Kitaplardan Alıntılar A+ | Normal | A-

Birlikte Değerlendirelim - 10 / Antartika'nın Ötesi - Ye'cuc ve Me'cuc



Birlikte Değerlendirelim - 10 / Antartika'nın Ötesi - Ye'cuc ve Me'cuc

Euzübillahimineşşeytaniracim

Bismillahirrahmanirrahim

"Dünya düz mü?" başlığında meselenin ana konusunu ele almış ve tartışılabilir bütün bilimsel verileri bir kenara bırakarak Kur'an'a yöneldiğimiz zaman ayetlerin açık anlamı istikametinde dünyanın düz ve yayılmış olduğunu ifade etmiştik. Zaten bütün müslümanlardan da istediğimiz dünya insanlarına asırlardır ezberletilen ve sahte resimlerle pekiştirilen ön kabullerini zihinsel bir kusma ile bir kenara bırakarak Kur'an'a yönelmeleri ve temizlenen bu zihinleriyle konuyla ilgili ayetleri hiç tevil etmeden anlamaya çalışmalarıdır.

Bunu yaptıkları ve Kur'an'a göre bir karar yeri olan ve dönmeyen dünyanın düz olduğunu anladıkları zaman dünya insanlarını büyük patlama ve evrim gibi küfür teorileriyle Allah'tan uzaklaştıran bilimsellik putunun ne derece bir sahtekarlık içinde olduğunu da anlamış olacaklardır. Kelime-i tevhiddeki 'La İlahe' ifadesi ne kadar önemliyse, yüceltilerek kutsallaştırılan bu bilimselik putuna karşı çıkmak da o kadar önemlidir. Dolayısıyle tevhidi önemseyen ve önceleyen muvahhid müslümanlar için insanları bilim adına küfre davet eden bu büyük puta karşı çıkmaları "La İlahe" demelerinin en açık gereğidir.

Dünyanın şekliyle ilgili bu meseleyle ilk karşılaştığımız zaman müslümanların yeterince önem vermedikleri Piri Reis haritalarının da önemini anlamış olduk. Hiç kuşkunuz olmasın ki Piri Reis haritasının tamamı veya bu ve benzeri haritalara kaynaklık eden Süleyman (a.s.)'ın haritaları elimizde olsaydı, günümüzdeki bu ihtilafların hiçbirisi olmazdı. Çünkü tüm yeryüzünü emrine verilen rüzgar ile havadan gezen Süleyman (a.s.)'ın haritalarına baktığımız zaman hem yeryüzünün şeklini hem de sınırlarında ne olduğunu görebilirdik.

Fakat ne yazık ki bu haritalar elimizde yoktur!.
Endülüst İslam devletinin yıkılmasından sonra yağmalanan kütüphanelerde de bulunan bu haritalar (ki K. Kolomp da bu haritaları esas alarak Amerika'ya gitmiştir) uzun asırlardır siyonistlerin elinde bulunmaktadır. İstanbul Topkapı sarayındaki Piri Reis'e ait bir nüshasının dahi sonradan bazı tahrifatlara uğratılması ve Amerika'ya götürüldükten sonra geri getirildiği söylenmesine rağmen hiç teşhir edilmemesi, siyonist şeytani aklın bu haritalara verdiği önemi göstermektedir.

Fakat ne kadar gizlemeye çalışırlarsa çalışsınlar, hak ve hakikatin ortaya çıkmasını engelleyemeyeceklerdir. Çünkü elimizde Süleyman (a.s.)'ın haritaları olmasa da, Süleyman (a.s.)'ın ne yaptığını ve ne yapacağını anlatan Kur'an-ı Kerim vardır. Dolayısıyle biz bu önemli meselelerde sadece Kur'an-ı Kerim'i esas alarak hızlı olmasa da sağlam adımlarla ilerlemeye çalışıyoruz. Elbetteki anladığımız hakikatler olduğu gibi henüz anlayamadığımız meseleler de vardır.

Mesela dünyanın düz ve yayılmış olduğunu anlamamıza rağmen genel kütle yapısı konusunda netleşmiş bir fikrimiz yoktur. Açık ayetlerden ayın kendisine ait bir nuru olduğunu anlamamıza karşın Nur 35 deki "Nur üstüne nurdur" buyruğunu henüz anlayamadığımız için aydaki bu nurun doğuya ve batıya yani dünyaya ait olmayan ikinci bir kaynak tarafından tetiklenip-tetiklenmediğini veya nurunun arttırılıp-arttırılmadığını henüz bilmiyoruz.

Ay ve güneş tutulmalarının ise ayetlerden hareket ederek ışıksız gezegenlerden kaynaklandığını zorlanmadan görebiliyoruz. Ayetlerden hareketle dememizin nedeni "Hani (bir zamanlar) Yusuf babasına "Babacığım ben (rüyamda) onbir gezegen, güneşi ve ayı gördüm.."(12-Yusuf 4) buyruğuna göre onbir gezegen olduğunu biliyor olmamızdır. Bunlardan iki tanesini göremememiz, bu gezegenlerin olmadığı anlamına gelmez. Bizler görmesek de bu ışıksız gezegenlerin varlığına hiç kuşku duymadan iman ederiz. Kaldı ki Nasa'nın dahi radyo dalgalarıyla bu gezegenleri kolaylıkla tesbit ettiklerini fakat dünya insanlarından sakladıklarını düşünüyoruz.

Düz dünyayı savunan arkadaşların gece ve gündüzün meydana gelmesi konusunda bazı öngörülerden hareketle yaptıkları animasyonlar ise bizlere oldukça basit gözüküyor. Halbuki aynı soruyla Kur'an'a yaklaştığımız zaman "Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir..."(41-Fussilet 37) gibi ayetlerle bizlere gece ve gündüzün (ay ve güneşten ayrı olarak) başlı başına iki ayet kılındığını, ".. Gece ve gündüzün (birbiri arkasına gelip) değişmesi de O'na aittir. Hiç düşünüp-akletmeyecek misiniz?"(23-Mü'minun 80) gibi ayetlerle gece ve gündüzün meydana gelmesini (İlahi bir takdirin ilmi sonucuna değil) "Biz" ifadesini kullanmadan sadece Kendisine nisbet ettiğini gördüğümüz zaman meselenin hiç de o kadar basit olmadığını çok iyi anlıyoruz. Güneş ve ayın da içinde olduğu yakın gökdeki gezegenlerin Kur'an'a göre hem yıldızların içinde bulunduğu gökle beraber dönerken, hem de kendilerine özgü yörüngelerde hareket ettiklerini dikkate almamız gerekir diye düşünüyoruz.

"Yedi kat gök, gördüğümüz göğün içinde midir yoksa gördüğümüz sadece birinci kat gök müdür?" sorusundan hareketle gördüğümüz göğün, birinci kat gök olduğuna ilişkin düşüncemiz birçok ayetle ağırlık kazanmasına rağmen yine de bizler için yeterli değildir. Çünkü bir düşünce birçok ayete dayanmasına rağmen konuyla ilgili bütün ayetlere açıklık getiremiyorsa, bu düşünce hakka ulaşmış bir düşünce değildir. Dolayısıyle bu meseleyi de yeterince anlayamadığımızı düşünüyor ve anlayamadığımızı bildiğimiz için Allah'a hamdediyoruz.

Hamdediyoruz çünkü Allah'ın ayetlerini yanlış anlamaktan şiddetle sakınan mü'minler için bir ayeti veya bir hakikati anlayamadıklarını bilmeleri büyük bir lutuf olup, anlayış kapısını açık bırakmaları demektir. Konuyla ilgili anlayamadığımız bu hususlar elbetteki anladıklarımızı gölgelendirmeyecektir. Anladıklarımızı sağlam bir adım olarak kabul eder ve anlayamadıklarımızı araştırmaya devam ederiz. Söz buraya gelmişken düz dünya gerçeğini kabul eden dünya insanlarını da tekrar Kur'an'a davet ediyor ve yaratılmış alemle ilgili bütün önemli soruların, Yaratıcı'nın gönderdiği son Kitab olan Kur'an-ı Kerim'de olduğunu tekrar hatırlatmak istiyoruz.

Anlayamadıklarımızı anlayabilme çabasını sürdürecek olan bizler tabi ki bu çalışmalarımızda ve araştırmalarımızda bir öncelik sırasına dikkat edeceğiz. Bu öncelik sıramız elbetteki kişisel meraklarımıza göre değil insanların genelini ilgilendirecek konuların vehametine binaen olacaktır. Meseleye bu açıdan baktığımız zaman İlahi takdirle gerçekleşen gök olaylarının mahiyetini anlamayı acil görmediğimiz için bunları yakın zamana bırakırken, dünya insanlarını çok yakından ilgilendirecek büyük bir tehlike üzerinde acilen durmak istiyoruz.

Büyük bir tehlike deyince sakın aklınıza nükleer silahlar gelmesin. Çünkü bir mü'min olarak nükleer silahlardan korkmanıza hiç gerek yoktur. Kendi dostlarını müslümanlar aleyhine kışkırtan Şeytan aleyhillane bizlerin nükleer bir silahla mü'min olarak ölmemizi ve dünya imtihanını yüz akıyla bitirip cennete kavuşmamızı değil, önemle ve öncelikle dünya insanlarını nükleer silahlarla tehdit ederek sapmasını ve küfretmesini istemektedir. Şartlar gereği bizleri bu gibi silahlarla öldürmek istedikleri zaman ise yine karar onlara ait değildir ve Sahibimiz olan Allah ne dilemişse sadece o olacaktır. Ve çok iyi bilin ki O Rahman, kulları için asla zulüm dilemez. Dolayısıyle şeytan ve dostlarının ellerindeki nükleer silahlardan değil önemle ve öncelikle dillerindeki küfür dolu batıl yalanlardan sakınmamız gerekmektedir.

Ne yazık ki hak gerçeklerin onlarca kat batılla örtülmeye çalışıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Karşılaştığımız en önemli sorun, batılı reddederken içindeki hakkı ayırmak noktasındadır. Mesela Kur'an'a göre biyolojik canlıların yaşadığı tek bir arz olduğunu bilerek "Uzaylılar yoktur" dememize rağmen bizlere "Kur'an'a göre tarihin değişik zamanlarında gökte görülen uçan çanaklar var mıdır?" sorusu sorulsa hiç tereddüt etmeden "Vardır ve havuz büyüklüğündeki bu çanaklar iki zaman sahibi olan ve zamanda seyahat edebilen Zulkarneyn (a.s.)'a aittir" deriz. Ancak bu gerçekten hareketle ne siyonizmin maşası Eric Van Daniken gibi "Tanrıların arabaları" saçmalığını uydurur, ne de tek dünya devletini amaçlayan aynı siyonist zihniyet gibi uzaylı istilasından bahsederiz.

Açık ayetleri ve arkeolojik bulguları incelediğimiz zaman Kur'an'da önemle zikredilen Sebe kavminin Mayalar olduğunu rahatça anlar ve Maya yazıtlarında yer alan "Bize gökten metal çanak içinde kızıl sakallı kutsal adam geldi ve bizlere mısır dikmesini öğretti" ifadelerindeki kutsal adamın lakabı Zülkarneyn olan Süleyman (a.s.) olduğunu görürüz. Bu Amerikan yerlilerine iyilik ve rahmetle gelen kutsal adam o kadar çok sevilmiş ve nesilden nesile anlatılan hikayelerle öylesine değer kazanmıştır ki, yerleşim yerleri değiştiği zaman bile Nazca'da olduğu gibi gökten görülebilecek dev figürlerle "Biz şimdi buradayız" mesajını vermeye devam etmişlerdir. Bu hak verileri gören Eric Van Daniken ise bu hak verileri batıl teorisine dayanak kılmış ve nasıl bir tanrı telakkisi varsa bu tanrıları arabalara bindirivermiştir!.

Seni tenzih ederiz ya Rabbel alemin..

Kendisine zamanda seyahat gibi imkanlar da verildiği için Kur'an-ı Kerim'e göre kıyamet saatini bilen tek resul olan Süleyman (a.s.)'ın Mayalara takvim ilmini verdiğini dikkate aldığımız zaman, Maya takviminde 2012 ye kadar verilen 52 yıllık kutsal döngülerin neden son bulduğu ve 2012 sonrası dönemin niye verilmediği tabi ki düşündürücüdür. Bizler müslüman olarak "2012 ve İki deniz arası" kitabımızda belirttiğimiz gibi takvimle ilgili bu arkeolojik bulgular doğru ise bunun bir kehanet değil bir ayet olabileceğini dikkate almalıyız.

Bizler şimdiye kadar gökte gerçekten görülen ve görülmeye devam edilecek olan (Kur'an ifadesiyle geniş havuz büyüklüğünde yani) yaklaşık yüz metre çapındaki uçan çanakların Zülkarneyn (a.s.)'a ait olduğunu hiç tereddüt etmeden söyleyip "Bunlar uzaylılar değildir" dememize rağmen "Yeryüzü dışı varlıklar var mıdır?" sorusuna da yine Kur'an'ı araştıran müslümanlar olarak "Elbetteki vardır" cevabını veririz. Ancak bu varlıklar siyonist zihniyetin uydurduğu gibi uzaylılar, Anunakiler veya Reptilianlar değil Ye'cuc ve Me'cucdur. Nitekim dünya insanlarını çok yakından ilgilendireceğini söylediğimiz tehlike de budur. Araştıran ve düşünen insanlar olarak bilim kurgu fantazilerini bir kenara bırakmamız ve Kur'an-ı Kerim'in hak bir haber olarak bildirdiği ye'cuc ve me'cucun ne olduğunu gücümüz nisbetince anlamaya çalışmamız gerekir. Çünkü ahir zamanı yaşayan ve Antartika'nın ötesini merak eden dünya insanları çok yakın tarihte fantastik bir yalan olan Anunakiler veya Reptilianlarla değil hak bir haber olan Ye'cuc ve Me'cucle karşılaşacaklardır.

Birçok kitab çalışmasında kısmen değindiğimiz bu çok önemli meseleyi vehametine binaen ilk baştan ele alacak ve Rabbimizin yardımıyla insanın yaratılışından başlayarak tane tane anlamaya çalışacağız. Bu gibi konularla ilk defa karşılaşmış olan kardeşlerimizin öncelikle "Dönen dünya mı yoksa gök mü?" gibi dünyaya ilişkin değerlendirmelerle birlikte insanın yaratılışına dair sitedeki diğer başlıkları yorumlarıyla birlikte okumalarını tavsiye ediyoruz.

Bunu yaptıkları zaman bu gibi önemli konularda hem kendileri için Kurani bir alt yapı oluşturacaklar, hem de bu başlıkta ele aldığımız değerlendirmeye ayetlere dayalı verimli katkılarda bulunabileceklerdir. Hiç kuşkunuz olmasın ki Kur'an'da zikredilen ye'cuc ve me'cucun kimler olduğu sorusu, yine bu yüce Kitabımızda cevabını bulan bir sorudur. Yeter ki bu meselenin önemine binaen ayetleri gereken bir ciddiyetle ele alıp Kur'an bütünlüğünde anlamaya çalışalım.

Rahman olan Rabbimiz lutfuyla hakkı anlamamızı, hakkı yaşamamızı, hakkı anlatmamızı ve hidayetlere vesile olmasını nasib etsin...




Yorum yap yorum

Yorumlar [77]

Önceki Yorumlar:
Muammer Özkan
13.04.2019 21:38
Dua selam
Evet Rabbimiz yar ve yardımcımız olsun.Allah razı olsun kardeşim Çok net özetlemişsin .Rabbimiz çalışmalarınızı bereketlendirsin Allah’a emanet olun selam dua...
Mehmed Alagaş
10.04.2019 15:22
Ve aleykümselam
Sınıfa binlerce kişi gelmesine rağmen üç-dört kişi dışında hiç kimseden ses çıkmıyor. Zor bir yola girdiğimizi ve birlikte ilerlemekte güçlük çektiğimizi biliyoruz. Ayrıntılardaki gerçeklere girmeden araştırma sonuçlarını paylaştığımız zaman “Bu da nereden çıktı?” sorusuyla karşılaşıyorduk. Nereden çıktı sorusunun cevabını adım adım birlikte görelim dediğimiz zaman ise meselenin ağırlığından kaynaklansa gerek birlikte ilerlemekte çok zorlanıyoruz. Daha fazla yorulmamak ve sizleri de yormamak için bu değerlendirme konumuzu kısaca toparlamak istiyoruz.

İlk baştan ele alarak adım adım ilerlediğimiz bu değerlendirmede nesiller arası değişikliğin evrimle değil Rabbimizin rahimlerdeki yaratmasıyla gerçekleştiğini, ilk nesil insanların mahiyetini bilmediğimiz bir şekilde öldükten sonra yaşamaya ve üremeye devam ettiklerini, Nuh kavminin de ilk nesil insanlardan olduğu için ölüp-yaşamaya devam ettiklerinden Nuh (a.s.)’ın oğlu ve kavmi için o dualarda bulunduğunu, ye’cuc ve me’cucun Nuh kavminin öldükten sonra yaşamaya devam eden kafirlerin soyu olduğunu ve Nuh (a.s.)’ın tufandan sonra yaptığı muhteşem dua ile bunlara yeryüzünden uzaklık verilip-yeryüzüne çıkmamaları için aşamayacakları sedler konulduğunu ayetlerin açık anlamlarında görmüştük.

Daha sonra İnşirah kardeşimiz ilk nesil insanlarından olan ye’cuc ve me’cuc yeryüzünden sürüldükten sonra yaşamaya ve üremeye devam ediyorlarsa, aynı nesil özelliklerini taşıyan ve Nuh (a.s.)’la birlikte gemiye binerek kurtulan mü’minlerin yaşamaya devam edip-etmediklerini sormuştu. Zeyd der ki yorumunda konuya açıklık getirerek “Bildiğimiz anlamda yeryüzünde yaşamaya devam ettiklerini kesinlikle düşünmüyorum. Çünkü yeryüzü hayatlarının bitmeden devam etmesi demek imtihanlarının bitmeden devam etmesi demektir ki, hiçbir nefse güç yetiremeyeceği şeyleri yüklemeyen ve Rahman olan Rabbimiz, inanan kullarına böylesine uzun bir mükellefiyet yüklemez. Kavimlerinin asırlarca süren inkarlarına rağmen Nuh (a.s.)’a iman eden ve bu imanla ne olduğunu, nasıl yüzeceğini bilmedikleri gemiye binen bu inananlardan razı olabilecek olan Rabbimiz, elbetteki bu inananların dünyevi imtihanlarını bitirecek ve onları Kendi katına alacaktır.” diyerek kısa bir cevap vermiştir.

Tabi ki doğru bir cevaptır bu. Zaten bu cevabın doğruluğunu Habil ve Kabil kıssasında da görüyoruz. İsrailiyatın gölgesi altında kalan bu kıssa hatırlandığı zaman, hepinizin bildiği gibi yeryüzünde ilk kan akıtan ve can alan Kabil ön plana çıkarılmaktadır. Oysa bu kıssada Allah için ilk kanını akıtan ve canını veren bir şehid, yeryüzünün ve müslümanların Habil gibi bir ilk şehidleri vardır. Kıssayı baştan itibaren incelediğinizde Allah’a adakta bulunan Habil ve Kabil’in müslüman olduklarını görürsünüz. Kurbanı kabul edilmeyen Kabil “Seni mutlaka öldüreceğim” dediği zaman Habil “Eğer sen beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. (Çünkü) ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım” diyerek cevap vermekte ve karşı saldırıda bulunmadığı için can vermektedir.

