kesiyorlar, yoksa İlahi rahmetten umud kestikleri için mi Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkar ediyorlar?

Her iki olasılık birbiriyle ilintili gözükse de, kalkış noktasında inkardan önce Allah’ın rahmetinden umud kesme vardır. Çünkü Allah’ın rahmetinden umud kesmeseler, Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkar ederler mi?

İslam fıtratı üzere yaratılışları itibariyle Allah onlardan rahmetini esirgememiş, onlar yönelişleri nedeniyle Allah’ın rahmetinden umud kestikleri için Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkar etmişlerdir.

Ayeti daha iyi anlamakla ilgili diğer bir sorumuz ise Rabbimiz bu kimseleri tanımlarken neden “İşte onlar Benim azabımdan sakınmayan kimselerdir” ifadesi yerine “İşte onlar Benim rahmetimden umud kesmiş kimselerdir” ifadesini kullanmıştır.

Her iki ifade de doğru olmakla birlikte Rabbimizin azabtan sakınmamayı değil rahmetten umud kesmeyi ön plana çıkarmasının hikmeti, Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkar eden bu kimselerin yitirdikleri, nail olamayacakları rahmetin, karşılaşacakları azabtan çok daha büyük olduğu içindir.
Dua ile..
Fatma Ceren
13.10.2016 13:19
Selam Mehmed abi,
Ankebut 23 ayeti bağlamında, Allah'ın rahmetinden umud kesmekle ilgili bir sorum var.

"Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenler, işte onlar Benim rahmetimden umud kesmiş kimselerdir. Elim-acıklı azab da onlaradır." (29-Ankebût 23)

Mesela,
Yusuf 87'de Yakup(a.s.)'ın oğullarına ya da Zümer 53'de Allah resulünün kendi aleyhlerinde aşırı gidenlere "Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin!" uyarısını anlamakta zorlanmıyorum; çünkü Allah'a iman edenler ancak rahmeti umabilir ve zaten onlarda var olan umudu kesmemeleri söyleniyor.

Fakat Ankebut 23' de, Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenler söz konusu iken; bunlarda zaten rahmet umudu yok ki, neden "umudu kesmiş kimselerdir" buyuruluyor?
Fatma Ceren
17.06.2016 02:22
Teşekkür
Allah'ın Zatını ya da Zatında ne olduğuyla ilgili değil, nefs kelimesinin kullanışıyla ilgili sorumun cevabını aldım, teşekkür ediyorum.
Mehmed Alagaş
17.06.2016 00:52
Ve aleykümselam
“Biliyorsan konuş alim sansınlar, bilmiyorsan sus arif sansınlar” diye bir söz vardır. Siteyi takip edip, sınıfta olanların bu suskunluğuna bakınca sınıfta alim mi az, arif mi çok bilemiyorum.
Herneyse..

Kur’an-ı Kerim’de nefs kelimesi bizler için iki ayrı anlamda kullanılırken, Rabbimiz için Zat’ı, Kendisi anlamında kullanılmaktadır. Zat’ında, Kendisinde ne olduğunu ise İsa (a.s.) bilmiyorsa, ben hiç bilmiyorum.,

“… Sen bende olanı bilirsin ama ben Sen'de olanı bilmem…” (5-Maide 116)
Fatma Ceren
15.06.2016 23:49
Selamun Aleyküm
Cevabınız için teşekkür ediyor ve müsaadeniz varsa kısa bir soru daha sormak istiyorum.

Taha 41, Maide 116, Enam 12, 54 , Al-i İmran 28 ve 30. ayetlerde Allah'ın "kendisi" şeklinde meal verdiğiniz "nefs" kelimesinin kullanılması üzerinde düşünüyorum. Nefs insana has bir özellik iken Allah'ın kendi zatı için nefs kelimesini kullanmasından ne anlamalıyız? Buradaki "nefs" başka bir şey midir?