Günümüzdeki müslümanlar arası katliamlara bakarak bir müslüman nefsi müdafaa olarak karşılık verebilirdi diye düşünenler, müslümanların kendilerini öncelikle ebedi cehenneme karşı müdafaa etmeleri gerektiğini bilmeyen şaşkınlardır. Müslümanın müslümanı hata veya kaza dışında öldürmesinin cezası, Kur’an’a (4-Nisa 93) ve sahih hadislere göre cehennemdir. Nitekim Resulullah (s.a.v.) "İki müslüman kılıçlarıyla birbirlerinin üzerine yürürlerse öldüren de ölen de ateştedir!" buyurduğunda kendisine "Ey Allah'ın Resulü! Katili anladık ama maktul niye ateşte?" diye sorulmuştu. Efendimiz (s.a.v.) de ”O da kardeşini öldürmek istemişti" cevabını vermiştir.

Şimdi bu İlahi gerçeklikten Habil’in kardeşine karşı duruşuna, sözlerine ve Allah korkusuyla Allah için can verişine baktığınız zaman onun ilk şehid oluşuna dair en ufak bir kuşkunuz olur mu? Olmaz ve olmaması gerekir. Nitekim alemlerin Rabbi olan Allah da Kendi uğrunda can veren Habil’i şehid olarak gördüğü için onun dünyevi imtihanını bitirmiş ve onu Rab katında yaşayıp rızıklandırılan şehidlerin ilki kılmıştır. İlk nesil insanlarının yaratılış özelliğine göre Habil’in öldükten sonra dünyada yaşamamasının hikmeti de budur. Biz de Zeyd gibi “Yaşamamasının” demiyor, “Dünyada yaşamamasının” diyoruz. Çünkü Nuh (a.s.)’ın soyunu baki kılan Rabbimiz, Nuh (a.s.)’a iman eden az sayıdaki diğer müslümanları da Habil gibi dünyevi imtihanları bittiği zaman Kendi katına almış ve rızıklandırmaya devam etmiştir.

Salat ve selam olsun, İslam’ın bu ilk şehidine ve şehidlerine..

Ye’cuc ve me’cuce gelecek olursak Zeyd der ki de belirtildiği gibi ayetlere bakarak ilk kabulümüz ve kuvvetli kanaatimiz ye’cuc ve me’cucun yeryüzünden uzaklık verilen insan ve cin topluluğu olduğu yönünde olmakla birlikte yeryüzünden uzaklık verilen insan topluluğunun iki ayrı versiyonu olabileceği ihtimali bizim de aklımızın bir köşesinde durmaktadır. Ye’cuc ve me’cuce yeryüzünden uzaklık veren Rabbimizin bunlar için koyduğu iki sedde gelince, bu iki sed ye’cuc ve me’cucun kendi imkanlarıyla kesinlikle aşamayacakları sedlerdir. Çünkü Rabbimiz onlar için bir sed koymuşsa, bu sed kıyamete kadar onların kendi çabalarıyla aşamayacakları sedlerdir.

Rahman suresinde “… Ancak bir sultan (güçlü bir delil-sebeb) olmaksızın aşıp-geçemezsiniz. (55-Rahman 33)” buyruğunda bir istisna olarak belirtilen sultan, onların sahip oldukları veya sahip olabilecekleri bir sultan değildir. Bu sultan onlara yeryüzünde yaşayan azgın ve meraklı insanlar tarafından verilecek ve bu insanların elleriyle yaptıklarından dolayı bütün bir insanlık ye’cuc ve me’cucün saldırısına maruz kalacaktır. Anlayacağınız gibi Rabbimizin onlarla bizler arasına koyduğu kapının onlardan yana değil sadece bizlerden yana kolu vardır ve biz bu kolu zorlamadığımız sürece aramızdaki bu kapı açılmayacaktır.

Ancak Antartika’da yapılan bazı deney ve çalışmalardan, bu kapının zorlandığını anlıyoruz. Şeytani üst akıl, yeryüzünden uzaklık verilen şeytan dostlarıyla kavuşmak için bu kapıyı zorlarken, bu çalışmalara destek veren diğer çoğunluk ise Antartika’nın ötesinde zengin kıtalarla karşılaşacağı hayalini taşımaktadır. Oysa neyle karşılaşacakları Kur’an’da bildirilmektedir. Küre dünya yalanına inandığımız yıllarda bir yere oturtamadığımız iki seddin birleştiği yer, Rabbimizin beyan ettiği düz dünya gerçeği ile yerli yerine oturmakta ve iki seddin birleştiği yerin Antartika olduğu anlaşılmaktadır. Zaten ye’cuc ve me’cuc de, bu iki seddin birleştiği yerde açılacak delikten çıkacaklar ve lakabı Zulkarneyn olan Süleyman (a.s.) bu seddi onarasıya kadar yeryüzünde bozgunculuk çıkaracaklardır.

Meseleyi kısaca özetlediğimize göre artık daha fazla yorulmamıza ve yorulmanıza gerek yoktur. Dünya insanları Kur’an-ı Kerim’de bildirilen bu olaylara adım adım yaklaşırken, meselenin bu kadarını bilmeniz dahi sizler açısından önemli ve faydalı olacaktır. Ayetlerin zahir anlamına sadık kalarak geldiğimiz bu nokta, ayetleri esas alan hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir noktadır. Çünkü bu konuya temel teşkil eden ayetler ya zahirinden başka anlamlara tevil edilmeli, ya da zahirinde görülen bu açık anlamlar kabul edilmelidir. Zaten konuyu işlerken de bu ayetlerin muhtemel anlamları başka ne olabilir demiş ve Kur’an bütünlüğünde verdiğimiz anlamdan başka bir anlamın verilemeyeceğini belirtmiştik.

Ayetler ışığında anlattıklarımızı anlayamayanlar değil anlamak istemeyenler ise diledikleri tevilleri savunmaya devam edebilirler. Onlarla gayri ciddi ve faydasız tartışmalara girecek değiliz..

Yarimiz Allah olsun..
Zeyd Der Ki
09.04.2019 21:41
Selamunaleykum
Mehmed kardeşe Eyvallah ama Bekir kardeşim sen sınıfa yeni girmiş gibisin!. Bu sınıfta birkaç aydır ilk nesil insanların ölüp-yaşadıklarından, dünyada yaşamaya devam ettiklerinden bahsediliyor ve bu durum açık ayetlerle gözler önüne seriliyor. Bu anlatılanları hiç dikkate almadan Habil’in ilk ölen insan olduğunu zannedip, Kabil’in şaşkınlığını cesedi ne yapacağını bilememesine bağlıyorsun. Zaten “Ölürüz ve yaşarız” gerçeğini bilmeden günümüze kadar gelen geleneksel anlayış da bunları söylüyor.

Ayetlere göre Habil’i öldürdükten bir süre sonra cesedi ne yapacağını bilemediği ortadadır. Çünkü ölürüz ve yaşarız gerçekliğini dikkate aldığımız zaman Habil ilk ölen insan olmasa da öldükten sonra yaşamayarak ilk gömülecek insandı. Kabil’in de büyük şaşkınlığının ve sonradan duyduğu pişmanlığın sebebi de Habil’in öldükten sonra dünyada yaşamamasıydı!. Burada cevaplanması gereken soru, Habil öldükten sonra ilk nesil yaratılışına göre yaşaması gerekirken dünyada niye yaşamamıştı? Dikkat edin Mehmed abinizin cümlelerdeki titizliğini dikkate alarak hep dünyada, dünyada diyorum.

Habil öldükten sonra dünyada niye yaşamamıştı?
Mehmed Can
09.04.2019 21:30
Selamunaleykum
Nuh (as)'ın kavmi için ilk nesil insanlarının devamıdır demiştik. Ayetlere göre böyle ise ilk nesilden olan Habil'in ölümünü de "ölürüz ve yaşarız" ayeti kapsamında değerlendirmeliyiz. Bu durumda Habil'in tekrar dirilip yaşaması gerekiyordu. Lakin bu gerçekleşmeyince kabil şaşkına dönmüş ve ne yapacağını bilememiş diye düşünüyorum.
Selâm ve dua ile...
Bekir Ziya
09.04.2019 16:23
Selamün Aleyküm
Kabil'in şaşkınlığının sebebi olarak, 'O zamana kadar ilk defa bir insan ölmüştü ve bu tecrübeyi ilk defa yaşayan Kabil haliyle ne yapacağını bilmez bir halde kalakalmıştı.' dense yanlış olmaz sanırım. Nitekim, bir karganın toprağı kazıp eşini gömmesi karşısındaki tavrı, Kabil'in şaşkınlığının sebebi olarak kardeşinin ölmesi değil, cesedini ne yapacağını bilmemesinden kaynaklanıyor; ya da öyle görünüyor diyelim.
Zeyd Der Ki
08.04.2019 14:23
Selamunaleyküm
Rahman suresinde zikredilen ayetleri tefekkür ettiğimde benim de ilk kabulüm ve kuvvetli kanaatim ye’cuc ve me’cucun yeryüzünden uzaklık verilen insan ve cin topluluğu olduğu yönündedir. Bununla beraber yeryüzünden uzaklık verilen insan topluluğunun iki ayrı versiyonu olabileceği ihtimali de, aklımızın bir köşesinde durmaktadır.

Rabbimizin “Ve onun soyunu baki olanlar kıldık..” hitabını ise iki ayrı manada anlıyorum. Bunlardan birincisi Nuh (a.s.)’ı ve onunla gemiye binen inananların baki kılınmasıdır. İkincisi ise bu inananların soyundan gelen yeni nesil insanların kıyamete kadar hiç kesintisiz ve sürekli olarak devam edeceğidir. Rabbimizin hitabında Nuh (a.s.)’ın soyuyla ilgili bir kısıtlama getirilmediği, o an yaşayan ve daha sonra yaşayacak bütün nesilleri kapsadığı için bu iki anlamın da olduğunu düşünüyorum.

Nuh (a.s.)’ın soyundan olan gelecek nesillerin sürekliliğine dair getirdiğim ikinci anlam, kardeşlerimin pek tartışmadan kabul edebilecekleri bir anlamdır. Anlaşılması zor olan birinci anlamdır. Rabbimiz Nuh (a.s.)’ı ve onunla gemiye binen inananları da baki kıldık buyuruyorsa, buradaki baki kılmayı nasıl anlamalıyız? İlk nesil insanlarında bulunan “Ölürüz ve yaşarız” özelliği yeryüzünden sürgün edilen ye’cuc ve me’cuc’de olduğu gibi gemiye binen bu az sayıdaki inananlarda da var olduğuna göre bunlar da yaşamaya devam mı etmişlerdir?

Bildiğimiz anlamda yeryüzünde yaşamaya devam ettiklerini kesinlikle düşünmüyorum. Çünkü yeryüzü hayatlarının bitmeden devam etmesi demek imtihanlarının bitmeden devam etmesi demektir ki, hiçbir nefse güç yetiremeyeceği şeyleri yüklemeyen ve Rahman olan Rabbimiz, inanan kullarına böylesine uzun bir kulluk mükellefiyeti yüklemez. Kavimlerinin asırlarca süren inkarlarına rağmen Nuh (a.s.)’a iman eden ve bu imanla ne olduğunu, nasıl yüzeceğini bilmedikleri gemiye binen bu inananlardan razı olabilecek olan Rabbimiz, elbetteki bu inananların dünyevi imtihanlarını bitirecek ve onları Kendi katına alacaktır. Bu durum onların ilk nesilden olmaları itibariyle ölüp-yaşamalarına aykırı bir durum değildir. Çünkü ilk nesil insanlarından olan Habil de, ölüp-yaşama özelliğine sahip olmasına rağmen Kabil kendisini öldürdükten sonra dünyada yaşamaya devam etmemiştir. Zaten “Yaratılış ve İnsanlık Tarihi” kitabında açıklandığı gibi Kabil’in şaşkınlığı Habil’in öldükten sonra dünyada yaşamaya devam etmemesinden kaynaklanmıştı.

Anladıklarım özetle bunlar.
Mehmed Alagaş
07.04.2019 14:31
Ve aleykümselam
Arkadaşlar kendinize çok fazla yüklenmeyin. Asırlardır anlaşılamayan çok zor ve müşkil bir meseleyi değerlendirdiğinizi unutmayın. Uzun yıllar süren araştırmalara dayalı bazı gerçekleri kısa sürede anlayamamanız veya anladığınız kadarından hareket ederek her taşı yerli yerine oturtamamanız elbetteki normaldir. Anlayamadığınızı bilmeniz bile anlamaya açık kapı bıraktığınızın işaretidir. Çünkü kendilerine alim veya hoca denilen birçok kimse bu ayetleri anlayamadıklarının bile farkında olmadıkları için “Bilmiyoruz” dememekte ve bu ayetler hakkında çelişkili tevillerde bulunmaktadırlar.

Burada İnşirah kardeşinize teşekkür etmek istiyoruz. Konuyu iyi takip ettiği gibi siz kardeşlerinin durumunu da dikkate alarak bizlere ortak soru yöneltiyor. Ayrıca konunun anlatılan kadarını anlayıp, anlayamadığı kısımları zan ve teville doldurmaması da çok güzel. Kurdelemiz olmadığı için yakasına kurdele takamıyor ve Maşaallah diyerek bu kardeşinizi örnek almanızı istiyoruz. Şimdi ortak sorularınıza geçelim.,

Kur’an-ı Kerim’deki ayetleri araştırdığımız zaman ye’cuc ve me’cuc’un Rahman 33.de belirtildiği gibi kendilerine yeryüzünden uzaklık verilen ve yeryüzüne çıkmamaları için araya iki ayrı sed konulan insan ve cin topluluğu olduğunu görüyoruz. Ayette bu topluluğun ‘Maşere’ yani en kalabalık toplum olarak adlandırılması da, yeryüzündeki değil yeryüzündekilerden çok daha kalabalık olan ve kendilerine uzaklık verilen insan ve cin topluluğu olduğunu anlıyoruz. Bu kalabalık topluluklardan birisine ye’cuc diğerine me’cuc denildiğini düşünüyor fakat arapça ve diğer diller konusunda hiç iyi olmadığımız için hangi kelime ile hangi topluluk kastediliyor bilmiyoruz.

Sınıf adına sorduğunuz ikinci soruya gelince, bu soruyu bize değil Rabbinize sorduğunuzu düşününüz. Yüzünüzü semaya döndünüz ve alemlerin Rabbi olan Allah’a “Ya Rabbi, kendisini salat ve selamla andığımız Nuh (a.s.)’ın ve onunla birlikte gemiye binen inanların tufandan sonra dünyevi akibetleri ne oldu? Ye’cuc ve me’cuc gibi onlar da yaşamaya devam ettiler mi yoksa aynı nesilden olmalarına rağmen öldüler mi? Nuh (a.s.)’ın inananlardan oluşan bu ilk nesil soyunu ne yaptın?” diye sorduğunuzu düşünün. İşte bu soruyu soracağınızı Kur’an inzal olurken bilen ve duyan Rabbiniz, hepinize şu cevabı vermektedir.,

“Ve onun soyunu baki olanlar kıldık. (37-Saffat 77)”

Çok açık ve yeterli olan bu cevaptan ne anladığınızı düşününüz. Anlayamadığınız husus olursa da üçüncü soruda yer alan Habil ve Kabil kıssasından yardım alınız.
İnşirah Melal
07.04.2019 13:27
Hocam;
Sınıftaki arkadaşlarımızdan hiçbir ses çıkmadığını ben de görüyorum. Söylediklerinizi anlayamayanlar olduğu gibi anlayıp da her taşı yerli yerine oturtamadıkları için susanlar da olabilir. Anlattığınız kadarını anlayan kardeşlerimizin susmaları, sizin de altını çizdiğiniz "bir konudaki ayetlere dayalı hak görüş, o konuyla ilgili her yere çelişkisiz bir şekilde oturmalıdır" hassasiyetinden kaynaklanıyor olabilir diye düşünüyorum. Anlattıklarınızı anlasalar bile her taşı yerine oturtamadıkları için susan bu kardeşlerime hak veriyorum.

Ben kendi adıma, "anladığımız kadarına sımsıkı sarılmalıyız" nasihatinizi dikkate alarak anladıklarımı söyledim ama benim de anlayamadığım, cevaplayamadığım sorular var. Bu soruları şimdiye kadar verdiklerinizi hazmettikten sonraya bırakmak istemiştim ama benzer soruları cevaplayamadıkları için susan arkadaşlarımı göz önüne alarak sormadan edemiyorum. Bu soruları sınıftaki arkadaşlar adına sesli olarak sorayım ki, yanlış vadilerde oyalanmadan sizin fikriniz de alınmış olsun;

1- Bu çok önemli ve öncelikli değil belki ama şimdilik dursun dediğim pazıl parçalarından biridir; Ye'cüc ve me'cüc şeklinde iki ayrı isimle zikredilen zümrenin bir nesile işaret ettiğini söylüyoruz. Bu durumda Kur'anın beraber fakat ayrı olarak zikrettiği ye'cüc ile me'cücü nasıl ayırmalı ya da anlamalıyız?

2- Biz sizin anlattıklarınızdan ye’cüc ve me’cücün boğulduktan sonra yaşamaya ve üremeye devam ettiklerini anlıyoruz. Nuh (as) ve O'na iman ederek gemiye binen müminler de aynı neslin özelliklerine sahip olduklarına ve Rahimlerde yaratılan yeni nesilden olmadıkları için ölüp yaşayacaklarına göre onların akibeti nedir, onlar da yaşamaya devam mı etmektedirler veya nasıl anlaşılmalıdır?

3- İlk açıklamalarınızda Habil ve Kabil kıssasının “Ölürüz yaşarız” gerçeğine ışık tuttuğunu söylediniz. Bu kıssayı nasıl anlamalı ve bu konunun neresine oturtmalıyız?
İnşirah Melal
06.04.2019 21:04
Selamaleykum
Değerli hocam bu noktaya kadar birçok araştırma yaparak geldiğimi ve kurduğunuz cümlelerin, yaptığınız açıklamaların altının ne kadar dolu olduğunu gördüğümü bilmenizi isterim. Yorumlarda zikredilen farklı düşüncelerin ve sorulan soruların genellikle çok yerinde olduğu kanaatindeyim. Zira ben de aynı soruları fazlasıyla soruyor lakin öncelikle cevabı Kur'an'ın bütünlüğünde aramaya gayret ediyorum. Bir neticeye ulaşamadığım ya da netleşemediğim noktada ise size iletmeyi tercih ediyorum.. Tabi ki çok da kolay olmayan bu süreci yeterince hızlandıramadığımdan genellikle hızınıza yetişemeyip geriden fakat "EMİN" adımlarla yürüyorum. Uzun süredir takip etmeye çalıştığım bu metodun bana çok şey kattığını buna da açtığınız değerlendirme başlıklarıyla sizin vesile olduğunuzu bir kez daha dile getirip yeniden şükranlarımı sunuyorum..

Konumuzla ilgili olarak;
İnsan ve insanlık ile ilgili ayetlerdeki ayrımın önemini, Rabbimizin "BENİ" nutfeden "BİZ İNSANLARI" ise topraktan yarattığı hususunda netleştiğimi, Adem (as)'dan bu yana kademeli bir evrimsel sürecin yaşanmadığını ve Rabbimizin rahimlerde yeni bir yaratış ile Nuh Kavmi'nden sonra farklı bir nesil olarak Ad Kavmi'ni, daha sonrasında ise farklı nesilleri inşaa ettiğini anlamış bulunmaktayım.

Nuh Kavmi'ne kadar öldükten sonra mahiyetini bilmediğimiz bir şekilde yaşamaya ve üremeye devam eden insanlığın gemiye binenleri hariç olmak üzere, arzın tamamını kaplayan tufan hadisesinde boğulduktan sonra Nuh (as)'ın Rahmet yüklü duasıyla yeryüzünden uzak tutulduğunu ve bu neslin Kur'an'ın ye'cüc ve me'cüc olarak adlandırdığı nesil olduğunu ayetlerle anlıyorum. Ayetlerle diyorum çünkü konuyla ilgili bu ayetlere başka hiçbir anlam verilemeyeceğini bana ve kardeşlerime gösterdiniz.