Mesela bu ayetteki "alâ nefsi-hi: kendi nefsi üzerine, kendi üzerine"

"De ki "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" De ki "Allah'ındır." O, rahmeti Kendi üzerine yazmıştır. Sizi kendisinde kuşku olmayan kıyamet gününde tartışmasız toplayacaktır. Nefislerini hüsrana uğratanlar (bu gerçeklere) inanmazlar. (6-En'’âm 12)"

ya da bu ayetteki, "li nefsî: kendim için"

"Seni Kendim için seçtim." (20-Tâ-Hâ 41)

Teşekkür ederim.
Mehmed Alagaş
11.06.2016 04:52
Ve aleykümselam Fatma kardeşim
Kur’an-ı Kerim’de ulul elbab ile ilgili ayetleri araştırdığımız zaman bunların belirgin özelliklerinin zikir, hikmet ve hayır sahibi olmalarını görürüz. Bizler de Kur’an-ı Kerim’deki bu genel tanımlamayı esas alarak parantez içi açılımı olarak verdik.

Hacc suresindeki “Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki (orada olanları) akledecek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Gerçek şu ki gözler (fiziki anlamda) kör olmaz ancak sinelerdeki kalpler kör olur. (22-Hacc 46)” buyruğu ise bizler için akıl kalp ilişkisine işaret etmekte ve kullanıcı makamında aklın değil kalbin olduğunu göstermektedir. Çünkü Allah’a ve gaybe iman eden kalbin ufku, sadece bilgi ve görselliğe dayanan aklın ufkundan çok daha geniştir. Kalbin bu geniş ufkunu kuru akılcılıkla sınırlandırmaya kalkanlar, isteyerek veya istemeyerek gerçeklik ufuklarını daraltan ve kalplerini körelten kimselerdir. Oysa mü’minlere yakışan ve kalp ile uyumlu olan akıl, yeterince anlayamadığı veya kuşatamadığı İlahi gerçeklere iman eden, bu gerçeklerle kalp arasında bir engel, bir köstek olmayan temiz akıldır.
Fatma Ceren
11.06.2016 03:12
Selamün Aleyküm Değerli Mehmed abi,
Size ulul elbab hakkında sormak istiyorum. Diğer meallerde aynı ifade "saf, temiz akıl sahipleri ya da sırların sahipleri" şeklinde çevirilmiş; siz ise "zikir, hikmet ve hayır sahibleri" anlamını vermişsiniz. Bunu biraz açıklar mısınız?

İkinci sorum ise yine konu bağlamında; Hacc 46'da geçen "kalbin akletmesi" fiilinden ne anlamalıyız?

Teşekkür eder hayırlı çalışmalar dilerim.
Mehmed Alagaş
21.05.2016 23:45
Ve aleykümselam
Doğru söylüyorsun Fatih kardeşim. Ayetlerin mealinde “karşılığını görür” ifadesinin kullanılması, ahirete kalmış bilerek veya bilmeyerek yaptığımız bütün günahlarımızın karşılığını göreceğiz anlamına gelir. Dikkat ederseniz bu cümlemde “ahirete kalmış” ifadesini kullanıyorum. Çünkü dünya hayatında samimi tevbelerde bulunulan günahlar, ahirette bir kötülük olarak karşımıza çıkmayacak, Tevvab ve Settar olan Rabbimiz onları rahmetiyle örtecektir. Hesap gününde açıkça göreceğimiz günahlarımız ise samimi tevbelerle terketmediğimiz veya yeterince dikkate almadığımız günahlar olacaktır.

Dolayısıyle söz konusu ayet meallerinde “karşılığını görür” ifadesinin kullanılması, tevbe veya tevbe ayetleriyle değil Fatma kardeşimizin gündeme getirdiği Nisa 48 ayetiyle çelişir. Tevbe veya tevbe ayetleriyle çelişmemesinin nedeni, hesap gününde tevbe ve tevbe fırsatı olmayacağı içindir. Daha açık bir ifadeyle tevbe biz insanlar için sadece dünya hayatında kullanabileceğimiz muhteşem bir rahmettir.