Bu noktada sormam ve araştırmam gereken bir kaç soru olsa da, bu soruları şimdiye kadar verdiklerinizi hazmettikten sonraya bırakıyorum. Bu arada din kardeşim Mehmed Can'ın sakaleyn'in yani ye'cuc ve me'cucun en geniş insan ve cin topluluğu olduğunu hatırlatması da dikkate alınması gereken bir husustur. Bildiğiniz gibi ye'cuc ve me'cucun insan dışı garip yaratıklar olduğunu düşünenler vardır.

Ayetlerin açık anlamını dikkate alarak yeryüzünden uzaklık verilen insanlar olduğunu kabul edenlerin de, Kur'an'a göre bu insanların hangi soydan geldiklerine dair henüz ulaşabildikleri bir sonuç yoktur. Tekrar teşekkür ederim hocam..
Selam ve dua ile..
Mehmed Can
05.04.2019 15:16
Elhamdülillah
Allah razı olsun Mehmed abim. Dikkatle takip ediyorum. Yecüc mecüc meselesi yavaş yavaş aydınlanmıştır. Bunların ilk nesil insanlarından Nuh (as) kavmine ait insan neslinden olduğu ve üremeye devam ettikleri ayetler ışığında görülmektedir. Zaten Rahman suresinde yer alan "Ey (en büyük-en kalabalık) cin ve ins topluluğu. Eğer göklerin ve yerin sınırlarından (sedlerinden) aşıp-geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşıp-geçin. Ancak bir sultan (güçlü bir delil-sebeb) olmaksızın aşıp-geçemezsiniz. (55-Rahman 33)" buyruğunda da, kendilerine yeryüzünden uzaklık verilip sed konulan bu varlıkların, en büyük İNSAN ve cin topluluğu olduğu söylenmekte ve senin getirdiğin bu açıklama teyid edilmektedir.
Selâm olsun insanlık için bu muhteşem duayı yapan Nuh (as)'a.
Mehmed Alagaş
05.04.2019 14:12
Selamunaleyküm
Nuh 5 de başlayıp Nuh 28 e kadar devam eden insicamlı bir anlatımı dikkate aldığımız zaman Nuh (a.s.)’ın 26. ayette başlayan duasını tufandan sonra yaptığını anlıyoruz. Rabbimiz bu dua ayetlerini tufandan sonraya koyarak zihnimizin karışmasını değil bizlerin bazı gerçekleri anlamamızı murad etmiştir. Anlamamızı murad ettiği gerçekleri anlayabilmemiz için tufandan sonra yapılan bu dua üzerinde biraz durmamız gerekmektedir.,

“Nuh "Rabbim, yer üstünde kafirlerden yurt edinen hiçbir kimseyi bırakma" dedi.(26) "Çünkü Sen onları bırakacak olursan, Sen'in kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar facirden (kötülükte sınırı aşan ahlaksızdan) kafirden başkasını doğurmazlar. (71-Nuh 26.27)”

Nuh (a.s.) bu duasını kimler için yapmaktadır? Nuh tufanının yerel olduğunu farzedip, başka coğrafyalarda yaşadığı varsayılan kafirler için böyle bir duada bulunamayacağını kısaca açıklamıştık. Kaldı ki ayetleri hiç zorlamadığımız zaman bu tufanın genel bir tufan olduğunu kabul ediyor ve konumuza bu istikamette devam ediyoruz. Tufan gerçekleştiğine ve kafirler boğulduğuna göre Nuh (a.s.) bu duayı kimler için yapmaktadır sorusunun sadece iki cevabı vardır. Ya ilerleyen zamanda yeryüzüne kıyamete kadar gelmeye devam edecek olan kafirler için, ya da kendi kavminden olup-boğulduktan sonra yaşayacaklarını bildiği kafirler için!.

İkinci olasılığın birçok kimseye sıra dışı geldiğini bildiğimiz için önce birinci olasılığı ele alalım. Dünyanın bir imtihan hayatı olduğunu ve Allah’ın Rahman sıfatıyla mü’minlerle birlikte kafirleri de rızıklandırıp-metalandırıp yaşatacağını bilen bir peygamber, gelecek nesil kafirler için "Rabbim, yer üstünde kafirlerden yurt edinen hiçbir kimseyi bırakma" duasında bulunabilir mi? Bu soruya çok kıt olan Kur’an anlayışımızla bile “Kesinlikle bulunamaz” cevabını verebilir ve onlarca ayetle delillendirebiliriz.

Duanın devamında yer alan "Çünkü Sen onları bırakacak olursan, Sen'in kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar facirden (kötülükte sınırı aşan ahlaksızdan) kafirden başkasını doğurmazlar” sözleri tekzip edilmediğine göre bu sözler doğru mudur? Bu sözü bütün bir insanlığa şamil kıldığımız zaman elbetteki yanlış bir sözdür. Nitekim rivayetlere göre ayet içinde tekzip edilmediği görülen bu sözün bütün insanlığa şamil doğru bir söz olduğunu düşünen bazı sahabeler “Müşrikten müşrik doğar” ifadesini kullandıkları zaman Resulullah (s.a.v.) bu sözü hemen tekzip etmiş ve o müslümana “Sen de müşrik çocuğu idin” cevabını vermiştir.

Bu durumda Nuh (a.s.)’ın duasında yer alan bu sözleri ya yanlış kabul etmemiz ya da kendi kavminin kafirlerine karşı çok doğru bir söz olduğunu düşünmemiz gerekir. İşte bizler bu konuda Nuh (a.s.)’ın duasında yer alan bu sözlerin, ölüp-yaşamaya devam edecek olan kendi kavminin kafirleri için çok doğru bir söz olduğunu görüyoruz. Şimdi sakince anlatmaya ve anlamaya çalışalım.

Bildiğiniz gibi kavminin içinde 950 yıl yaşayan Nuh (a.s.) Nuh 5 den 24’e kadar kavmine nasıl yaklaştığını, sabır ve sebatla nasıl davette bulunduğunu ve bu davet karşısında kavminin nasıl karşılık verdiğini anlatmaktadır. Bu anlatımın sonunda ise Nuh (a.s.)’ın yine bir duası vardır.,

“Böylece onlar çoğu kimseyi şaşırtıp-saptırdılar. Sen de o zalimlere sapıklıktan başkasını arttırma." (71-Nuh 24)”

Bizler Kur’an-ı Kerim’deki peygamber duaları içinde tüm insanlık için en büyük rahmet olan duaların Nuh 24 ve Nuh 26 daki dualar olduğunu görüyoruz. Bizler anlatmaya çalışırken, sizler de lütfen anlamaya çalışınız. Nuh (a.s.) davetini 9 asır kabul etmeyen ve küfürlerinden dönmeyen kafirlerle birlikte çok uzun bir mücadele vermişti. Nuh (a.s.) bu insanların ıslah olmaz küfürlerini ve diğer insanları da saptırdığını gördüğü zaman “Sen de o zalimlere sapıklıktan başkasını arttırma" duasında bulundu. Burada kastettiği zaten sapık olan bu kafirler değil bu kafirlerin gelecek nesilleriydi. Nitekim Nuh 27 de bu gerçeği gördüğümüz için ayet mealini şöyle vermiştik.,

“Sen de o zalimlere (kendi soylarında) sapıklıktan başkasını arttırma."

Diyeceksiniz ki bir peygamber böyle bir duada bulunabilir mi? İbrahim (a.s.)’ın kendi soyu için yaptığı dua ne kadar doğru ise Nuh (a.s.)’ın küfürde dokuz asır inat eden bu kafirlerin soyları için yaptığı bu dua da o kadar doğrudur. Çünkü cehennemin insanlardan ve cinlerden dolacağını bilen Nuh (a.s.), bunların varlık alemine ve imtihan dünyasına çıkacaklarını biliyordu. İşte bu bilinçle imtihan hayatına zaten gelecek olan bu azılı kafirlerin, müslümanların soyundan ziyade kendi davetine 9 asır karşı çıkan bu kafirlerin soyundan gelmesini istemiş ve bu duada bulunmuştur.

Bildiğiniz gibi oğlu hakkında yaptığı dua kabul edilmemiş ve bu kendisine bildirilmişti. Fakat İlahi itiraza maruz kalmayan bu duasının kabul edildiğini bildiği için Nuh 27 de kendinden emin bir şekilde ve dosdoğru bir sözle “Onlar facirden (kötülükte sınırı aşan ahlaksızdan) kafirden başkasını doğurmazlar" ifadesini kullanmaktadır.

Hadis rivayetlerinde cennetliklerin siyah bir koyun üzerindeki küçük bir beyaz leke olduğu belirtildikten sonra geriye kalan cehennemliklerin çoğunun da ye’cuc ve me’cucdan oluştuğu ifade edilmektedir. Nuh (a.s.)’ın bu kafirlerin gelecek soylarına yönelik bu ilk duasını anladıktan sonra insanlık alemi için muhteşem bir rahmet olan ikinci duasını daha iyi anlayabilirsiniz.,

“Rabbim, yer üstünde kafirlerden yurt edinen hiçbir kimseyi bırakma”

Şimdi bu duanın nasıl bir rahmet olduğunu sizler de anladınız mı? Nuh (a.s.)’ın iki aşamalı bu duaları olmasa, cehennemi dolduracak çok büyük çoğunluğun imtihan hayatı tabi ki yeryüzünde gerçekleşecekti. İnsanlık tarihi boyunca çok azının bile dünyayı nasıl ifsat ettiklerini dikkate aldığınızda, dünya hayatının ne hale geleceğini tasavvur bile edemezdiniz.

İşte kabul gören bu muhteşem dualar ile cehennemliklerin büyük çoğunluğu kafirlerin bu soyunda paketlenip, yeryüzünden uzaklaştırılmışlardır. Yeryüzünden uzaklaştırılan bu nesile Kur’an ifadesiyle ye’cuc ve me’cuc denilmektedir. Bunların yeryüzüne yayılmasını engelleyen iki sed de Rabbimizin koyduğu ve bunların aşamadıkları ve kendi imkanlarıyla kesinlikle aşamayacakları sedlerdir. Şimdilik yeter diyelim.

Nuh (a.s.)’a tekrar ve tekrar salat ve selam olsun..
_____________
05.04.2019 02:19

BİLGİLENDİRME..!
Değerli kardeşlerimiz;
Son yorumlarının silinmesine alınan Yusuf Gökçe, sitedeki diğer bütün yorumlarının da silinmesini istemektedir. Bizler ise aynı soruları sorabilecek diğer Yusuflara da yeni cevaplar yazmak durumunda kalmamak için bu yorumları silmiyor fakat sitedeki Yusuf Gökçe isimli yorumların artık Yusuf Gökçe’ye ait olmadığını bilmenizi istiyoruz. Saygı ve selamlarımızla..

<<< insandergisi.com >>>
Mehmed Alagaş
04.04.2019 21:24
Ve aleykümselam
Şahin kardeşim seni tanıyoruz, alındığımızı nereden çıkardın. “Uslubundan Mehmed abi” cevabını vereceksen bilmelisin ki bazı şeyleri tekrar tekrar anlatmak durumunda kalan Mehmed abin, senin gibi kardeşlerini incitmemek için ön ve arka frenlerini birlikte sıkmakta, gücünün yettiğince yumuşak bir uslup kullanmaya gayret etmektedir. Söylediğin vasıflara yeterince sahip olmasak da hüsnü zannın için teşekkür ederiz. Konumuza dönecek olursak, ilk nesil ve onları takip eden diğer nesil insanların yaratılışı konusunda Kur’an’da bildirilmesine rağmen bilemediğimiz çok gerçek vardır. Bu bilmezliğimizin farkında olarak kısaca anladıklarımızı hiç genişletmeden kısaca anlatmalı ve henüz anlayamadığımız konularda susmalıyız.

Mehmed abin çok anladığı konularda bile az konuşmayı tercih ederken, yeterince anlayamadığı konularda ise suskunluğun güvenli gölgesine çekilmektedir. Sana da tavsiye ederiz güzel kardeşimiz. Mesela konumuzla ilgili olan ve bazı soruların cevabını içeren birçok ayet-i kerimeyi yeterince anlayamadığımız için şimdiye kadar pek gündeme getirmemiştik. Mesela.,

“Yerin bitirmekte olduklarından, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah sübhandır) yücedir-kusurlardan münezzehtir. (36-Yasin 36)”

“Ve Biz her şeyden çift çift yarattık. Ola ki öğüt alıp-düşünürsünüz. (51-Zariyat 49)”

“Sizi (dişi ve erkek olarak) çift çift yarattık. (78-Nebe 8)”

Sadece bir kısmını zikrettiğimiz bu ayetlerdeki nefislerin çift yaratılmasının ne anlama geldiğini düşündükten sonra aşağıdaki ayeti düşünelim.,

“Kendisini tek olarak yarattığımı (o adamı) Bana bırak. (74-Müddessir 11)”

Nefisler çift yaratılırken Rabbimiz Kur’an’da bir istisnayı belirterek bu kişiyi tek yarattığını beyan etmektedir. Bu kişinin de karısı olduğuna göre bunun anlamı nedir? Bu soruyu da cevaplayabilirsek aşağıdaki ayet-i kerimeye geçelim.,

“Nefisler birleştiği (eşlendiği) zaman (81-Tekvir 7)”

Yeniden yaratılışta hangi nefisler birleşecektir? İşte bütün bu soruların cevabıyla ilgili önemli ayet bağlantılarını tesbit etmemize rağmen yeterince anlayamadığımız için susuyor ve “Mahiyetini bilmiyoruz” diyoruz. Bunları sana hatırlatmamızdaki neden de, bu konuda henüz bilemediğimiz çok gerçek olduğunu senin de farketmen içindir. Hepimizin bildiği bazı şeyler elbetteki vardır fakat bu konuyla ilgili bilemediklerimiz çoktur.

Sünnetullah’la ilgili yazdıkların ise bizim söylediklerimizle yani nesiller arası değişikliklerle ilgili değildir. Yorumlar arasında Sünnetullah’a uygun olmayan sözler ise tufandan sonra farklı coğrafyalarda yaşadığı varsayılan ve Nuh kavminden olmayan insanlara Nuh (a.s.)’ın beddua ederek helak edilmelerini istemesidir. Oysa “Rabbani yol ve Sünnetullah” kitabında özel bir başlık olarak zikrettiğimiz gibi Allah hiçbir toplumu gafil haldelerken helak etmez, bu Sünnetullah’a aykırıdır. Onlar gafil değil ve kendilerine bir peygamber gönderilmiş ise o zaman da Sünnetullah’a göre bu beddua Nuh (a.s.)’a düşmez.
Zeyd Der Ki
04.04.2019 21:16
Selamunaleyküm
Şahin Yetik kardeşim. Tufanın tüm yeryüzünde mi yoksa yeryüzünün kısmi bir coğrafyasında mı gerçekleştiğine dair ikimizin de nelere dayanarak neleri söylediği ortada olduğu için tartışmamıza gerek yoktur. İkimiz de yazdıklarımızı tefekkür edelim.
Şahin Yetik
04.04.2019 17:38
Selam ile...
Güzel abim bir şeyden bahsettiğimizde hemen alınıyorsunuz. Hatırlatma kabilinden alabilirsiniz burada sizinle konuşurken tüm kardeşlerimizin de yorumları okuyup kendileri için faydalanabilecekleri hatırlatmalar olabileceğini unutmayınız. Sizin nice kitaplarınızı okumuş hatta ilk okumalara sizin hikayelerinizle başlamış biri olarak elbetteki Kur'an'a olan vukufiyetinizi ve titizliğinizin farkındayız. Sizi övüyormuş gibi olmak da istemem bunu sevmezsiniz zaten, lakin sizden ve eselerinizden ötürü asıl biz Rabbimizin lutfuna mazhar oluyoruz. Konu ile ilgili konuşmalarımızda sizden farklı fikirlere sahip olan benim gibi kardeşleriniz hep olacaktır. “İlk nesil insanlarda mahiyetini bilmediğimiz bir ölüp-yaşama gerçeği vardır” diyorsunuz. Ben zaten bunun mahiyetinin bilinebileceğini kur'andan örnekler vererek size ve okuyuculara açıklamış bu "ölüm ve yaşama" olayını sizin gibi anlamadığım için sünnetullaha yani Allah'ın alemler için koymuş olduğu yasalara da bir aykırılık söz konusu değildir. Aykırı olarak söz konusu ettiğim şeyi zaten söylemiştim. Sünnetullahtan kastım ise gayet açık bir şekilde Allah'ın alemlere koyduğu yasalarıdır. Nesillerin özellikleri ile aynı şey demek değildir. Nesiller eskiden daha doğal beslenip daha güçlüydü belki de bu başkadır, tüm nesillerin çatısı olan insanın yaşaması, ölmesi ve ancak ahirette dirilecek olması ise Allah'ın yasasıdır. Peki sizin anlayışınıza göre Allah bu konuda yasasını mı değiştirmiştir?
Mehmed Alagaş
04.04.2019 15:53
Ve aleykümselam
Şahin kardeşim Mehmed abin bu görüşün “Akli mi nakli mi delile dayanıyor?” derken, bu soruyu aklı ve akletmeyi emreden ayetleri görmemezlikten gelerek sorduğunu mu zannettin ki bizlere aklın kullanılmasının öneminden bahsediyorsun!. Oysa söz konusu eleştiriyi yaparken bu gibi yorumların ayetleri dikkate almadan yapılan akli teviller olduğunu özellikle belirtmiş ve nakli dikkate almayan akli yaklaşımları kabul edemeyeceğimizi belirtmiştik. Şimdi de “Ölürüz ve yaşarız” ayetinin açık anlamına itiraz etmemekle birlikte, bizlerden bir adım daha ileri giderek bu işin ancak uyku yordamıyla olabileceğini söylüyorsun. Oysa bizler henüz anlayamadığımız konularda kişisel tevillere hiç gitmiyor ve ayetlerin açık anlamına sadık kalarak “İlk nesil insanlarda mahiyetini bilmediğimiz bir ölüp-yaşama gerçeği vardır” diyoruz. Bizim bütün bir insanlık için değil sadece ilk nesil insanlar için ayetlerde görerek söylediğimiz bu gerçeğin Sünnetullah’a aykırı olduğunu söylüyorsun. Sünnetullah ile ilgili uzun araştırmalara dayalı kitab yazmış bir abin olarak, hangi Sünnetullah’a aykırı olduğunu bilmek isteriz. Farklı nesiller yaratan Allah (c.c.), her neslin özelliklerini aynı mı kılmıştır?

Bilmediğimiz böyle bir Sünnetullah mı var?
Şahin Yetik
04.04.2019 15:41
Cudi Himalayaların nesi olur?
Zeyd kardeşim elbetteki bu tufanın çok büyük ve çok geniş bir alanda olduğu vakıadır lakin yeryüzünün tamamında olduğunu söylemek için cudi dağına geminin oturduğunu söylemek yeterli olmaz. Çünki birincisi kuranda cudi denilmekte ama cudinin ne olduğu konusunda ayrıntı verilmemektedir. Bunun rivayetlerden dağ olduğunu anlıyoruz ama nasıl bir dağ, dağ mı tepe mi bunu bilemeyiz. 2. ise cudiyi bir dağ olarak kabul etmiş olsak bile (keşşaf tefsirinde musul da bir dağ olarak geçmektedir.) cudi dağının esamesinin okunamayacağı şekilde büyüklüğü olan dağların bulunduğu yeryüzünün başkaca yerleri yükseklikleri ve bu yükseklilkerinde bulunan arazileri şehirleri köyleri kasabaları mevcuttur.
Şahin Yetik
04.04.2019 15:08
Selam ile...
Değerli arkadaşlar ve güzel abim. Kur'an'ın bütünselliği çerçevesinde kullanılabilecek bir aklın ancak gerçek hikmete ulaşabileceğini düşünüyorum. Burada Şahin YETİK olarak yorum yapıyorum. Ve mümkün mertebe Kur'an'ın sınırları içerisinde kalmaya gayret gösteriyorum istediğiniz soruları elbette sorabilirsiniz. Lakin burada benim yorumlarımı 3. kişilerin bilmem ne aklı evvellerin tevilleri ile karıştırmayınız. "Ölürüz ve yaşarız" konusunda kur'an'ın bütünselliği içerisinde benim cevabım ancak bu işin uyku yordamı ile olabileceğidir. Tıpkı mağara arkadaşlarında olduğu ya da eşeği ile beraber ölü bir şehre gelen adamın öldürülüp diriltlmesi gibi.(bakara259) Kur'an'da uykusunda canları almak için Zümer suresi 42. ayette teveffa (vefat ettirmek) fiili kullanılmıştır. Bütün bunlardan sonra "ölürüz ve yaşarız" ibaresi ancak bu şekilde makes bulabilir diye düşünmekteyim. Bunun haricinde tüm insanlara şamil olabilecek bir hayatın doğal akışı içerisinde insanların öldükleri ve sonra da dirildiklerine mutmainlik oluşturabilecek kuvvette bir delil şahsım adına göremiyorum. Bilakis bunun daha önce bir arkadaşında değindiği üzere sünnetullaha aykırı olacağı kanaatindeyim.
Zeyd Der Ki
04.04.2019 12:42
Ve aleykümselam
Tufan yeryüzünün neresinde oldu sorusu, müslümanlar arasında tartışılagelen bir soru olmuştur. İnsanlık tarihinde hiç yalanlanmadan günümüze gelen bu büyük olayın bütün yeryüzünde olduğuna dair genel bir kanaat vardır. Benim de yakın zamana kadar ki kanaatim bu istikametteydi. Ancak sitede de işlenen dünya dönmüyor ve düz gerçeğinden sonra bendeki bu kanaat ayete dayalı kesin bir bilgiye dönüşmüş bulunmaktadır. Bilindiği gibi “(Oğlu) "Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım" deyince (Nuh) dedi ki "Bugün Allah'ın emrinden, Allah'ın rahmetiyle esirgediğinden başkası için (sığınılacak) hiçbir koruyucu yoktur.. (11-Hud 43)” buyruğunda dağa çıkmanın tufandan bir kurtuluş yolu olmadığı beyan edildiği gibi “.. Su çekildi, iş bitirildi, (gemi de) Cudi (dağı) üstüne oturdu… (11-Hud 44)” buyruğunda da geminin tufan sırasında değil tufandan yani su çekildikten sonra bir dağın üzerinde karaya oturduğu beyan edilmektedir.

Bu ayetleri Rabbimizin beyanına göre düz olan bir yeryüzüne göre değerlendirdiğimiz zaman yeryüzünün herhangi bir yerinde dağları aşan su seviyesi, yeryüzünün diğer coğrafyalarında da dağları aşar. Nitekim “Ey yer suyunu yut ve ey gök sen de (suyunu) tut (Hud 44)” buyruğunun da, belli bir coğrafyayı değil tüm arzı muhatab aldığı görülmektedir.
Mehmed Alagaş
03.04.2019 22:07
Selamunaleyküm
Şahin kardeşim takdim ve tehir meselesine farklı boyutlardan yaklaştığımız belli. Konumuz esas itibariyle bu olmadığı için şimdilik önemli değil. Önemli olan Nuh (a.s.)’ın bu duayı tufandan sonra yaptığına dair vererek bizi şaşırttığın açık cevaptı. Şaşırttın diyoruz madem bu gerçeği gördün, takdim ve tehir meselesini niye gündeme getirdin ki? Herneyse, bu dua hakkında bizlerin de açık bir şekilde gördüğü gerçek budur. Bu cevaptan sonra getirdiğin açıklamalar ise tufandan sonra yapılan bu duayı “Ölürüz ve yaşarız” gerçeğini dikkate almadıkları için mantıki temellere oturtmak isteyenlerin akli tevilleridir. Sen bu tevillerin gerçekten akli değil nakli delillere dayalı açıklamalar olduğunu düşünüyor musun? Kur’an-ı Kerim’i dikkate alarak yazdıklarını tekrar gözden geçirmeni istiyoruz. “Elbetteki ayetlere dayalı” diyorsan, sorularımızı sorabiliriz. Alemlere ibret kılınmasını sakın ola ki tufanın yaşandığı o dar zaman dilimine sıkıştırmayasın. Bu tufan binlerce yıl sonra bizler için bile ayet ve ibret olma özelliğini sürdürmektedir.
Şahin Yetik
03.04.2019 18:12
Tufan yeryüzünün neresinde oldu?
Nuh Aleyhisselam ile ilgili yorumun size ulaşmamış olma ihtimalinden dolayı biraz daha özet olarak tekrar yazmak istiyorum. Öncelikle Mehmet ağbeyim hatırlatma kabilinden kabul ediniz bir Arap dilcisi olarak, takdim ve tehir Kuran'da genel itibari ile vurgulanmak istenilenin öne alınması çin kullanılan bir belagat sanatıdır. Bunun bizim zamana muhatap olmamızla ya da Rabbimizin zamana muhatap olmaması ile alakalı olduğunu değil vurgulanmak istenilenin önce zikredilerek önemini ortaya koymak olduğunu acizane düşünmekteyim. Nuh Aleyhisselam için ise söz konusu duanın 25. ayette gerçekleştiği belirtilen tufandan sonra olması yani 26. ayette olması takdim ve tehirle alakalı değil duanın açıkça bu olaydan yani tufan dindikten sonra olmuştur. Zira tufanın yeryüzünün tamamında değil belirli bir böllgesinde olduğuna da bu duasında işaretler vardır. Yani tufandan sonra halen yer yüzünün bir takım yerlerinde yaşayan ve zulmeden kafirler bulunmaktadır. Ankebut 15: Biz onu da, gemi halkını da kurtardık ve bunu alemlere ibret kıldık. Bu ayetten bu olayın bitiminin ardından ibret alabilecek özelliğe sahip olan alemlerden bahsedilmesi bu olayın ardından yer yüzünde yaşayan insanlar olduğuna işaret etmektedir. Hud 44 - Ve denildi ki "Ey yer suyunu yut ve ey gök sen de (suyunu) tut." Su çekildi, iş bitirildi, Cudi üstüne oturdu ve zalimler topluluğuna "uzak olsunlar" denildi. Yine bu ayetin son bölümünde edilen beddua da yeryüzünde halen bulunan zalimlere yönelik olduğunu düşünüyorum.
Mehmed Alagaş
03.04.2019 17:30
Ve aleykümselam
Şahin kardeşim takdim ve tehir akan zamana bağımlı olan biz yaratılmışların fiilleriyle ilgili bir durumdur. Zamanı yaratan Allah (c.c.) fiillerinde Zatı için bir takdim ve tehir yoktur. Mesela Allah (c.c.) kıyamete kadar bütün insanlığı yaratırken “Önce Adem’i ve en sonunda da kıyametten önce doğacak son çocuğu yaratayım” dememiştir. Rabbimiz “Ol” buyurduğu zaman Adem (a.s.)’dan kıyametten önce doğacak son çocuğa kadar bütün insanlık yaratılmıştır. Yarattığı bu insanlığın zaman içinde varlık alemine çıkması ve bizler tarafından müşahade alanına girmesi ise elbetteki bir süreçte gerçekleşmektedir.

Varlık alemine çıkmamış bir şey için bizlerin “O şey henüz gerçekleşmedi veya ertelendi” dememiz, biz yaratılmışlar açısından tabi ki doğru bir sözdür. Çünkü o şeyi yarın yapmayı bugünden dilesek bile yapıp-yapamayacağımız veya ertelenip-ertelenmeyeceği takdire bağlı olduğu için o şeyi gerçekleştirdiğimizi düşünmez ve “İnşaallah, nasipse yapacağız” deriz. Rabbimiz ise varlık alemine bin yıllık süreçte peyderpey çıkacak bir şeyi yaratmak için “Ol” buyurduğunda bizler gibi “İnşaallah veya nasipse” kelimelerini kullanmaz. Çünkü bunu engelleyebilecek hiçbir şey olmadığı için, “Ol” buyurduğu şey henüz varlık alemine tamamen çıkmamış olsa dahi o olmuştur. Rabbimizin zatına ve fillerine ait buyrukları kendimize göre anlamaya çalışırsak, anlamamak bir yana yanlış anlama durumuna düşeriz. Mesela bu gerçekliği dikkate almayan birçok müfessir “… Ömür sürene (ilave) ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir Kitab'dadır. Bu Allah'a göre kolaydır. (35-Fatır 11)” ayetindeki gerçeği yanlış anlamışlardır.

Sen güzel kardeşimize bu kısa açıklamayı yapmamızın nedeni, Kur’an-ı Kerim’deki takdim ve tehir meselesine bu önemli ayrıntıları dikkate alarak yaklaşman içindir. Konumuzla ilgili olarak söylemek istersen söyleyebileceğin şey ise Nuh (a.s.)’ın duası sure içindeki yerini alırken “Burada şu hikmete binaen takdim veya tehir vardır ya da yoktur” demek olacaktır.

Dua ile..
Şahin Yetik
03.04.2019 16:14
Selam ile...
Değerli İnşirah kardeşim. Kur'an'da takdim ve tehire pek çok örnek verilebiliyor ben bir tanesini vermiştim. Şimdi cevabına binaen bir tane daha örnek verip üzerinde durulan tartışma noktasında şahsım adına mutmain oluncaya kadar yazmak yerine dinlemeyi tercih edeceğim.

Kamer suresi 30. ayette Rabbimiz "Nasılmış benim azabım ve uyarılarım?" buyurmaktadır. Önce normalde uyarma ve sonra ise azap sözkonusu olması gerekirken takdim tehir yapılmış burada da. Bu noktada Kur'an'da takdim ve tehir konulu basit bir araştırma yaparak çok sayıda farklı örneğe rastlayabileceğinizi düşünüyorum. İlgin için teşekkür ederim.

Güzel Mehmet abim açıklamalarınız için teşekkür ediyorum. Kur'an bütünüyle haktır buna iman ediyoruz. Lakin inkarcıların konuştukları evet konuşma olarak haktır derken bu konuşmaları yapmış olduklarını kastediyoruz yoksa hakkı söylediklerini değil. Zaten Kuranda inkarcıların hakkı dillendirme oranına bakarsak herhalde bu oran çok azdır. Ve bu azın da büyük bir bölümü sizin de değindiğiniz üzere tekrar dirilmekten sonraki konuşmalardır. Bu yüzden evet ihtiyatla olaya yaklaşıp ilgili araştırmaları ve yazıları şimdilik sessizce takip ediyorum. Rabbim bizlere razı olduğu doğruyu razı olacağı şekilde göstersin Amin.
Mehmed Alagaş
02.04.2019 12:50
Selamunaleyküm
Sizin sessizliğinizde devamlı konuşmak isteyen Yusuf kardeşinize söz hakkı vermiş ve onu sonuna kadar dinlemek istemiştik. Konuşmalarında kafa karışıklığından başka bir şey olmadığı ve sorularımıza cevap vermek yerine bize yeni sorular sorarak konuyu dağıtıp-devamlı mevki değiştirdiği için tahtaya yazdığı ve bizim de yayınladığımız konuşmalarını silerek konumuza devam ediyoruz.

Nuh (a.s.)’ın tufandan sonra yaptığı duada Rabbimizden oğluna ilişkin ne istediği, ne isteyebileceği konusunu işlemiş ve muhtemel olasılıkları eleyerek ilk nesil insanlarda “Ölürüz ve yaşarız” ifadesinin gerçek yaşamda bir karşılığı varsa, bu duanın yerli yerine oturduğunu görmüştük. Daha sonra geldiğimiz bu noktanın sağlamasını yapmak için yine Nuh (a.s.)’ın “Rabbim, yer üstünde kafirlerden yurt edinen hiçbir kimseyi bırakma. Çünkü Sen onları bırakacak olursan, Sen'in kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar facirden (kötülükte sınırı aşan ahlaksızdan) kafirden başkasını doğurmazlar." dedi. (71-Nuh 26.27)” duasını ele almış ve öncelikle bu duanın tufandan önce mi yoksa sonra mı yapıldığını sormuştuk.

Bildiğiniz gibi bu dua, birçok müfessir tarafından akli ve mantıki bir zemine oturtulabilmesi için tevil edilen ve tufan öncesine nisbet edilen bir duadır. Bizler ise şimdiye kadar böyle bir şey yapmadığımızı ve Rabbimizin lutfuyla yapmayacağımızı açıkladık. Anlatılanları dikkatle takip eden Talha ve İnşirah kardeşimize teşekkür ediyoruz. Her ikisi de geleneksel ön kabule uymadan Kurani anlatımdaki kronolojiyi esas alarak bu duanın tufandan sonra yapıldığını söylemektedirler.

Bu peygamber duasının mahiyetini, bu duada bir hata var mı-yok mu meselesini elbetteki değerlendireceğiz. Fakat öncelikle bu duanın tufandan önce mi yoksa tufandan sonra mı yapıldığının açıklık kazanması gerekmektedir. Şimdi sizlerden Nuh 5 de Nuh 28 e kadar süren anlatımı dikkatlice okumanızı istiyoruz. Şimdi sizler yirmi dört tane olan bu ayetleri müslümanların anlayabileceği bir şekilde sureye yerleştirecek olsanız “Bunlar günahları yüzünden suda boğuldular sonra ateşe sokuldular. O zaman Allah'ın dışında hiçbir yardımcı bulamadılar. (71-Nuh 25)” ayetini Nuh (a.s.)’ın anlatımının sonuna mı koyarsınız yoksa arasına mı?

Veya şöyle soralım. Bir arkadaşınız bu ayeti Nuh (a.s.)'ın anlatımının sonuna değil de arasına koysa ona ne derdiniz? Hiç olmazsa nedenini sorarsınız değil mi? Hepimizin bildiği gibi nazil olan ayetlerin toplanıp-kitab haline getirilmesinde İlahi takdir ve İlahi gözetim vardır. O arkadaşınıza bunun nedenini sorabileceğiniz gibi bu ayetin araya konulmasını takdir eden Rabbinize de bunun hikmetini sormanız ve düşünmeniz gerekmez mi? Rabbimiz bu ayeti Nuh (a.s.)’ın anlatımın arasına bizlerin kafası karışsın diye mi koymuştur yoksa bizlere açık bir gerçeği işaret etmek için mi?

Araştırıp, düşünelim..
Mehmed Alagaş
31.03.2019 20:32
Ve aleykümselam
Ne güzel bir soru sormuşsun Şahin kardeşimiz. Senin de belirttiğin gibi Kur’an’ı Kerim de Allah’ın seçkin peygamberlerinden Allah’ın emrine isyan eden İblis’e kadar birçok yaratılmışın sözleri bulunmaktadır. Senin de altını çizdiğin gibi bizler bu sözlerin hangisinin hak, hangisinin batıl olduğunu nasıl anlayacağız? Rabbimiz “Andolsun ki onların kıssalarında ulul elbab (zikir, hikmet ve hayır sahibleri) için ibretler vardır. (Bu Kur'an) düzüp-uydurulacak bir söz değildir ancak ellerinde (kitabdan) olanın doğrulayıcısı, (sizin için gerekli) her şeyin tafsili (ayrıntılı biçimde açıklaması) ve iman edecek bir topluluk için hidayet ve rahmettir. (12-Yusuf 111)” buyurduğuna göre sorumuzun cevabını da yine Kur’an’da arayacağız.

Önce şu hususa açıklık getirelim ki hiçbir nefse güç yetiremeyeceği şeyleri yüklemeyen Rabbimiz, Kur’an’da bizleri ikilemde bırakacak ve söylenen sözün hak mı batıl mı olduğunu anlayamayacağımız hiçbir ayet indirmemiştir. Nitekim sahip olduğumuz Kur’an anlayışı ile elbetteki Kur’an’daki birçok konuşmanın hak veya batıl olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Hak veya batıl olduğunu hemen anlayamayacağımız konuşmalar ise ya bir başka ayette Rabbimizin tasdik veya tekzip etmesiyle anlaşılır olmakta, ya da konuyla ilgili diğer bütün ayetler ciddi bir araştırma kapsamına alınarak söylenilen sözün hak veya batıl olduğu açıklık kazanmaktadır.

Konu başlığında “İnkarcıların sözleri muteber midir?” diye sormuşsun. Bu sorunun cevabı inkarcıların bu sözleri hangi hayatta söyledikleriyle yakından ilgilidir. Dolayısıyle Kur’an’da yer alan müşrik, kafir veya münafıkların sözlerini de, bu sözü nerede söylediklerini dikkate alarak değerlendirmeliyiz. Bu kimselerin dünyadaki sözleri genellikle yalan, batıl ve nifak içerikli iken yeniden dirildikten ve perdeler kalktıktan sonraki sözleri genel olarak hak sözlerdir.

Bu kısa açıklamadan sonra Hud kavminin “Biz ölürüz ve yaşarız” sözüne gelecek olursak, bizler elbetteki inkarcıların söyledikleri bu söze ihtiyatla yaklaşmak ve bu sözün ilk nesil insanlarına özgü bir gerçeklik içerip-içermediğini araştırmak durumundayız. Bu araştırmada ilk nesil insanlara özgü bu sözün Hud (a.s.) tarafından tekzip edilmemesi, (37 Saffat 51..58) ayetlerindeki konuşmalarda tasdik edilmesi ve Nuh (a.s.)’ın yaptığı bazı duaların sadece “Ölürüz ve yaşarız” gerçeğine göre açıklanabilir olması tabi ki dikkate alınması gereken Kurani verilerdir. Zaten bizler de sadece bu Kurani verileri dikkate alarak ayetlerin zahir ve açık manalarından anladıklarımızın altını çiziyor, mahiyetini bilmesek bile bu sözün ayetlere göre bütün bir insanlığın değil sadece ilk nesil insanlara ait bir gerçekliği ifade ettiğini söylüyoruz. Ayetlere zahir anlamından farklı yanlış bir anlam verdiğimizi düşünüyorsan, lütfen biz kardeşlerini hemen uyar.

Biz Kur’an’da takdim ve tehiri peygamberlerin isimlerinin zikredildiği bazı ayetler de görsek de, bu kronolojik takdim ve tehirin anlatım akışı içindeki konuyla ve Rab katındaki bir öncelemeyle ilgili olduğunu düşünüyoruz.

Güzel sorun için tekrar teşekkürler..
İnşirah Melal
31.03.2019 16:14
Vealeykumselam Şahin abim,
Verdiğin ayette takdim (öne alma) ve tehir (öteleme) yapıldığını söyleyenler , hangi gerekçeyle bunu söylüyorlar bilmiyorum. Müslümanlar için secde sadece namazda yapılan bir eylem olmadığı için bu ayette illa ki takdim ve tehir vardır diyemeyiz. Namaz ve namaz dışında secde edenlerle birlikte secde et, rüku edenlerle birlikte de rüku et şeklinde de anlayabiliriz.