Nisa 48 ayetindeki bağışlama ise özellikle hesap günüyle ilgilidir. Çünkü Allah (c.c.) dünya hayatında bilerek veya bilmeyerek şirk koşan insanları tevbeye davet etmekte, samimi tevbelerde bulunanları elbetteki bağışlamaktadır. Bağışlanmayacak olan şirk, tevbe etmeden şirk üzere ölen müşrik ve kafirlerin şirkidir.

”Allah Kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise dilediğine bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, büyük bir günahla iftira etmiş olur. (4-Nisa 48)”
Fatih Saglam
21.05.2016 18:32
selamunaleykum.
 ""6. O gün insanlar gruplar halinde çıkarlar ki yaptıkları işler kendilerine gösterilsin.

 7. Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür.

 8. Kim de zerre ağırlığınca kötü amel yapmışsa onu görür.""


Çogumuzun yanlis bildigi bir noktayi acikliga kavusturmak istiyorum abi.
bu surenin 6. Ayetinde allah, insanlarin nicin toplanacagini belirtmistir. Amelleri kendilerine gosterilsin diye. Yani yaptigimiz ameller bize izletilecek. 7. Ve 8. Ayette gecen "onu görür" ifadesi ise cogu mealde "karsılıgını görür" seklinde yanlis meal edilmektedir. Oysa burada karsiligini gorur ifadesi yoktur. Buradaki" gormek" fiili manasindadir.baska bir deyisle, yaptigimiz iyi ve kötü seyler film seridi gibi bize izletilecek ve biz de olup biteni en ince ayrintisina kadar görecegiz.

Zatenher kotu seyin karsiligini gormek "tevbe" ve bagislanma kurumlariyla celismektedir.

allaha emanet olun

Mehmed Alagaş
21.05.2016 00:31
Ve aleykümselam
Dünya hayatında yaptıklarımızın ve yapacaklarımızın hukuki yönü “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu görür. Kim de zerre ağırlığınca bir şer-kötülük işlerse onu görür. (99-Zelzele 7.8)” ayetleriyle bildirilmektedir. Meselenin bu hukuki yönünü anlayan insanlar, af ve bağışlanmanın Allah’tan talep edilecek bir hak olmadığını da anlamış olurlar. Yapılan bir yanlışın veya işlenen bir günahın af edilip-edilmemesi, Rabbimizin lutfuna ve dilemesine kalmış bir husustur. İşte şanı yüce Rabbimiz Nisa 48 ayetinde bizlere meselenin bu yönünü açıklamakta, şirk dışında kalan günahlardan dilediğini-dilediği kimselere bağışlayacağını beyan etmektedir. Bu bağışlamada elbetteki bireysel zaaflar ve ikrah durumlarıyla birlikte kişilerin diğer amellerine de bakılacaktır.

Bununla beraber “Bilenlerle bilmeyenler hiç bir olur mu?” hükmü gereğince şirk dışında kalan her günahın herkese bağışlanmayacak olması, bu af ve bağışlanmanın her şartta talep edilecek bir hak olmadığı içindir.

Bu sorunun geniş cevabı, yazdığımız kısa cümlelerin geniş anlamındadır.
Fatma Ceren
20.05.2016 14:41
Nisâ Suresi Ayet: 48
Selamun aleyküm Değerli Mehmed abi,
bu ayeti okurken "dilediğine" ifadesin hep "dilediğini" şeklinde okumuşum. Yani şirk dışında dilediğini bağışlar anlamında.

Ayetin,
"...Bunun dışında kalanı ise dilediğine bağışlar..." kısmını nasıl anlamalıyız?