Şahin Yetik
31.03.2019 14:40
İnkarcıların Sözleri Muteber midir?!
Es selamu aleykum değerli arkadaşlar ve güzel abim. Tartışmayı okurken şu konuyu hatırlatmamın doğru olacağını düşündüm müsadenizle. Kur'an'ı Kerimde Allah kendisi dışında Peygamberlerin sözlerinden alıntılar yaptığı gibi iblisten de ve inkarcılardan da alıntılar yapmıştır. Peki bu alıntılarda iblis ya da inkarcılar her zaman Hak olanı, doğru olanı söylemişler midir? Örneğin İblis Allah'a "beni azdırdın" derken doğru mu söylemiştir yoksa kendi hevasından mı konuşmaktadır ya da inkarcılar "biz ıslah edicileriz" derken doğru mu söylemektedirler! Elbetteki hayır. Peki burada tartışmanın odağında bulunan biz ölürüz ve yaşarız diyen inkarcılar doğru bilgi mi vermektedirler yoksa nefislerinde işine geleni mi dillendirmektedirler? Müminun 39. ayette Nuh aleyhisselamın bu inkarcıların yalanlamalarından şikayetçi olması da bu inkarcıların aslında doğruyu değil yalanı dillendirdikleri sonucuna bizi götürmez mi? Yani kısaca Kur'an'da inkarcıların sözleri müslümanlar açısından inkarcıları tanımamıza yönelik bilgi verse de bu sözlerin her zaman doğru olacağı ya da doğruyu söyledikleri anlamına gelmeyecektir. Bu yüzden "inkarcıların sözleri değerlendirmelerimizde ne kadar muteber olmalıdır?" diye düşünmemizde fayda olacağı kanısındayım. Ayrıca bu ayet ile ilgili tıpkı Ali imran 43 te olduğu gibi takdim (öne alma) ve tehir (ötleleme) yapıldığını söyleyenler de vardır. Ey Meryem! Rabbine ibadet et; secdeye kapan, huzurunda eğilenlerle beraber sen de eğil." Önce secde sonra ruku zikredilmiş.
Mehmed Alagaş
31.03.2019 13:27
Ve aleykümselam
Yusuf kardeş bizim de uzun yıllardır araştırmamıza rağmen anlayamadığımız ve mutmainliğe ulaşamadığımız ayetler vardır. Ama acizliğimizi bilerek rahatsız olmuyor ve illa ki anlayıp mutmain olacağız iddiasında bulunmuyoruz. Seni rahatlatmak için yapabileceğimiz bir şey yoktur. Anlaşılması gerçekten zor bazı müşkil ayetleri anlayabilmek bir yana Mehmed abinin ısrarla tekrarladığı aşağıdaki açık ifadeleri bile anlamış gözükmüyorsun.,

“..Arkadaşlar Kur’an-ı Kerim’de araştırma yaptığınız bazı konularda, meselenin ayrıntılarını da kapsıyan geniş bir sonuca ulaşamamanız gayet normaldir. Çünkü bazı meseleler Kur’an’da sadece genel hatlarıyla verilmiş ve bununla yetinmemiz istenmiştir. Bu gibi meselelerin tüm ayrıntılarını anlayamamız, anladığımız genel çerçeveye şüpheyle yaklaşmamızı gerektirmez. Ayetler hakkında gereksiz ve faydasız tartışma çıkarmak isteyenler, meselenin genel hatlarını gündeme getiren müslümanları ayrıntılarla ilgili sorularla karşılaştırarak konuyu muğlaklaştırmak ve tam bir karanlık içine sokmak isterler. Önemine binaen bir kere daha tekrar edelim.,

“Ayetler hakkında gereksiz ve faydasız tartışma çıkarmak isteyenler, meselenin genel hatlarını gündeme getiren müslümanları ayrıntılarla ilgili sorularla karşılaştırarak konuyu muğlaklaştırmak ve tam bir karanlık içine sokmak isterler.”
Bu yaşımıza kadar böylesi kimselerle çok karşılaştık. Lütfen dikkatli olunuz. Bu kimseler münafık zihniyete sahip kimseler olabilecekleri gibi ilmi meselelere “Ya hep, ya hiç” mantığı ile yaklaşan, çapını ve haddini bilmez kimseler de olabilir. Oysa ne kadar cehd edersek edelim bazı meseleleri her ayrıntısıyla anlayamadığımızı ve anlayamayacağımızı kabul etmemiz gerekir. Zaten şanı yüce Rabbimizin bizlere bazı meseleleri ayrıntılara inmeden genel olarak vermesindeki hikmet de bu değil midir?

Bu durumu ve haddinizi bilerek ayrıntılarla ilgili tuzak sorulara düşmemeli, meselenin genel hatlarını beyan ederek konuyu kısmen de olsa aydınlatan ayetlere sımsıkı sarılmalısınız. Bazen bu gibi soruları kendi kendinize de sorabilir ve cevabını veremediğiniz zaman o konuya hiç vakıf olmadığınızı veya kafanızın karıştığını düşünebilirsiniz. Arkadaşlar önemli olan her hangi bir konuda Rabbimizin bizlere bildirdikleriyle yetinmek ve bildirmediği hususları da bilmek hırsıyla gayba taş atmaya kalkışmamaktır. Meselenin muhtelif ayrıntılarını bilmemiz gerekli olsaydı Rahman olan Rabbimiz bizlere bu ayrıntıları da zaten bildirirdi. Burada önemli olan Rabbimizin konuyla ilgili bildirdiklerini hakkıyle anlamaya çalışmak ve bu anlayabildiklerimizle yetinmektir..”

Yusuf bu yazılanları anladıktan sonra biraz durman, biraz sakinleşmen ve bazı şeyleri yeterince anlayamayacağını kabullenmen gerekmez miydi? “Ama zihnimdeki görüşü diğer ayetlerle birbirine bağdaştıramıyorum” diyebilirsin. Böyle yaptığını gördüğümüz için sana özel şunları yazmıştık.,

“Arkadaşlar bu önemli konuya bildiğiniz gibi nesiller arası farklılıklara açıklık getirerek başladık. Bu gerçeği dikkate alarak şu an ilk nesil insanlarını değerlendirdiğimizi bilmeniz ve daha sonra farklı nesillere hitab eden ayetleri ilk neslin durumunu beyan eden ayetlerle birbirine karıştırmamanız gerekir..”

Yusuf “Zihnimdeki görüşü diğer ayetlerle bağdaştıramıyorum” diyorsun ya, işte sorun zihnindeki görüşte!. Bizler bu önemli meseleyi ayet ayet gündeme getirirken ve ayetlere dayalı olarak çok sınırlı ve çok dikkatli ifadeler kullanırken, sen bizim bu söylediklerimizi bir yufka gibi yayıyor ve genele şamil bir görüş elde ediyorsun. Bu görüş bizim değil senin görüşündür Yusuf. Bizim anlayışımızla sınırlı olan görüşümüzde diğer ayetlerle çelişen hiç bir durum yoktur. Sadece anladığımız kadarını söylüyor ve anlayamadığımız hususlar olduğunu bilerek bu anlayışımızı konu geneline yaymıyoruz.

Fakat sen anlattıklarımızdan hareketle anlatmadıklarımızı da anlayarak(!) bir görüş sahibi oluyor ve bu görüş bizimmiş gibi bizlere soru yöneltiyorsun. Meseleyi yanlış anlamandan kaynaklanan sorularına gerekirse döneriz. Fakat senin önce “Mehmed abin şimdiye kadar ayetlerden hareket ederek bu konuyla ilgili ne dedi?” sorusuna cevap vermeni istiyoruz. Bu cevabı kendi anlayışına göre sakın uzatma. Çünkü Mehmed abin ayetlerin yanlış anlaşılmasına ilişkin uzun cümleler kurmuşsa da, ayetlerin doğru anlamına ilişkin söyledikleri çok kısa ve çok sınırlı şeylerdir. Sen de “Mehmed abi şu ayete kısaca şu anlamı vermiştir ve bu anlam doğrudur veya yanlıştır” diyebilirsin.

Acele etme, yazılanları tekrar oku..
Mehmed Alagaş
30.03.2019 15:02
Ve aleykümselam
Talha ve İnşirah kardeşimize teşekkür ederiz. Arkadaşlar bir konuyu genele açık olarak değerlendirdiğimiz zaman “Ayetlere göre bu böyledir” demenin ötesinde, o konuda genelde makes bulan yanlış teviller veya yanlış anlamalar var ise bunları gündeme getirmemiz gerekmektedir. Kaldı ki bize göre yanlış olan o tevillerden bazıları sizlere makul gelip, doğru gözükebilir. Bu gibi görüşleri kendi adınıza veya “Böyle deniliyor” diyerek onlar adına gündeme getirebilir ve tartışmaya açabilirdiniz.

Ancak bir kardeşinizi zorla susturmaya, sizleri ise zorla konuşturmaya çalışmamıza rağmen birkaç kardeşiniz dışında katılım olmadığını görüyoruz. Oysa rahat olmanızı, kanaatiniz yanlış olsa bile söylemekten çekinmemenizi istemiştik. İlerleyen konuya yetişmekte ve verilenleri anlamakta zorlanıyorsanız, tabi ki siz kardeşlerimize “Allah zihin açıklığı versin” demekten başka söyleyeceğimiz ve hızımızı azaltmaktan başka yapacağımız bir şey yoktur. Ancak günümüzde bir hastalık olan ve hocalara da bulaşan popülizmin etkisinde kalarak “Bunu söylediğim ve yanlış olduğu açıklık kazandığı zaman itibarım zayıflar” diye bir endişeniz varsa, önce iki rekat tevbe namazı kılmanızı daha sonra yazacaklarımızı dikkatle okumanızı isteriz.

Bizler müslümanlar olarak öncelikle halk nezdindeki değil Hak nezdindeki itibarımızı önemseriz. “Yanlış bildiğim açıklık kazanırsa itibarım zayıflar” endişesi, cahil olmalarına rağmen kibirlenerek kendilerini alim zanneden kimselerin endişesidir. Bizlere Hak nezdinde şeref ve itibar kazandıracak değerler, ayetlerde aradığımız ve imanla yaşamak istediğimiz hak değerlerdir. Bu hak değerleri ararken taşıdığımız kimlik ise her şeyi bilen (!) itibarlı bir alim kimliği değil bilmediğini bilen sıradan bir müslüman kimliğidir.

Her hangi bir kardeşimiz bizim muhtemel bir yanlışımızı ortaya koyduğunda bizlerin sizler nezdindeki itibarı azalacak veya düşecek ise o itibar bizlere zaten bol keseden verdiğiniz bir itibardır ve bizim için böyle bir itibarın şimdi de bir anlamı yoktur. Mesela bizler halk nezdindeki kimliklerini ve itibarlarını önceleyen kimseler olsaydık, onların yaptıkları gibi “Dünya küre ve dönüyor” derdik. Ancak Hak nezdindeki itibarımızı önceleyerek ve ayetlerin açık anlamını dikkate alarak gayet rahat bir şekilde “Dünya düz ve dönmüyor” dedik. Velev ki yarınlarda dünyanın küre olduğu ve gerçekten döndüğü müslümanların yaptığı açık gözlemlerle de isbat edildi!. Böyle bir durumda bizlerin gafil halk nezdinde değil ama Habir olan Hak nezdinde itibarımız mı düşecek?

Vallahi hayır?
Çünkü kalplerdekine şahit olan Allah bizim ayetlere ön kabulsüz ve ard niyetsiz yöneldiğimizi, samimi bir şekilde gördüklerimizi dile getirdiğimizi bilmektedir. En ufak bir ihtimal vermiyoruz ama ayetlerden anladığımızın yanlış olduğunu gördüğümüz zaman “Ayetleri yeterince anlayamamışık” diyerek yolumuza aynı teslimiyet ve Hak nezdindeki aynı itibarımızla devam ederiz.

Gerisi, gerisi hiç umurumuzda değildir..
Sizin de olmasın..
İnşirah Melal
30.03.2019 13:51
Selamaleykum
Hocam en son yaptığım yorumda neyden yaratıldığımıza dair söylediklerinizi Kur'an'a arzedeceğimi ve araştıracağımı söylemiştim. İnsanın ve insanlığın yaratılışına dair olan bu ayrı boyutlar hakkındaki araştırmamı henüz nihayete erdirememiş yeni sorular not almış olsam da sizin bir çırpıda ve rahatlıkla kurduğunuz "Adem (a.s.)’ı topraktan yaratan Rabbim beni topraktan değil bir nutfeden yaratmıştır. " cümlesini epey çırpındıktan sonra idrak edebildim. Ve yine "Sübhanallah!" dedim. "İnsan bir baksın, neden-hangi şeyden yaratıldı? (86-Târık 5) (Allah) onu hangi şeyden yarattı? (80-Abese 18) sorusuna ne kadar da yüzeysel yaklaşmışız..! Sadece şu meselede bile tevillerin peşine düşürülmüş ümmetin vay haline.! Vahiy ile olan vahim halimize..!" Rabbim bizlere merhamet etsin.

Herneyse hocam bu hususta gerekirse sormam gerekenleri, araştırmam sırasında tekrardan yorumlarıyla birlikte okuduğum "Adem (a.s)'dan Önce İnsan-Beşer Var Mıydı?" Başlıklı değerlendirmede paylaşırım.

Bu değerlendirmede geldiğim noktayı ise Nuh (a.s) ile ilgili sorunuzun bendeki cevabıyla birlikte şöyle açıklayabilirim;

Eğer Nuh (a.s) tufandan önce aldığı "zulmedenler hakkında bana hitapta bulunma" uyarısına ve "cehennemlik oldukları açıkça belli olduktan sonra akraba dahi olsalar müşrikler için mağfiret dilemeleri peygambere ve iman edenlere yaraşmaz" ilkesine rağmen oğlu hakkında birşey istiyorsa "kesinlikle boğulmadan öncedir" diyenler, "Ölürüz ve Yaşarız" ayetlerini de tevil ettikleri için başka ihtimalleri kalmadığından mecburi bir tevil daha yaparak (sümmehaşa.!) Rabbimizin yanlış kronoloji ile zikrettiği Nuh (a.s)'ın duasının yerini de düzeltiveriyorlar...!

Oysaki ellerindeki "Ölürüz ve Yaşarız" parçasını kenarından kıyısından yontmak yerine olduğu gibi muhafaza etselerdi yukarıda zikredilen aynı sebep ve ilkeden dolayı, duanın "suda boğulmadan SONRA, fakat ateşe sokulmadan (yani ikinci ölümden) ÖNCE" yapıldığı cevabını rahatlıkla verebilecek ve böylece "Ölürüz ve Yaşarız" parçasının da puzzle'daki yerini netleştirebileceklerdi..!

Allah sizden razı olsun hocam.
Yorgunluğun olmadığı cennetlere ulaştırsın..
Siz yoruluyorsunuz belki ama bizler de yoğruluyoruz be hocam...
Talha
30.03.2019 13:50
SELAMÜN ALEYKÜM
Amca yorum yaparken karakter sayısı bittiği için kısadan cevap verdim...
Kamer suresindeki bölümde Nuh a.s intikam al dedikten sonra tufan ve boğulma yaşanıyor... Nuh suresindeki bölümde ise boğulmadan sonra dua ettiğini anlıyorum ben... Eğer ayrı ayrı zikredildiyse bunda mutlaka bir hikmet vardır diye düşünüyorum... Ben sadece şuan için sıralamadan anladığımı söylüyorum...

" Bunlar günahları yüzünden suda boğuldular sonra ateşe sokuldular. O zaman Allah'ın dışında hiçbir yardımcı bulamadılar.
Nuh "Rabbim, yer üstünde kafirlerden yurt edinen hiçbir kimseyi bırakma" dedi. " (Nuh-25,26)
Mehmed Alagaş
28.03.2019 21:35
Selamunaleyküm
Arkadaşlar bu önemli konuya bildiğiniz gibi nesiller arası farklılıklara açıklık getirerek başladık. Bu gerçeği dikkate alarak şu an ilk nesil insanlarını değerlendirdiğimizi bilmeniz ve daha sonra farklı nesillere hitab eden ayetleri ilk neslin durumunu beyan eden ayetlerle birbirine karıştırmamanız gerekir. Yusuf kardeşiniz yine bu ayetleri birbirine karıştırarak bize sorular sormaktadır. Yayınlamadığımız için kızmadın değil mi Yusuf.

Gerçi Yusuf kardeşinizde gördüğümüz medeni cesareti hiçbirinizde gördüğümüzü söyleyemeyiz. Sitenin ciddiyeti ve ağırlığı bilinmesine rağmen kardeşlerimizde bunun da ötesine geçecek ihtiyatlı bir suskunluk görüyoruz. Sanki birinize isminizi sorsak “Mehmed abi acaba Kur’an’a göre yanlış söyledin” der mi endişesiyle susulacağını zannediyoruz. Kur’an’ı ciddiye alan Mehmed abinizin Kur’an anlayışını ciddiye almanız güzel ama bir ayet hakkında ağırlıklı kanaatiniz yanlış olsa bile bunu söylemekten çekinmeyiniz. Daha önce bir kitab çalışmasında yazdığımız gibi üstü örtülen kirlerin temizlenmesi nasıl ki mümkün değilse, dile getirilip söylenmeyen yanlışların da izalesi mümkün değildir.

Son yorumda sorduğumuz soruya Yusuf kardeşiniz hiç çekinmeden ve beklemeden “Nuh (a.s.) bu duayı helaktan sonra yapıyor” deyip başka mevzuya geçmiştir. Halbuki biz helak kelimesini hiç kullanmadan boğulmaktan bahsetmiş ve “Nuh (a.s.)’ın bu duası inkarcılar günahları nedeniyle boğulduktan sonra mı yoksa boğulmadan önce mi yapılmış bir duadır?” diye sormuştuk. Talha kardeşiniz ise kısa bir yorumla boğulmaktan veya helaktan söz etmeden “Sonra” cevabını vermektedir.

Affedersiniz ama bütün alimlerin genellikle ittifak ettikleri “Boğulmadan önce” cevabını doğru görenler yok mu? Yoksa bu sınıftaki arkadaşlar, böylesi geleneksel cevapları gerçekten aştılar da bizim mi haberimiz yok?
Mehmed Alagaş
28.03.2019 17:08
Ve aleykümselam
Bekir kardeşim böylesi rivayetleri kayda değer görmüyoruz. Yayınlamamızın nedeni ise kayda değer görenleri ikaz etmek ve böylesi rivayetlere itibar etmemelerini hatırlatmak içindir. Rabbimizin “Ey insanlar. Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yayan Rabbinizden korkup-sakının…. (4-Nisa 1)” buyruğuna rağmen “Adem ihtilam olur, menisi toprağa karışır. O topraktan ye’cuc ve me’cuc yaratılır. Onlar Ademdendir, Havva’dan değildir” diye saçmalamak, İsrailiyattan başka bir şey değildir.

Murad kardeşim ikazın doğru, ayetleri hep geçmişe göre yorumlayanlar var. Bizler Allah’ın lutfu ve yardımı ile onlardan değiliz. Zaten günümüzdeki şeytani üst akılı değerlendirirken, bu zihniyetin Firavun döneminden bile daha öncelere dayandığını ve Kur’an’da örneklendirildiğini görüyoruz.

Konumuza dönecek olursak yazdıklarımızla ilgili olarak doğruları kısmen ve hızlı bir şekilde anlayan ancak farklı bir görüşle karşılaştığı zaman aynı hızla istifhama düşen Yusuf kardeşiniz dışında hiç ses gelmedi. Bizler bu değerlendirmeyle birlikte bazı farklı araştırmaları da sürdürdüğümüz için sizlerle yeterince empati kuramıyor, neyin ne kadar anlaşılabildiğini yeterince bilemiyoruz. Bu konuda bize yardımcı olmanızı, anlaşılan veya anlaşılmayan hususları kısaca yazmanızı istiyoruz.

Elinizdeki “Ölürüz ve yaşaşırız” pazıl parçasını düzgün tutamadığınız için, Nuh (a.s.)’ın oğluyla ilgili duadaki yerine oturtamayabilirsiniz. Hiç acele etmeyin ve elinizdeki düzgün parçayı yerine oturtabilmek için hiç zorlamayın. Çünkü bu konudaki hak gerçeği anladığınız zaman bu parçayı doğru tutacak ve hiç zorlanmadan yerine oturduğunu göreceksiniz. Nuh (a.s.)’ın oğlu için yaptığı duaya getirilen muhtemel tevilleri ayetlere çelişkili görerek nasıl ki kabul etmediyseniz, bizlerin getirdiği açıklamalarda da her hangi bir ayetle en ufak bir çelişki gördüğünüz zaman da kabul etmek veya kabul etmiş gibi gözükmek durumunda değilsiniz.

Kur’an’ın beyanını esas alarak “Ayetler çelişkisizdir” diyorsak, ayetlere getirilen açıklamalarda en ufak bir çelişki gördüğünüz zaman o açıklamayı hak bir açıklama olarak kabul etmemeniz gerekir. Kur’an ayetlerini gerçekten anlamak gibi bir kaygınız varsa, kendilerine hoca veya alim denilen birçok kimsenin yaptığı gibi bazı ayetlerle çelişse de mantıklı bir tevilde bulunup-bu ayetleri geçiştiremezsiniz. Ayetlere mantıklı bir tevil aramaya değil ayetlerdeki hakkı arıyorsanız, hiçbir ayetle çelişmeyecek bu hakkı arayacak ve bulamadığınız zaman ayeti henüz anlayamadığınızı kabul ederek araştırmaya ölünceye kadar devam edeceksiniz.

Bizlerin Kurani olduğunu söylediğimiz bazı açıklamaları da anlayamamış olabilirsiniz. Böyle bir durumda bu açıklamaları tasdik veya inkar etmeden sadece dikkate alarak meseleyi sorgulamaya ve araştırmaya devam etmelisiniz. Kurani olduğu söylenen görüş şayet hak bir görüş ise bu görüşün hiçbir ayetin Kur’an bütünlüğündeki manasıyla çelişmeyeceğini ve meselenin her boyutunda yerli yerine oturması gerektiğini esas alacaksınız. Mesela Nuh (a.s.)’ın oğluyla ilgili duasına ayetler ışığında getirdiğimiz açıklamanın doğru olup-olmadığını diğer ayetlerle çelişip çelişmediğini anlayabilmek için, Nuh (a.s.)’ın aynı konuyu içeren şu duasını da incelemeniz gerekir.,

“Nuh "Rabbim, yer üstünde kafirlerden yurt edinen hiçbir kimseyi bırakma" dedi. Çünkü Sen onları bırakacak olursan, Sen'in kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar facirden (kötülükte sınırı aşan ahlaksızdan) kafirden başkasını doğurmazlar. Rabbim. Beni, annemi-babamı, mü'min olarak evime gireni, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalim olanlara da helaktan-yıkımdan başkasını arttırma. (71-Nuh 26..28)”

Çok yönlü ele alınması gereken bu ayetleri tefekkür etmeye ve Kur’an bütünlüğünde araştırmaya başlamadan önce şu soruyu cevaplamanız gerekir. Nuh (a.s.) bu duayı ne zaman yapmıştır? İnkarcılar günahları nedeniye boğulduktan sonra mı yoksa onlar boğulmadan önce mi?
Murat Bei
28.03.2019 00:30
Firavun
Kur'an ı hep geçmiş olarak yorumluyoruz lakin ayetlerin çoğu zamanımıza ve tüm zamana hitap ediyor.
Misâl; Firavun ile ilgili tüm ayetleri incelersek, Günümüzde Dünyayı yöneten İlluminati (Mason) Ailesi ortaya çıkıyor.
Piramit yönetim biçimşyle tüm ülkelerde faal.
En başta tüm Uzay Ajansları Nasa Esa Jaxa hep İlluminatici yönetim hakim.
Sadece Nasanın 2019 bütçesi 21 milyar dolar.
Bekir Ziya
27.03.2019 22:17
Esselamü Aleyküm
Hocam, çekincemin sebebi zaten rivayetlerin zayıf olmasıdır. Ka'bül Ahbar'da şöyle bir hadis varmış: "Adem ihtilam olur, menisi toprağa karışır. O topraktan Ye'cuc ve me'cuc yaratılmıştır." İmam Nevevi'nin de fetvasında, Onlar Adem'dendir, Havva'dan değildir; dediği yazılıyor. Kayda değer bulmadıysanız yayınlamayın.
Yusuf Gökçe
27.03.2019 19:45
Selamun Aleykum Mehmet Abi,
Bizde bir tabir vardır ‘’Armut piş ağzıma düş.’’Bize de artık yemek düşüyor.Gel keyfim gel.Hani Rabbimiz diyor ya bilmiyorsanız zikir ehline sorun.Bu ayetin anlamını şu an daha iyi idrak ettim çok şükür.(Gerçi yine acele etmiş de olabilirim.) Mehmet Abi, güzel duan için teşekkür ediyorum. Abiciğim gerek geçmişte gerekse şu an Müslümanların Kuran'ı anlama düzeyini (ben de dahil)gördükçe neden fikir üretemediğimizi neden zillet içinde bulunduğumuzu biraz daha iyi anlıyorum. Gerçi bu durumun çoktandır farkındayım ama bu iş gerçekten çok büyük emek ve sabır istiyor.Neyse ki yine de bu zor zamanda Allah yine de rahmetini bir şekilde devam ettiriyor. Selametle...
Mehmed Alagaş
27.03.2019 15:42
Ve aleykümselam
Bekir, Mehmed abinden biraz ürktün mü ki uslubunu çok inceltmişsin. Rahat ol güzel kardeşim. Ye’cuc ve me’cucla ilgili hangi rivayetlerden bahsediyorsunuz bilmiyoruz. Talha da duyduğunu söylüyor. Biz Kütüb-i Sitte de ye’cuc ve me’cucun Adem (a.s.) soyundan olduklarını, zaman içinde her birinin bine yakın çocuğu olacağını okumamıza rağmen üreme şekilleriyle ilgili bitki örneğini görmedik. Dikkate almaya değer rivayetler ise bize iletebilirsiniz. Rahman olan Rabbimiz Yusuf kardeşimiz dahil hepimizin aileleriyle birlikte müslümanca yaşayıp, müslümanca ölmemizi nasip etsin.

Nuh (a.s.)’ın oğluna yönelik duasıyla ilgili kendinizi zorlamanıza, sıra dışı cevaplar aramanıza hiç gerek yoktur. Önce muhtemel cevaplar üzerinde duralım. Nitekim bu ayeti başka manalara tevil edenler de, bu muhtemel cevapları zikretmişlerdir. Bunlardan birincisi söz konusu duanın tufandan önce yapıldığıdır. Ayetlerdeki açık anlatım sırası böyle olmadığını gösterdiği gibi şayet bu dua ve duaya Rabbimizin verdiği karşılık tufandan önce gerçekleşseydi, dalgalar yükseldiği zaman Nuh (a.s.) oğlunu gemiye çağırmaz, çağıramazdı.

Bir başka yaklaşım Nuh (a.s.) kafir olarak ölen oğlu için Allah’tan af dilemektedir. Bu görüşü değerlendirmeden önce Nuh (a.s.)’ın bu duayı neye istinaden yaptıağına bakalım. Bilindiği gibi Nuh (a.s.) “Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve Sen'in vaadin de elbette haktır. Sen hakimlerin hakimisin" derken, Rabbimizin ailesine yönelik bir vaadinden bahsetmektedir. Rabbimizin Nuh (a.s.)’a ailesiyle ilgili vaadi neydi sorusuyla ayetlere baktığımızda şunları görürüz.,

“Biz de ona "Gözetimimiz altında ve vahyimizle gemi yap. Bizim emrimiz gelip de tandır kızışınca, onun içine her cinsten ikişer zevc-eş ile içlerinden aleyhlerine söz geçmiş (hüküm verilmiş) olanlar dışında aileni de alıp koy. Zulmedenler konusunda Bana bir hitapta (bir istekte) bulunma çünkü onlar boğulacaklardır" diye vahyettik. (23-Mü'minun 27)”

“Sonunda emrimiz geldiği ve tandır kaynayıp-feveran ettiği (jeoterm derecesi hızla yükseldiği) zaman (Nuh'a) dedik ki "Herbirinden ikişer eş (birer çift hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında aileni ve iman edenleri ona (gemiye) yükle." Zaten onunla beraber pek az kimse iman etmişti. (11-Hud 40)”

Tufandan önce bu İlahi hitaplarla karşılaşan Nuh (a.s.), kendisinin de bildiği istisnalar dışında ailesinin kurtulacağı vaadini alıyordu. Hanımının bu istisnalardan olduğunu bildiği için tufan sonrası onun hakkında en ufak bir duası yoktur. Bilmediği husus ise o zamana kadar kendisine karşı gelmeyen ve müslim gözüken oğlunun mü’minlerden olmadığı idi. Nitekim dalgalar yükseldiği zaman bu bilmezlik içinde yürekten yükselen “Oğulcağızım” hitabıyla onu gemiye çağırmakta ve bu daveti reddeden oğlunun boğuluşuna şahit olmaktadır.

Nuh (a.s.) müslim gördüğü bu oğlunu çok sevmiş olacak ki kendisine defalarca söylenen “…. Zulmedenler hakkında da bana hitapta bulunma… (11-Hud 37)” ikazına rağmen inanç değil kan bağını öne çıkararak “Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve Sen'in vaadin de elbette haktır” niyazında bulunmaktadır. Bütün olup biteni ayetler ışığında böyle gördükten sonra Nuh (a.s.) bu duasında oğluyla ilgili ne istemişti sorusuna tekrar dönebiliriz.

Yukarıda belirtiğimiz gibi bu duaya tevilcilerin getirdiği bir başka açıklama ise “Nuh (a.s.) kafir olarak ölen oğlu için Allah’tan af dilemektedir” şeklindedir. Bu cevap herkesin bileceği üzere “(Müşrik olarak ölüp) cehennem ashabı-halkı oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra akraba dahi olsalar müşrikler için mağfiret (bağışlanma) dilemeleri peygambere ve iman edenlere yaraşmaz. (9-Tevbe 113)” ayetiyle çelişmektedir. Bütün peygamberler ve mü’minler yaşadıkları sürece her insan için dua etmelerine rağmen küfür üzere ölüp-akibetleri belli olan kafirler ve müşrikler için mağfiret dileyemezler.

Yusuf kardeşimizin dile getirdiği İsa (a.s.)’ın ümmetine yönelik dualarını farklı ele almamız gerekir. Çünkü bu dualarda bireyler değil, geniş bir kesim bulunmaktadır. Genel olarak şirk işleyen bu geniş kesimin içinde bilenler ve bilmeyenler olabileceği için, Rabbimizin o kitle içinde mazur göreceği kimseler kastedilerek genel dualarda bulunulabilir. Akibeti belli olarak ölen bireyler için ise böyle bir mağfiret duasında bulunamayız.

Başka tevil yolu kalmadığı için “Nuh (a.s.) kafir olarak ölen oğlu için Allah’tan af dilemektedir” görüşünde ısrar edenlere şunu sormak isteriz. Nuh (a.s.)’ın oğlu ölmüş ise Rabbimiz onu affettiği zaman akibeti ne olacaktır? Tabi ki cehennem değil cennet. İyi ama Rabbimizin tufandan önce Nuh (a.s.)’a böyle bir sözü, böyle bir vaadi var mıydı? Rabbimizin Nuh (a.s.)’ın oğlu için değil Nuh (a.s.) da dahil olmak üzere gemiye binen diğer mü’minler için bile böyle bir vaadi yoktu. Bunlar tufandan kurtularak imtihan yaşantılarına devam edecekler ve amelleri istikametinde mü’min veya kafir olarak öleceklerdi.

Öyle değil mi?

Peki bu muhtemel cevapları muteber görmeyerek bir kenara bıraktığınız zaman bu soruya verecek başka bir cevabınız kalmıyor mu? Hani pazıl örneğini verip, ayetlerde gördüğünüz bazı parça gerçeklerin pazıl genelindeki yerini göremeseniz de bu parçaları atmayın, hiç tahrif ve tevil etmeden bir kenara koyun demiştik ya, şimdi kenara koyduğunuz “Ölürüz ve yaşarız” parçasının buraya uyup-uymadığına bakınız. “Nuh (a.s.)’ın bu duası, boğulduktan sonra yaşamaya devam edeceğini bildiği oğlu için yaptığı bir dua mıydı?” Nasıl olduğuna, nasıl olabileceğine dair hafsalanız almasa da, ayet ayet doldurduğunuz pazıldaki yerine oturup-oturmadığına bakınız.

Boşluğa tam olarak oturuyor mu?
Talha
27.03.2019 12:29
SELAMÜN ALEYKÜM
HERKESE TEKRAR SELAM OLSUN...
KATKI YAPANLARA AYRICA TEŞEKKÜRLER...

BEKİR ABİNİN DEDİĞİ GİBİ BENDE YE'CÜC VE ME'CÜC HADİSESİNDE BENZER RİVAYETLER DUYMUŞ, BU YÜZDEN NUH A.S İLE BAĞLANTISINI DÜŞÜNMÜŞ, FARKLI YARATILIŞLARI İTİBARİYLE YERDEN UZAKLIK VERİLMESİ TEKRAR YERYÜZÜNE ÇIKACAKLARI İHTİMALİNİ KUR'AN BÜTÜNLÜĞÜNDE DEĞERLENDİRMEYE ÇALIŞMIŞTIM. BİTKİ GİBİ YERDEN BİTİRME İLE DE SANKİ YERİNE DAHA DA OTURUYOR...

NUH A.S VE OĞLUNA GELİNCE, O ZAMAN Kİ YARATILIŞA GÖRE "BENCE" GAYET DOĞAL BİR İSTEK GİBİ GÖZÜKEN -BOĞULAN OĞLUNA YENİDEN KAVUŞMA ARZUSU- REDDEDİLEN NUH A.S IN TESLİMİYETİ VE DEVAMINDA RABBİMİZİN BİR HESABININ OLDUĞUNU ANLIYORUM...

"Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü (onun yaptığı) salih olmayan (kötü) bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan şeyi Benden isteme. Ben sana cahillerden olmamanı (öğütler) tavsiye ederim."(HUD-46)
Yusuf Gökçe
26.03.2019 23:00
Aleykum Selam Mehmet Abi
Allah sana uzun ömürler bahşetsin, nezih dileklerinden dolayı Rabbim dünyada ve ahrette seni, aileni ve dostlarını en yüksek makamlara eriştirsin.

Abi bir de benim ve ailem için en uygun dua neyse bu duayı etmeni rica ediyorum. Selametle…
Bekir Ziya
26.03.2019 21:38
Esselamü Aleyküm
Gündeme getirmeyecektim ama engin hoş görünüz beni birazcık cesaretlendirdiği için yazmadan duramayacağım. Bazı hadislerde Ye'cuc ve Me'cuc'la ilgili enteresan bilgiler var. Büyük ihtimalle içine batıl şeyler de karışmış ama onların üreme şekilleri hayli ilginç. Bitkilere benziyor. Acaba o hadislere hiç göz atmış mıydınız diye soracaktım. Selametle kalın.
Mehmed Alagaş
26.03.2019 20:31
Ve aleykümselam Yusuf kardeşim
Sen Mehmed abinin kızdığı zaman neyi nasıl söylediğini hiç bilmediğin için kızdığını sanıyorsun. Oysa sana karşı kızgınlığımız hiç olmadığı gibi bu cevabına binaen şüphemiz de yoktur. Geçmişten bugüne yorumlarında gördüğümüz samimiyetten kaynaklanan sevgimiz ise hiç eksilmeden devam etmektedir. Lütfen Mehmed abinin durumunu dikkate alarak hakkını helal et. Ve Mehmed abinin biraz daha yaşamasını istiyorsan ne olur sabırlı ol.

Değerli hanımına selam eder, çocukların dua ile gözlerinden öperiz.
Yusuf Gökçe
26.03.2019 19:51
Selamun Aleykum,
Mehmet Abiciğim, hala bana kızgın olduğun anlaşılıyor bu gayet normal lakin benim kimliğim hakkında söyledikleriniz biraz ağır olmuş. Açık adresimi veriyorum Adana'daki kardeşlerimiz (ben Adana'da kardeşlerimiz olduğunu da şimdi öğrenmiş oldum) hakkımda her türlü araştırmayı yapabilirler. İş yeri adresim…………... Ev Adresim: ….../Adana Telefon Numaram: ……...

Abdestimden şüphem olmadığından namazımdan da çok şükür şüphem yok. Ben gerçeği arayan ve seven fazlasıyla sabırsız ,tartışmaya meyilliyim , öğretmen olmama rağmen çeşitli nedenlerden dolayı şimdiye kadar hurda bir araba dahi alamamış, Adana'nın varoş mahallesinden biri olan …... mahallesinde bakımsız müstakil bir evde yaşayan , eşi çalışmayan iki çocuk babası biriyim. Selametle
Mehmed Alagaş
26.03.2019 14:07
Ve aleykümselam
Bak Yusuf, bana kıymetli hocam falan deme. Mehmed abi demen yeterli. Kıymetli dediğin o hocana aşırı övgülerin yanı sıra yayınlamadığımız aşırı hakaretlerini de biliyoruz. Oysa senin samimi bir müslüman olduğun zannıyla bu yönlerini hep örtmüş ve “Acele etme, sabırlı ol” diyerek yumuşak nasihatlerde bulunmuştuk. Zaten her müslümana da yaklaşımımız budur. Ancak bu nasihatlerin sana hiçbir faydası olmadı ve sen aynı yolda devam ettin.

İşin tuhaf tarafı Mehmed abinin genel düzlemde fazla açmak istemediği konularda çok meraklı olman ve sorular sorman bizleri rahatsız etti. Mehmed abinin Kur’an’a dayanarak başlık halinde verdiği fakat mahiyetini açıklamadığı bazı meselelere şeytani üst aklın yakın ilgi gösterdiğini herhalde tahmin edebilirsin. Biz ise bunu tahmin etmiyor yaşayarak görüyoruz. Şimdiye kadar bizlere hangi kimliklerle yaklaşıldığını, hangi sinsi sorularla nelerin öğrenilmek istendiğini, üstü kapalı hangi vaad ve tehditlerde bulunulduğunu biliyoruz.

Bunları bilmemize rağmen yine de yanımıza gelen hiçbir insana suizanla yaklaşmıyor ve göründüğü kimliği esas alarak samimi nasihatlerde bulunuyoruz. Adana’daki yakın kardeşlerimiz tarafından tanınmayan Yusuf Gökçe kimliğine de aynı hüsnü zanla yaklaşarak samimi nasihatlerde bulunduk ve bulunmaya devam ediyoruz. Son yorumlarda üslubumuzun biraz değişmesi ise Yusuf Gökçe kimliğini küçümsemek için değil sadece kendine getirmek içindir. Bizler hiç kimseyi küçük görmeyiz. Sadece “Ben biliyorum” edasıyla büyüklük taslayanlara bizler gibi küçük olduklarını göstermek isteriz.

Son yorumuna gelince. Casiye 23…27 ayetlerine yüklediğimiz anlamlardan bahsediyorsun. Bizler bu ayetlere açık anlamlar yüklemedik sadece sorular sorduk. Çünkü sen bizler bu meseleyi değerlendirirken ve Hud kavminin “Ölürüz ve yaşarız” sözlerine zahir anlamı yüklerken sanki bu ayeti hiç okumamışız gibi gündeme getirip, yüklediğimiz anlamın yanlış olduğunu kesin bir üslupla söylemiştin ya, bizlerin bilmediği bir gerçeği biliyorsundur kabulüyle sana bu soruları sorduk. Bu soruların cevabını bilmiyorsan “Mehmed abi ilk nesil insanlarının ölürüz yaşarız ifadelerinden bahsederken Casiye 24. deki aynı ifadeleri nasıl anlamamız gerekir?” diye sorman gerekmez miydi? Şimdi ise “Şu an için verebileceğim bir yanıtım yok. Geniş bir zamanda inşaallah..” diyerek zaman istiyorsun. Zaten bizler de sana tekrar tekrar “Acele etme, sabırlı ol” derken bunu kastetmiyor muyduk?

Evet arkadaşlar,
sınıfın sesli öğrencisi Yusuf Gökçe şimdilik sustuğuna göre bu fırsattan faydalanıp konumuza devam edebiliriz. Bazı kardeşlerimiz nükteli ifadelerimizi hafiflik olarak tanımlayabilir ve hiç itiraz etmeyiz. Çünkü molla olma veya molla sanılma hevesimiz olmadığı için ağır olma veya ağır gözükme kaygımız da yoktur. Bizler hafif meşrep olmasak da gerektiği yerde nükte yapan, gülen ve gülümseten müslümanlarız.