Cevabınıza şimdiden teşekkür eder hayırlı ve bereketli çalışmalar dilerim.
Mehmed Alagaş
18.05.2016 22:09
Selamunaleyküm
Teşekkür ederim Tolga kardeşim. Dikkatimizden kaçmış olan önemli bir hususu bizlere güzel bir şekilde hatırlatıyorsun. Mealde “şeyler” ifadesini kullananlar, müşrikler Kur’an bütünlüğünde canlı ve cansız şeylere tapındıkları için bu geniş anlamı tercih etmişler. Ancak senin de belirttiğin gibi bu ayette söz konusu geniş anlam değil, “kimseye” ifadesiyle sadece şahıslar muhatab alınıyor. Bu ayet mealini “Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine hiçbir cevap-karşılık vermeyecek olan kimseye dua edip-yalvarandan daha sapık kimdir? Oysa onlar bunların dua edip-yalvarmalarından habersizdirler. (46-Ahkaf 5)” şeklinde düzeltiyoruz.
Tolga Aksoylu
18.05.2016 19:22
Ahkaf Suresi Ayet: 5
Sanırım "şey" kelimesi Türkçeye Arapçadan gelmiştir. Yani "şey" kelimesi Arapça kökenli bir kelimedir. Manası bizim Türkçede kullandığımız gibidir."Şey" kelimesini, ne olduğunu tam bilemediğimiz durumlarda, canlımı, cansızmı, anlayamadığımızda vb. kullanırız. Ahkaf suresi 5. ayette "mimmen" kelimesine karşılık olarak kullanılmış ve tercümede çoğu meal kitablarında buşekilde yapılmıştır. Bence bu 5. ayetin tercümesini yaparken, ayetin asıl ulaşması gereken manadan uzaklaştırıyor. Bence bu büyük bir hata. Mimmen kelimesini kimseler diye çevirmek yerine şeyler diye çevirirsek ayetin asıl anlatmak istediği konu rayından çıkıyor. Ayette demek istiyor ki; Yatırlar, evliyalar vb. gibi(tam doğru kelime sabahın bu saatinde aklıma gelmedi) ölüp bu dünyadan göçmüş kimselerin kabri başında yada herhangi biryerde, Allah'a dua etmek varken, onlara dua edip medet ummayın, onlar sizin ettiğiniz duaları bile duymazlar demek istiyor. Mimmen i şey diye çevirirsek ölenlere dua etmek meşrulaşır, yanlıştır.
Mehmed Alagaş
28.04.2016 15:20
Selamunaleyküm
Ada kardeşim 'namaz' kelimesi geleneksel anlayışın ötesinde diğer karşılıkları da içinde barındıran bir kavram olduğu için 'musalline' kelimesinin doğru ve yeterli bir karşılığı olduğunu düşünüyorum.
Ada Mert
28.04.2016 15:19
Hocam
"min el musalline" kelimesi destek verenler, yaslananlar, ibadet edenler, ve namaz kılanlar anlamlarına gelmekte iken, sadece namaz kılanlardan olarak alınmakta. Özel olarak namaz ibadetinden ziyade, namazı da içerecek şekilde bütünüyle tevhid eylemlerinin sahibi olarak anlamlandırmak dogru bir yaklaşım olmaz mı? Bizi bu konuda aydınlatır mısınız?
Mehmed Alagaş
15.01.2016 12:00
Selamunaleyküm
Ve aleykümselam Fatih kardeşim
Bir düşünce ve araştırma mahsulü olan yorumun için teşekkür ederim. Bizler gibi konuyla ilgili olan kardeşlerimiz de yazdıklarını dikkatle değerlendireceklerdir. Daha önce araştırma yapmadığım bu konuda, Tarık 7 ayetiyle ilgili olarak meni veya insan olduğu konusunda farklı görüşler olduğunu gördüm. Her iki tarafın da makul görüşleri olduğu için bu ayetin iki olasılığa da açık bir ayet olup-olmadığını da araştırmamız gerekir. Mesela uzman hekim olan bir kardeşimiz konuyla ilgili olarak şunları söylemektedir.,