Kısmi açıklamalardan anlayacağınız üzere Casiye 24 deki “Ölürüz ve yaşarız” ifadesi, Mekke’li müşriklere ait altı dolu bir ifade değildir. Zaten siyer ve hadislerde onlara ait böyle bir iddia görülmediği gibi ayetlerde de ölümü açıkça kabullenmelerine rağmen dirilmeyi inkar ettikleri gözükmektedir. Oysa Hud kavminin “Ölürüz ve yaşarız” iddiası, bir önceki neslin yaşadığı gerçekliğe dayanan altı dolu bir iddiadır. Ataları gibi kendilerinin de ölüp-yaşayacaklarını yani dünya hayatında temelli kalacaklarını umuyorlardı. Dolayısıyle Hud (a.s.)’ın “Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar-yapıtlar mı ediniyorsunuz?" (26-Şuara 129)” sözü, karşılığı olan bir sözdü.

Yusuf’tan önceki sorumuz belliydi. İlk nesil insanları farklı bir yaratılış içinde bulunmuyorsa, öldükten sonra yaşamaları söz konusu değilse “Nuh (a.s.) oğluyla ilgili olarak Rabbimizden ne istemişti?” diye sormuştuk. Yusuf’un da bu soruya cevap mahiyetinde söylediklerini dikkate alarak veya tefsirlerden, hocalardan faydalanarak bu soruya ne cevap verilebilir? Size makul gelebilecek cevapları zikredip, birlikte kısaca değerlendirelim..
Yusuf Gökçe
26.03.2019 11:45
Selamun Aleykum
Kıymetli Hocam, itiraf edeyim ayetlere yüklediğiniz anlamlar kendi içinde mantıklı bir armoni oluşturuyor.Sizin yorumunuza göre ayetler önümüzdeki günlerde olacak hadiseleri anlatıyor.Söz konusu şahıs o halde Deccal denilen kişi olabilir.Şu anda çalışıyorum.Daha fazla yazamıyorum özür dilerim.Ancak yorumunuza şu an verebileceğim herhangi bir yanıtım yok.Geniş bir zamanda inşaallah yazınızı dikkatlice bir daha inceleyeceğim.Selametle...
Yusuf Gökçe
25.03.2019 21:50
Selamun Aleykum,
Sevgili hocam, her şeyden önce ben hiçbir cemaate hiçbir gruba dahil değilim.Sadece tek başına hakikatleri anlamaya çalışan bir garip Müslümanım.Eğer illa da bir gruba dahil olduğumu düşünüyorsanız bu grup siz ve size itimat eden kardeşlerimin safıdır.İkincisi ''biz'' derken siteye yazan belki benim gibi duygular yaşayabilecek kardeşlerimi de düşünerek kullandığım üçüncü tekil kişi zamirinden başka bir şey değildir.Sizin için kaygı duymamın sebebi ise özellikle siyonislerle ilgili yaptığınız ciddi tespitlerden kaynaklanıyordu.Bu sadece hemen hiçbir Müslüman alimde göremediğim detaylı Kuran araştırmanız ve onların hiç de önemsemediği konularda ileri bir seviyeye ulaşmış olmanızdan dolayıydı. Sizi üzdüğümü biliyorum.Bu da maalesef benim kötü bir huyum.Bir kez daha hakkını helal et.Her konuda anlaşamasak da özellikle sizi gerçekten çok sevdiğimi bilmenizi isterim.Selametle...
Mehmed Alagaş
25.03.2019 21:26
Ve aleykümselam Yusuf
Bizim yıllardır anlayamadığımız bir ayeti, hemen anlamış ve noktayı koyuvermişsin. Hele bir dur daha karpuz kesecek, onu yiyecek, çekirdeklerini çıkaracak, toprağa ekecek ve yepyeni karpuzlar yetiştirecektik!. Bir Kur’an araştırması hiç bu kadar kısa ve kolay olur mu? Bir önceki yorumunda “Mehmed hocam dünyada ölüp dirilme basit bir olay değil. Bu olaya Kur’an bütünlüğünde bakmamız daha doğru olur” diyerek bizlerin kırk yıldır uygulamaya çalıştığı bir yöntemi bize önerirken, sen bu yöntemle mi bu sonuca ulaşıyor ve meseleye hemen nokta koyuyorsun? Oysa Casiye 24 ayetini anlayabilmemiz, siyak ve sibaklarını dikkate almamızla mümkündür. Buradaki konu bütünlüğü Casiye 23 ayetinden başlayıp, Casiye 27 de bitmektedir. Haydi şimdi o ayetleri okuyarak düşünelim.,

“Şimdi sen kendi hevasını (nefsi arzularını) ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzerine kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbi üzerine mühür vurduğu, gözü üzerine bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz?(23) Dediler ki "(Yaşadığımız ve tekrar yaşayacağımız hayat) bu dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak dehr (kesintisiz akıp-gitmekte olan zaman) helak eder." Oysa onların bununla ilgili bilgileri yoktur, onlar yalnızca zannediyorlar.(24) Onlara (bazı) ayetlerimiz (belgelerle) açıklanarak okunduğu zaman "Eğer doğru sözlüler iseniz atalarımızı getirin" demekten başka (kendilerine göre makul-tutarlı) delilleri yoktur.(25) De ki "(Biz değil) Allah sizi diriltir sonra sizi öldürür sonra da kendisinde hiçbir kuşku olmayan kıyamet günü sizi bir araya toplar. Ancak insanların çoğu bilmezler."(26) Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. (Kıyamet) saatinin kopacağı gün, (işte) o gün batılda olanlar hüsrana uğrayacaklardır. (45-Casiye 23…27)

Rabbimiz bu ayetlerde bir ilim üzere kendisini saptırdığı bir kişiden başlamakta sonra tekilden çoğula geçerek o kişinin peşinden gidenlerin söylediklerinden bahsetmekte ve o sözlerle karşılaşacak olan bir mü’mine veya mü’minlere de “De ki” hitabıyla ne cevap vermeleri gerektiğini söylemektedir. Bizler meseleyi yeterince anlayamadığımız için söz hakkını sana vermiş ve bizi aydınlatmanı istemiştik. Şimdi soru sormanın rahatlığını az da olsa yaşamak isteyerek sana sormak istiyoruz.,

İlim asıl itibariyle doğruya götürücü bir rehber olmasına rağmen sapmağa ve sapıklığa nasıl neden olabilir?

Bir ilim üzerine saptırılan bu kişi kimdir?

Nasıl bir çağrıda, davette bulunmuştur ki peşinden gidenler olmuştur?

Bunlar ölürüz ve yaşarız derken, dehrden yani zamandan şikayetleri acaba ölüm ve tekrar yaşama arasındaki uzun zaman mıdır yoksa kendilerini dünya hayatının sonunda helak edecek olan zaman mıdır?

Rabbimiz onların bu öngörüsüne neden yalan değil de zan demektedir?

Zan demişken aklımıza geldi, günümüzde ölüp de cesedini dondurduktan sonra tekrar hayata döneceklerini zannedenler var mıydı?

Bu kimseler (ahir zamanda geleceği bildirilen) ayet beyyinelerden hangileriyle karşılaşmıştır?

Kur’an’daki bazı ayetlerin beyyineleriyle karşılaşan bu insanlar, ölmüş atalarının geri getirilmesini niye Allah’tan değil de, kendilerine bu beyyineleri getiren müslümanlardan istiyorlar?

Rahman olan Rabbimiz onların böyle bir şeyi müslümanlardan istemelerini niye batıl bir istek olarak değil de, onlar açısından bir huccet, bir delil olarak tanımlıyor?

Yemek masasında oturup soru sormak ne keyifliymiş böyle. Sen meseleye nokta koymuştun ama biz sorularımıza şimdilik virgül koyup, bunların cevabını bekliyoruz. Bizlere nasihat ettiğin gibi cevaplar lütfen Kur’an bütünlüğünde olsun ve hiçbir ayetle çelişmesin. Yemek masasında servisini bekliyoruz..
Yusuf Gökçe
25.03.2019 17:38
Selamun Aleyküm
Sayın Hocam, benim bir ara içinde bulunduğum ruh halini yaşıyor gibisiniz. Biraz sakin olun lütfen, ben sizin düşmanınız değil tersine kardeşim gördüğüm birisisiniz. Bize sövün derken ne demek istediğimi anlamıyorsanız yapabileceğim bir şey yok demektir. İlgili ayetin hemen altındaki;

Onlara şöyle de: "Allah sizi hayata getirecek, sonra öldürecek, sonra gerçekleşeceği kesin bulunan kıyamet sürecinde sizi bir araya getirecek!" Bunda kuşku yok ama insanların çoğu bilmez.(Casiye-26)Ayeti Efendimize bir hitaptır da ondan anlıyorum.
Bu konuya nokta koymak istiyorum.
Mehmed Alagaş
25.03.2019 13:16
AS. Yusuf Gökçe
Böyle yazmak tuhafımıza gitti ama ne yapalım. Seni defalarca uyarmamıza ve çok uzun yorumlar yazacak vaktin olmasına rağmen şu SA. yı nedense açıkça yazmıyorsun. Bak yorumunu yayınladık, biraz sakinleşmişsindir herhalde. Şimdiye kadar gönderdiğin aşırı ve ölçüsüz övgü dolu ifadelerini hiç yayınlamadığımız gibi bu son yorumundaki övgü içerikli giriş kısmını yayınlamayıp sildik. Ancak sildiğimiz giriş bölümünde sonradan övgü olmadığını anlayarak tekrar koyduğumuz şöyle bir ifade var.,

“Size olan bütün kızgınlığımız gitti, bize isterseniz sövün ama görmemezlikten gelmeyin..”

Ayetleri inceliyoruz ya, gel şimdi de bu cümleyi inceleyelim. Bu cümledeki “Biz” kimdir? “Bize isterseniz sövün” ne demektir? Biliyorsun müslümanlar batılı inkar ederler, batıla küfrederler fakat batıla sövmezler. Rabbimiz bütün müslümanlara sövmemelerini emrederken, bu cümlede özellikle kullanılan ve Mehmed Alagaş’a tavsiye edilen “Sövme” kelimesi ne anlama gelmektedir. “Görmemezlikten gelmeyin” ifadesinde bir temenni mi yoksa SİZİ bir daha kızdırmamaya yönelik bir tehdit mi vardır?

Tehdit deyince aklımıza geldi. Daha önceki bir yorumunda “Mehmed hoca öldürülebilir onu korumamız lazım” dediğinde Mehmed hocan “Beni zaten koruyan var” demişti. Yusuf, Mehmed hocanı kimin öldürebileceğinden endişe ediyordun? Mehmed hocanda olmayan bu endişe, sende hala devam ediyor mu? Bizlere soru sorarken şeytandan ve vesveselerinden yeterince Allah’a sığınmış olmayacaksın ki, her nedense şeytan ve dostlarının duyup da yeterince anlayamadıkları ayetleri gündeme getirerek konuyu bir başka mecraya çekiyorsun. Hem de ilmi bir mutmainlikle “Aşağıdaki ayet Mekke müşriklerinin sözüdür” gibi iddialı bir giriş yapıp, Hud kavminin “Ölürüz ve yaşarız” sözüne yüklediğimiz açık anlamı boşa çıkardığını zannediyorsun!.

Meseleye vakıf olduğuna göre konuşabilir ve bizlere yeterince anlayamadığımız Casiye 24 ayetini açıklayabilirsin. Yeterince anlayamadığımız ifade ederken, anladığımız hususlar elbetteki vardır. Acizane anladığımız hususlardan birisi ise bu sözün Mekkeli müşriklere ait söylenmiş bir söz değil daha sonraki zaman dilimlerinde söylenebilecek bir söz olduğudur. Herneyse biz artık sana anlatmak değil, seni dinlemek istiyoruz.

Bu sözün Mekke müşriklerine ait olduğunu nereden biliyorsun?
Yusuf Gökçe
24.03.2019 22:04
SA.Mehmet Hocam
Size yakışan son yorumunuzla size olan bütün kızgınlığımız gitti. Bize sövün ama görmemezlikten gelmeyin.. Aşağıdaki ayet Mekke müşriklerinin sözüdür. Hud kavminden farklı bir şey söylüyorlar mı?

"Bir de şöyle demektedirler: "Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Ölürüz, yaşarız. Bizi öldüren ise zamandan başkası değildir." Halbuki onların bu konuda bir bilgileri yoktur, zannetmekten başka bir şey yaptıkları yok.(Casiye -24)"

Nuh Efendimize gelince azap öncesi aşağıdaki ayete muhatap olmuştu.

"Nihayet emrimiz geldi ve sular coşup yükseldi. Nûh’a dedik ki: "Her türden (hayvan) birer çift ile -daha önce haklarında hüküm verilmiş olanlar dışında- aileni ve iman edenleri gemiye bindir!" Zaten onunla birlikte pek azı iman etmişti.(Hud-40)"

Ailesinden bildiği çok sevdiği oğlunun kafirlerle birlikte boğulması yanında oğulcuğunun ebedi cehennemliklerden olmasının hüznüyle sonsuz rahmet sahibine oğlu için af dilemek isteğini bildiriyor.Çünkü Allah her şeye kadirdir.Peygamberler Allah’tan umut kesmezler. Şirk koşanlara dua edilmez diyorsak o halde Maide 116-118’ de Hz.İsa’nın Ahiret’te şirk koştukları anlaşılmış ümmeti için Rahmeti geniş Rabbimize şu niyazına da şaşırmamız gerekir.

"Allah "Ey Meryem oğlu Îsâ! İnsanlara sen mi ‘Allah’ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin’ dedin?" buyurduğu zaman o şu cevabı verir: "Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, ama ben senin zâtında olanı bilmem. Gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin." "Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim; ‘Benim de rabbim sizin de rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum sürece onların yaptıklarına tanık idim. Fakat sen beni vefat ettirdikten sonra onların halini bilip gören sadece sensin. Sen her şeye şahitsin. Şayet onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen, hiç kuşku yok sen hem izzet hem hikmet sahibisin.” 

Mehmet Hocam,dünyada ölüp dirilme basit bir olay değil.Bu olaya Kuran bütünlüğünde bakmamız daha doğru olur. "Münafıklar, kalplerinde çürüklük bulunanlar ve Medine’de asılsız haber yayanlar yaptıklarına son vermezlerse seni onların üzerine sevk edeceğiz; o zaman seninle beraber orada fazla oturamayacaklar, Allah’ın rahmetinden uzaklaşmış olarak nerede bulunsalar yakalanıp öldürülecekler. Bu, Allah’ın daha önce gelip geçenler hakkında koyduğu kanundur; Allah’ın kanununda asla bir değişme bulamayacaksın.(Ahzap61-62)" Şimdi bu genel bir kuralsa Nuh ve Hud kavmi avantajlı hale gelmez mi? Sonraki kavimlerin suçu nedir?

İkincisi:
"Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.(Ahzap-34)" Her ümmetin istisnasız bir eceli var.halbuki Nuh ve Hud kavminin iki eceli oluyor ki bu sünnetullaha terstir.Dünyada ölüp dünyada yeniden yaşamak inatçı kafirlerin zanlarından başka bir şey değildir. Bugün de aynı inatçı kafirler buna benzer zannarına devam ediyorlar.Ölürüz ancak atomlarımız yok olmayacaktır yeniden de diriltilecek değiliz,diyerek sadece kendilerini avutuyorlar. Selametle...
Mehmed Alagaş
24.03.2019 15:29
Selamunaleyküm
Meseleyi anlamadıkları için bizlere kızan, müslümanları din adına yanılttığımızı düşünerek bizleri fetoya benzeten hatta ondan daha tehlikeli gören kardeşlerimiz vardır. Kalkış noktalarını doğru kabul edersek bizleri fetodan daha tehlikeli görmeleri gerçekten çok doğrudur. Çünkü hiçbir Kur’an araştırması olmadan sadece kitablardan nakilcilik yapan feto gibi bir hatip müslümanlar için bu kadar tehlikeli olduysa, ciddi Kur’an araştırması yapmalarına rağmen bilerek veya bilmeyerek müslümanları din adına yanıltan kimseler çok daha tehlikelidirler. Herneyse bizleri yeterince tanımadan bu yakıştırmalarda bulunan müslümanlara bizler yine kardeşlerimiz diyoruz. Çünkü samimi olduklarını ve meseleyi anlayamadıklarını düşünüyoruz. Rabbimiz bizleri ve bu kardeşlerimizi affetsin, müslümanları din adına aldatan kimselerin durumuna düşmekten son nefesimize kadar lutfuyla hepimizi muhafaza etsin.

Bizlere kızan bu kardeşlerimiz gönderdikleri her yorumu niye yayınlamadığımızı sormaktadırlar. Bu konuda hiç kusura bakmasınlar. Burası her kafadan ayrı bir sesin çıktığı köy kahvesi değildir. İşlediğimiz konularla ilgili olarak ciddi ve dikkate değer en küçük bir eleştiriyi bile yayınlamamaktan ve eleştiri sahibine hakkını teslim etmemekten Rabbimize sığınırız. Çünkü biliriz ki bugün üstünü örteceğimiz bir gerçek, hesap günü İlahi bir azarla yüzümüzü karartacaktır. Yarınlarda ne duruma geleceğimizi yani akibetimizi bilmemekle ve bu korkuyla Rabbimize sığınmakla birlikte, şu an için böyle bir ebedi riske girmeyecek kadar aklı başında müslümanlar olduğumuzu hatırlatmak isteriz.

Müslümanlarla birlikte yaptığımız bu değerlendirmeler geneli ilgilendirdiği için kişisel yanlışlardan ve acelecilikten kaynaklanan yorumlara ayrı ayrı yer verip, bunları cevaplamaya çalışarak diğer müslümanların ana konuya olan dikkatlerini dağıtma ve zamanlarını alma hakkına sahip değiliz. Bu nedenle yayınlayamadığımız yorum sahiplerine, meil adresleri varsa kısa ve kişisel cevaplar gönderiyoruz. Bundan ötesini bizlerden beklemeyiniz.

Ayet ayet ilerlediğimiz bu meselede ayetlere zahirinden farklı ve yanlış bir anlam yükledik ise biz kardeşlerinizi Allah rızası için uyarın. Ancak meseleyi kendi zihninizde mantıklı bir zemine oturtabilmek için bu ayetleri tevil etmeye kalkışmayınız. Mesela son yorumumuzda “Nuh (a.s.) oğluyla ilgili olarak Rabbimizden ne istemişti?” sorusunu sormuştuk. Bizlerin şimdiye kadar ayet ayet açıkladığımız bütün gerçekleri bir kenara bırakarak bu sorunun cevabını göndermenizi bekliyoruz. 

Bütün tefsir kitablarına bakabilir, muteber gördüğünüz bütün alim ve hocalara danışabilirsiniz. Bakalım bu apaçık ayetlere Kur’an bütünlüğünde net ve açık bir cevap verebilecek misiniz? Fakat sakın ola ki ayetleri başka manalara tevil etmeye ve “Ayette şöyle denilmesine rağmen aslında şu kastedilmiştir” diyerek İlahi anlatımı anlaşılır kılma hadsizliğine düşmeyiniz. Değerlendirmeye katılan diğer kardeşlerimizin de şimdiye kadar ki açıklamalarımızı gözardı ederek, bu soruya verebilecekleri başka bir cevap olup-olmadığını düşünmelerini istiyoruz.

İlk nesil insanları farklı bir yaratılış içinde bulunmuyorsa, öldükten sonra yaşamaları söz konusu değilse “Nuh (a.s.) oğluyla ilgili olarak Rabbimizden ne istemişti?” sorusuna ne cevap verebiliriz? 

Hep birlikte düşünelim..