“7. ayetteki bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkan olanı meni olarak kabul etsek te bence bir çelişki yoktur. Çünkü biliyoruz ki meni bir karışımdır ve testislerde üretilir. Embriyolojik olarak incelendiğinde erkeklerde testislerin Mesonephrondan geliştiğini biliyoruz. Mesonepron sağda ve solda olmak üzere 2 tanedir ve anne karnındaki bebeğin (fetus diyoruz) kaburgaları ile vertebrası (bel kemiği) arasındadır. Kabaca böbreklerin bile daha üzerindedir. Fetusun gelişmesi ile birlikte Mesonepronlar (her iki tarafta) testis, epididymis, vas deferens ve seminal vesicle haline gelir ki testis haricincekiler üretilen meninin dışa atılması için gereklidir. Fetusun doğumuna doğru bu iki testis inguinal kanal dediğimiz kanallardan inerek skrotum dediğimiz torbalara inerler. Çoğu yeni doğan erkek bebeklerde her iki testis doğumda torbalardadır. Nadir olmamakla birlikte inmemiş testis denilen durumlar olabilir. Bu bebeklerin testisleri kasıklarında veya çok yukarda böbreklerinin yerleşiminde bile olabilirler. Bu durumlarda çocuk cerrahları bu testisleri torbaya indirmek için ameliyat yaparlar. Kısaca özetlemek gerekir ise, meniyi üreten testisler aslında kaburgalar ile bel kemiği arasında oluşmakta daha sonra torbalara inmektedir. Bu konuda en ufak bir şüphe yoktur (Modern embriyolojiye göre). detaylı bilgi: http://en.wikipedia.org/wiki/Mesonephros adresinden öğrenilebilir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.”

Tekrar teşekkürler güzel kardeşim.
Fatih Sağlam
14.01.2016 12:39
Selamunaleykum Mehmed Abim.
Siteye koymuş olduğunuz Kuran Mealinde, yanlış meal yapılan bir ayete dikkat çekmek istiyorum. Tarık Suresi 7. ayete parantez içi olarak konulmuş olan (Bu Su) ifadesinin doğru olmadığını anlatmaya çalışacağım inşallah.

Tarık 5 - İnsan bir baksın, neden-hangi şeyden yaratıldı?
Tarık 6 - (O) dökülüp atılan bir sudan yaratıldı.
Tarık 7 - (Bu su) bel-sırt kemiği ile göğüs kemiği-kafesi arasından çıkmaktadır.
Tarık 8 - Hiç şüphesiz ki (Allah), onu (tekrar aslına) döndürmeye kadirdir.

Tarık suresi 5. ayetinde insanların neden yaratıldığı soruluyor. 6. ayetinde “o” zamiri, insanı kastederek, insanın atılan bir sudan yaratıldığı söyleniyor.

Ne oluyorsa işte bu ayetten sonra oluyor. 7. ayette yine insandan bahsedildiği halde, yani zamirin insan olduğu bilindiği halde bizim meal yazıcılar buradaki zamiri suya nispet ediyorlar ve parantez açıp “bu su” ifadesini kullanıyorlar. Oysaki burada bel-sırt kemiği ile göğüs kafesi arasından çıkan “erkek üreme hücreleri” değil, bizzati insanın kendisi.Yani Bebek.
Meal yazıcıların ekseriyeti, buradaki zamirin “su” olduğunu okuyucuya resmen dikta ediyorlar. Hal böyle olunca, spermin testislerde çıktığını bilenler bu ayete ve kurana şüphe ile yaklaşmaya başlıyorlar.

8. ayette ise zamiri su yerine tekrar insana yönlendiriyorlar. Peki, 7. ayette zamir neden insan değildi?

Bu durumun oluşmasında en büyük suç, kurana “Duraklar” koyup bu duraklara göre kuran okunmasını kural haline getiren Secavent Efendi denilen zatı muhteremde. Bilerek yada bilmeyerek kuran ayetlerinin anlamlarını kaydırarak ve sınırlayarak çok ama çok yanlış işlere imza atmış. 6. ayetin sonunda bir lamelif durağı konmuş. Kim koymuş? Allah mı? Hayır. Secevent Efendi koymuş. Bu durağa göre; 6. ayetin sonunda durulmaması gerekiyor. (Eğer durulursa anlam değişecek tabi. Değişen anlamda kendisine ters gelen bir anlam) Kendince 7. ayette kastedilenin “su” olduğunu düşünmüş ve şimdiye kadar da Müslümanların ekseriyetine bunu düşündürtmüş ne yazıkki.

Bu Noktada konuşmama bir alıntıyla son vereyim:

Ayette “essulb” ve “etteraib” kelimelerine gelen “lam-ı tarif” lahikası bu kelimelere “belirlilk” manası verir. Bu kelimelerin erkek ve kadına nispet edilmesini düşündürecek bir “mülkiyet zamiri eki” yoktur. Sadece Kaburga ve omurga arasından çıkar” denmiştir. Kadının /erkeğin kaburgasından” gibi bir ifade kullanılmamıştır. Bu da ayetten bu organların iki cinse aidiyetinin düşünülmesi için açık bir karine olmadığını göstermektedir. Nitekim ayetlerin anlam itibariyle gelişi mananın açıklığa açıklığa kavuşturulmasında çok mühimdir.

5-6-7 -: insan nasıl yaratıldığına baksın, fışkıran bir sudan yaratıldı. Bel ile kaburga arasından çıkar. Bu ayetler arasında Arapça fiil çekimleri açısından farklılıklar vardır. Altıncı ayette “Mazi” (geçmiş zaman ) varken, yedinci ayette “muzari” (şimdiki geniş zaman) fiili kullanılmıştır. Bu açıdan bu iki ayet aynı cümle değildir ve birleştirilemez. Bazı tercümelerde “kaburga ile omurga arasından atılan sudan yaratıldı” şeklinde iki ayet birleştirlmektedir. Bu sayede sanki “karın içinden su fışkırması” gibi bir yanlış anlaşılma ortaya çıkmaktadır. Bunu ise karşıt tezlerinisamimi olmayan bir hahişkarlıkla kollamak isteyen İslam karşıtları sürekli malzeme olarak kullanmaktadır. Halbuki ayetlerin ikisi birbirinden farklı durumları anlatmaktadır.

5-6-7 : insan nasıl yaratıldığına baksın. Fışkıran spermden yaratıldı. (Bebek annenin ) bel ve kaburgası arasından çıkar.

Allaha emanet olunuz.
Bekir Ziya
12.03.2015 20:23

Kur'an meali guzel olmus ama ben sizden meal- tefsir bekliyordum dogrusu. Ozellikle Yaradilis ve İnsanlik Tarihi adli eserinizdeki ayetlerin ayetlerle tefsirini bu calismada dip notlarla zenginlestirmis olsaydiniz eminim harika bir calisma olurdu . Bu sayede bazi parantez ici aciklamalariniz daha iyi anlasilmis olurdu. Bir okurunuza, su an bir calismam yok demissiniz. Fakat daha once Yecuc ve Mecucle ilgili mustakil bir calisma yapacaginizi soylemistiniz. Anlasilan, anlasilamamaktan yorulmussunuz hocam. Selam ve saygilar...
Mehmed Alagaş
11.03.2015 00:03
Ve aleykümselam Kemal kardeşim
Dualarımız elbetteki karşılıklı. Rahman olan Rabbimiz hepimizi Kur’an-ı Kerim’in aydınlık coğrafyasında bir araya getirsin. Hud suresi 40. ayet-i kerimeyi daha iyi anlayabilmemiz için aşağıdaki ayeti dikkate almamız gerekecektir.

“De ki "Bana (görüşünüzü) söyler misiniz? Eğer (jeoterm derecesi düşerek) suyunuz yerin dibine geçecek olsa, bu durumda kim size (yerin dibinden) bir akar su getirebilir? (67-Mülk 30)”

Yerüstünden aşağı doğru inildikçe sıcaklığın her 33 metrede 1 derece yükselmesine jeoterm derecesi denilmektedir. Derine inildikçe artan bu sıcaklık nedeniyledir ki toprağın devamlı olarak bünyesine aldığı su belli bir derinlikten aşağı inememekte ve yerüstüne yakın bir katmanda kalmaktadır. Yukarıdaki ayetin işaret ettiği nimet, bilimsel varsayımlara göre yeryüzü soğurken binlerce yıldır bu jeoterm derecesinin değişmemesi ve suyun (bizlerin geri getiremeyeceği) derinliklere kaçmamasıdır.

Bu ayeti dikkate aldığımız içindir ki tufanla ilgili olan “Sonunda emrimiz geldiği ve tandır kaynayıp-feveran ettiği (jeoterm derecesi hızla yükseldiği) zaman… (11-Hud 40)” ifadelerindeki tandırın kızışıp-kaynamasından jeoterm derecesinin yükseldiğini ve sıcaklıkla buharlaşan suyun yerüstüne çıktığını anlayabiliyoruz.

Kardeşlerimize selam..
Kemal Erkent
10.03.2015 21:44
Selamun Aleykum,
Hazırlamış olduğunuz Türkçe Kur'an Mealini dikkatle ve ilgiyle okuyoruz. Ve sizlere dua ediyoruz. Hud suresi 40.ayetteki (jeoterm derecesi hızla yükseldiği) ifadesi ile ilgili bir açıklama yapmanızı rica ediyorum.
Allah emeklerinizi zayi etmesin, sizlerin de, bizlerin de, razı olacağı bir halimizle O'na kavuşmayı nasip etsin.
Mehmed Alagaş
06.03.2015 22:33
Ve aleykümselam güzel kardeşim
Allah senden de razı olsun. İnşallahu Teala aslı nasıl ki hayırsa, aslına sadık kalmaya çalıştığımız bu meal çalışması da aynı şekilde hayırlara vesile olur. Çalışmalarım var fakat kitaba yönelik değil.

Şimdiye kadar müslümanların ve ümmetin durumunu dikkate alarak ihtiyaç hissettiğim konularda kendi çapımda kitab çalışmalarım oldu. Yeterince anlaşıldığını zannetmediğim ve bazılarının güncel değil yarıncal olduğu bu çalışmalar için Allah’a hamdediyor ve yeni bir kitab çalışmasına şu an için ihtiyaç hissetmiyorum.

Zaten kitab yazmak için hiç kitab yazmadığım gibi mecbur kalmadıkça Allah’ın dini adına yazmak da sevdiğim, istediğim ve talip olduğum bir çalışma değil. Fakat bazı durumlarda kulluk sorumluluğu insana bu mecburiyeti hissettiriyor. Mesela şu an için “Sona Son Kala” çalışmasını yapmasaydım, halk tabiriyle iki elim kanda olsa bu çalışmayı Allah’ın izniyle yapar, yayınlar ve bu çalışma için Allah’a hamdettikten sonra saflığımdan kaynaklanan bir iyimserlikle bu çalışmanın müslümanlar için ciddi bir silkelenme vesilesi olabileceği umuduna kapılabilirdim.

Herneyse güzel kardeşim. Yazılmayan değil yaşanmayan çok şey olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Dua ile..
Selami Özcan
06.03.2015 20:52
Selamunaleyküm
Mehmet hocamla birlikte bu mealde emeği geçen her müslümandan Allah razı olsun. Ciddi bir ihtiyacımızı karşıladı. İnşaallah farkı ve değeri anlaşılır. Bu arada Mehmed hocama yeni bir kitab çalışması varmı diye sormak istiyorum. Umarım vardır. Allah yardımcımız olsun.
Yorum yap yorum