Mehmed Alagaş
23.03.2019 14:51
Ve aleykümselam
Sitenin ciddi bir şekilde takip edildiğini bilmemize rağmen birkaç yorum dışında genel bir sessizlik olduğunu görüyoruz. Bunun nedeni bizler açısından anlaşılabilirdir. Meseleyi ilk baştan ele alıp ayet ayet geldiğimiz ve ayetlerin zahir olan açık manalarının altını çizdiğimiz için, bu ayetleri yanlış anladığımıza ait bir itiraz gelmiyor. Ayetlerde gördüğümüz bu gerçekleri tasdik eden yorumların gelmeme nedeni ise kardeşlerimizin bu gerçekleri itiraz etmeden görmeleri fakat zihinlerinde bütünsel olarak bir yere oturtamadıkları içindir. Birçok kardeşimiz konunun bütünüyle ilgili diğer soruları cevaplandıramadıklarından “Ayetlere getirilen bu açıklama doğru ama bu doğruyu nereye oturtacağız?” sorusuna cevap veremedikleri için susup-izlemeyi tercih etmektedirler.

Gördüğünüz gibi bu sessizliğin şaşılacak bir tarafı yoktur. Burada bütün kardeşlerimize önerimiz, ayetlerde gördükleri bir gerçeği konu bütünlüğündeki yerine oturtamasalar bile es geçip-atmamalarıdır. Mehmed abinizin otuz-kırk yıldır ayetlerde gördüğü fakat konu bütünlüğünde yerine oturtamadığı birçok gerçek vardır. Peki bu durumda ne yaptı diye soracak olursanız, bu gerçekleri hiç tevil ve tahrif etmeden korumaya devam etmiş ve uzun yıllar sonra bu gerçeklerden bir çoğunun konu bütünlüğündeki yerini Allah’ın yardımıyla görerek yerine yerleştirmiştir. Sizleri de aynı yönteme davet ediyoruz. Ayetlerde karşılaştığınız bir gerçeğin, konu bütünlüğündeki yerini görmeseniz bile bu gerçeği kesinlikle es geçip, zihninizden atmayın.

Zannedersek Puzzle diye yazılıp pazıl diye okunan oyunu biliyorsunuzdur. Kur'an-ı Kerim'deki bazı zor meselelerin çözülmesi de, farklı ayetlerdeki gerçeklerin pazıl parçaları gibi doğru yerlere yerleştirilmesiyle mümkün olacaktır.Pazılı çözmek isteyen bir kişi, nasıl eline aldığı bir parçanın o an için yerini göremese bile bu parçanın pazıl bütünlüğünde mutlaka bir yeri olduğunu bilerekatmıyorsa, siz müslümanlar da ayetlerde gördüğünüz fakat konu bütünlüğünde yerine oturtamadığınız gerçekleri önemsememezlik yapıp gözardı etmeyin. Hele hele aceleci çocuklar gibi o parçayı bir yere oturtabilmek için kenarından eğip-bükmeye veya yontmaya hiç kalkışmayın. Ayetlerde gördükleri gerçekleri bir yere oturtabilmek için tevil edenlerin yaptıkları budur ve böylelerinin pazılı tamamlayarak konu bütünlüğünü hakkıyle anlama şansları yoktur.

Kısa cümlelerimizdeki bu uzun manayı anladığınızı umud ediyor ve ayetlerde tek tek gördüğünüz parça gerçekleri itinayla korumaya devam edeceğinizi düşünüyoruz. Unutmayın sizin birkaç aydır yerine oturtamadığınız bu parça gerçekleri, Mehmed abiniz yirmi-otuz yıl yerine oturtamamasına rağmen tevil ve tahrif yoluna sapmadan muhafaza ederek konu bütünlüğünü uzun yıllar sonra kısmen anlamaya başlamıştır. Bilinmelidir ki ayetlerdeki hak manaya ulaşabilmemiz, ayetlerin zahir manasından sapmadan sabırı ve sabırlı bir çalışmayı gerektirmektedir.

İnşirah kardeşimizde bu imani istikametteki ciddiyeti görüyor ve Allah hepimizin yardımcısı olsun diyoruz. Zeydin yorumunda belirtilen sağlama yöntemi ise bizlerinde yaptığı doğru ve gerekli bir yöntemdir. Nitekim ilk nesil insanlarda gördüğümüz ölürüz ve yaşarız iddiası sonraki nesiller arasında olsaydı, onlarca ayetle ve örnekle bu iddia hiç zorlanılmadan çürütülürdü. Oysa Nuh (a.s.)’ın davetini ve kavminin ona verdiği cevapları beyan eden yüzlerce ayeti siyak ve sibaklarıyla tek tek incelediğimiz zaman ilk nesil insanlarının “Ölürüz ve yaşarız” iddiasını çürütecek hiçbir anlatım olmadığı gibi yaşanan bu gerçekliğin kalın hatlarla altını çizen ayetler vardır.

Önce Nuh (a.s.)’ın oğlundan başlayalım. Bildiğiniz gibi Nuh (a.s.)’ın davetine karşı çıkmamasına ve müslim gözükmesine rağmen iç dünyasında babasına iman etmeyerek tufan başladığında gemiye binmeyen bu oğul ayette açıkça bildirildiği gibi boğularak ölmüştü. Şimdi konuyla ilgili bu ayetleri hep birlikte tekrar okuyup-anlamaya çalışalım.,

“(Gemi) içindekilerle birlikte dağlar gibi dalga(lar) arasında akıp-gitmekteyken, Nuh bir kenara çekilmiş olan oğluna "Ey oğlum (yavrucuğum) bizimle birlikte bin ve kafirlerle beraber olma" diye seslendi.(42) (Oğlu) "Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım" deyince (Nuh) dedi ki "Bugün Allah'ın emrinden, Allah'ın rahmetiyle esirgediğinden başkası için (sığınılacak) hiçbir koruyucu yoktur." Ve aralarına dalga girdi böylece o da boğulanlardan oldu.(43) Ve denildi ki "Ey yer suyunu yut ve ey gök sen de (suyunu) tut." Su çekildi, iş bitirildi, (gemi de) Cudi (yüksek dağ) üstüne oturdu ve zalimler topluluğuna "(Yer üstünden) uzak olsunlar" denildi.(44) Nuh Rabbine niyaz edip-seslenerek "Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve Sen'in vaadin de elbette haktır. Sen hakimlerin hakimisin" dedi.(45) (Allah) buyurdu ki "Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü (onun yaptığı) salih olmayan (kötü) bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan şeyi Benden isteme. Ben sana cahillerden olmamanı (öğütler) tavsiye ederim."(46) Dedi ki "Rabbim, bilgim olmayan şeyi Sen'den istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum."(47) "Ey Nuh" denildi. "Sana ve seninle birlikte olan (gelecek) ümmetler üzerine Bizden selam ve bereketlerle (gemiden) in. (Bu gemi nimetimizden gelecek) ümmetleri de yararlandıracağız sonra onlara Biz'den acıklı bir azab dokunacaktır." (11-Hud 42..48)

Ayetlerin zahir olan açık manalarından hiç uzaklaşmadan ve tevillerde bulunmadan bu olayı anlamaya çalışalım. Oğlunun boğularak öldüğünü bilen Nuh (a.s.), tufan sonrası oğluyla ilgili olarak Rabbimizden ne istiyordu?

Tevil ve tahriflere sapmadan düşünelim..
İnşirah Melal
23.03.2019 12:22
Selamaleykum
Hocam son yorumunuzda dile getirdiğiniz insan ve insanlık ayrımı gerçekten çok ilginç. Eğer gerçekten ilgili ayetler birlikte değerlendirildiğinde böyle bir sonuç çıkıyorsa sadece konumuzla alakalı kısmı değil, genel olarak İNSAN ve YARATILIŞ ilişkisinde bende tüm taşlar yerine oturur. Hakkınızı helal edin, henüz kendim bu araştırmayı yapıp teyyid edemediğimden, fakat açıklamanızı da çok beğendiğimden dolayı acele ederek böyle şerhli bir cümle kurmak durumunda kaldım. Zira birey olarak insanın ve genel olarak insanlığın yaratılışıyla ilgili ayetleri birbirinden ayırmadan genelleme yapanların hatalarından, bu açıklamanız ile uzaklaşmış oldum.

İnsan ömrünün bin yıl civarından yüz yıl civarına çekilmesinin, evrimsel bir süreç ile değil rahimlerde yeni bir yaratılışla gerçekleştiği hususunda netleştiğim kadar "ölürüz ve yaşarız" meselesinde (birkaç ayetten dolayı) netleşemiyordum. Lakin ufuk açıcı bu son yorumlarla birlikte tekrar Kitab-ı Kerim'imize yöneleceğim inşaallah.

Ayrıca hocam, konuşulan konular şöyle dursun, konuşulma gayesini şu ifadelerinizle ne de güzel özetlemişsiniz;
"..Bilmemezliği içlerine sindiremedikleri için meseleye ya hep, ya hiç mantığı ile yaklaşan ve “Yere basan ayaklarını göremediğimiz bir gerçeğin, gözüken başına da inanmayız” diyenler, elbetteki göremedikleri ayakları yere bastırabilmek için uyduralan tevillerin peşinden gidebilirler. Biz böyle yapmıyoruz. Ayetlerde görebildiğimiz gerçeklere hamdediyor, acizliğimiz nedeniyle göremediklerimize de iman ediyoruz..."

Elhamdulillah...
Adem (as) ve yasaklanan ağaçtan tutun da Muhammed (s.a.v) ve sahabelerin yaşamlarına kadar Kur'an'dan bir çok örnek ve ibret ile izahı yapılabilecek müthiş bir nokta koymuşsunuz hocam. O noktanın altını çizmeden geçemedim. Bizlere sadece işlediğimiz konularda değil, Kur’an’a ve ayetlere nasıl yaklaşmamız konusunda da yol gösterip, rahmani bir yöntem gösterdiğiniz için Rabbim sizden razı olsun. Günümüzde BİLMEK uğruna İMAN'lar sarsılıyorsa hepten yıkılmadan şu emre kulak verip TESLİM olmak gerekir;

"Ey İMAN EDENLER..! Allah'a, Resulüne, Resulüne indirdiği Kitab'a ve bundan önce indirdiği Kitab'a İMAN EDİN....(4-Nisâ 136)"
Zeyd Der Ki
22.03.2019 15:16
Selamunaleyküm
Ayetlerin zahir manasından hiç sapmadan geldiğimiz noktayı çok değerli görüyorum. Nasıl olduğunu bilmesek de, ki ayetlerde de açıkça bildirilmiyor Ad kavmine kadar ilk nesil insanların öldükten sonra yaşamaya devam ettiklerini anlıyoruz. Ben bu anlayışın ne derece doğru olduğunun sağlamasını yapmak için Nuh Aleyhisselamın kavmine yönelik bütün davetlerini ve kavminin bu davetlere verdiği cevapları inceledim. Bundan maksadım Nuh Aleyhisselamın hangi özelliklere sahip bir nesile, bir kavme hitap ettiğini anlayabilmek ve ulaştığımız sonuca aykırı bir durum olup-olmadığını görmek içindi.

Daha sonraki insan nesillerinde açıkça görüldüğü gibi Nuh kavminde de ölüm gerçeğini kabulleniş ve ölüm korkusunu görseydim, birlikte değerlendirdiğimiz ayetlerden ulaştığımız sonucun yanlış olduğunu ve bu ayetlerde çok daha farklı gerçekler olduğunu düşünebilirdim. Ancak Nuh Aleyhisselamın davetiyle ilgili yüzlerce ayete baktığım zaman ulaştığımız sonuca aykırı tek bir ayetle karşılaşmadım. Allah’a da inanan bu müşrik kavim Nuh Aleyhisselamın “Allah sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi" sözüne yaşanan realitede karşı çıkmamalarına rağmen “Sonra sizi yine ona döndürecek ve sizi (diriltici) bir çıkarışla diriltip-çıkaracaktır” sözlerini inkar etmekte ve yaşamaya devam edeceklerini zannetmektedirler. Oysa bu ilk nesli yaratan Rabbimizin takdirini bilen Nuh Aleyhisselam, yaptığı davetinde ne kadar uzun yaşarlarsa yaşasınlar bunun ertelenen bir ecel olduğunu ve Allah’ın takdir ettiği ecel geldiği zaman artık ertelenmeyeceğini bildirmektedir.

“Sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi belirlenmiş bir süreye-ecele kadar erteler. Elbette Allah'ın takdir ettiği ecel geldiği zaman o ertelenmez. Bilmiş olsaydınız." (71-Nuh 4)”

Bu ayetteki “Bilmiş olsaydınız” hitabı ilgi çekicidir. Çünkü onlar bunu yani ikinci ölüm gerçeğini bilip-kabul etmedikleri için yaşamaya devam edeceklerini zannetmektedirler. Sonraki bütün insan nesillerinde ölüm gerçeği yaşanarak kabul edildiği için bunlara yapılan ölümle ilgili tebliğlere karşı çıkılmamaktadır. Ben bir çok peygamberin kişisel ölümle ilgili açık tebliğlerini Nuh Aleyhisselamın tebliğinde görmediğim gibi ölümü kabullenişi ve ölüm korkusunu da Nuh kavminde hiç görmüyorum. Ayetleri lütfen sizler de inceleyin, bakalım görebilecek misiniz?
Mehmed Can
21.03.2019 19:24
Ve Aleykümselam,Mehmed abim..
Ayetlere dayalı söylediklerine iman etsem de yeterince anlayamadığımı ve çevreme de anlatamayacağımı itiraf etmeliyim. Gündeme getirdiğiniz bu çok önemli konuları dikkatle takip ettiğimi bilmenizi isterim.

Allah sizden razı olsun inşaallah dua ile kıymetli abim...
Mehmed Alagaş
21.03.2019 15:21
Selamunaleyküm
Ciddi veya gayriciddi herhangi bir itiraz gelmediğine göre konumuza devam edebiliriz. Gayri ciddi itirazların gelmemesi bizleri sevindirmiştir. Çünkü ayetleri yeterince araştırıp-düşünmeden konuşulmaması, dikkat çektiğimiz ayetlere getirilen eski tevillere rağbet edilmeden meseleye ciddiyetle yaklaşıldığını göstermektedir. Bu olgunluğu gösteren bütün kardeşlerimize teşekkür ediyoruz. Zaten bizlerin de istediği ilmi ciddiyet buydu. Giriş yazısında da belirttiğimiz gibi şanı yüce Rabbimiz bizlere bazı meseleleri hikmete binaen kısmi bir şekilde bildirmektedir. Burada önemli olan ayetlerin zahir manasından hiç sapmadan bildirilen kadarını anlamaya çalışmak, anlayabildiğimiz kadarına sımsıkı tutunmak ve anlayamadığımız hususlarda gayba taş atmamaktır.

Ayetlerin zahir ve açık manasına sadık kalarak aşama aşama geldiğimiz nokta, Ad kavmine kadar gelen ilk nesil insanların mahiyetini bilmediğimiz bir şekilde ilk ölümden sonra tekrar yaşamaya devam ettikleridir. Ayetlerde gördüğümüz bu olayın nasıl gerçekleştiği konusunda elbetteki netleşmiş bir anlayışımız yoktur. Öldükten sonra tekrar hayata dönerek yaşamanın nasıl olduğuna dair Habil Kabil kıssasında bazı işaretler olmasına rağmen en açık ifade Bekir kardeşimizin de hatırlattığı gibi Nuh (a.s.)’ın kavmine söylediği şu sözdür.,

“Allah sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi. (71-Nuh 17)”

Bu ayet ne yazıktır ki akla uygun hale getirilebilmek için asırlardır farklı manalara tevil edilen bir ayet-i kerimedir. Allah bitkileri topraktan yarattığı gibi insanları da topraktan yaratmıştır denilmekte ve bu açıklama “Sizi topraktan yaratmış olması, O'nun ayetlerindendir. Sonra siz (yeryüzüne) yayılmakta olan bir beşer oldunuz. (30-Rum 20)” ayetiyle de desteklendikten sonra mesele kapatılmaktadır.

Önce insanların yaratılışıyla ilgili olarak şu ayrıntıya açıklık getirmemiz gerekir. Kur’an-ı Kerim’de insanın ve insanlığın yaratılışı ayrı boyutlardan açıklanmaktadır. Mesela Mehmed Alagaş olarak şunu açıkça söyleyebilirim ki Adem (a.s.)’ı topraktan yaratan Rabbim beni topraktan değil bir nutfeden yaratmıştır. Ayetleri tevil etmeye alışkın kimselerin “İşte o nutfe de daha önce portakalda bir vitamindi, portakal da daha önce topraktı” sözlerini ciddiye alarak onlarla tartışmaya girmeden aşağıdaki ayetlerle konuya devam edeceğiz.,

“İnsanı bir nutfeden-damladan yarattı. Fakat o yine de apaçık bir düşmandır. (16-Nahl 4)”

“İnsan Bizim kendisini bir nutfeden-damladan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi (kibirlenerek Bize) apaçık bir düşman kesilmiştir. (36-Yasin 77)”

Dikkat ederseniz bu ayet-i kerimelerde Rabbimiz insanlığın değil birey olarak insanın yaratılışından bahsetmekte ve Adem (a.s.) ile ondan yaratılan Havva validemiz hariç olmak üzere bütün insanların nutfeden yaratıldığını beyan etmektedir. Bu beyan ile “Sizi (önce) topraktan sonra bir nutfeden-damladan sonra bir kan pıhtısından yaratan… (40-Mü'min 67)” beyanı arasında en ufak bir çelişki yoktur. Çünkü ikinci ayette insanın değil “Sizi” denilerek bütün insanlığın yaratılışından söz edilmekte ve bu yaratılışın Adem (a.s.)’la birlikte topraktan başladığı belirtilmektedir.

Dolayısıyle insanın yaratılışıyla ilgili Kur’an’da yer alan İlahi hitabların bazı anlatımlarda insanı, bazı anlatımlarda tüm insanlığı ve bazı anlatımlarda da insanlığın sadece bir neslini muhatab aldığını bilmemiz ve bu anlatımları genellemememiz gerekir. Fazla ayrıntısına girmediğim bu gerçekleri dikkate alan bir kardeşiniz olarak bana “Rabbimiz seni neyden yarattı ?” sorusu sorulduğunda kişisel olarak “Nutfeden” cevabını verirken, “Rabbimiz insanlığı neyden yarattı?” sorusuna da, bütün bir insanlığın yaratılışı kastedildiği için bu yaratılışın başlangıç noktasını esas alarak “Topraktan yarattı” cevabını veririm.

Anlaşıldığını umud ettiğimiz bu kısa açıklamadan sonra Nuh (a.s.)’ın “Allah sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi” sözlerinin başka manalara kolaylıkla tevil edilebilecek sözler olmadığını görürüz. Çünkü Rabbimizin Kur’an-ı Kerim’de zikrettiği bütün misaller, gerçeklikle teması ve yakından ilgisi olan misallerdir. Mesela Meryem validemizle ilgili olarak Rabbimizin yine bitkiden verdiği bir misal vardır.,

“Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi… (3-Al-i İmran 37)”

Rabbimizin verdiği bu misal, herkesin anlayabileceği gibi gerçeklikle yakından ilgili bir misaldir. Bu gerçekliğin ne olduğu tevillere fırsat verilmeden ayet devamında açıklandığı için anlaşılması gayet kolaydır. Ayette sadece “Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi” buyurulsaydı, Nuh (a.s.)’ın sözüne topraktan tevil getirildiği gibi Meryem validemizin de topraktan rızıklandığı ileri sürülebilirdi. Ancak ayetin devamında “Zekeriyya'yı da ona sorumlu kıldı. Zekeriyya ne zaman mihraba girdiyse, (onun) yanında bir yiyecek buldu. "Ey Meryem, bu sana nerden?" deyince, (Meryem) "Bu Allah katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verendir" buyurulması, bu misalin gelişi güzel verilmediğini ve misalde açık bir gerçeklik olduğunu göstermektedir.

Bilindiği gibi bitkilerin yetişebilmesi için rızıklanması gerekir. Ancak ayakları olmadığı için rızka doğru yürüyemeyen bitkileri Rabbimiz oldukları yerde rızıklandırmakta, onlar rızka doğru gitmeseler de rızkı onlara getirmektedir. Allah’ı devamlı zikreden bitkilerin rızkını onlara böylece ileten Rabbimiz, Kendisini devamlı zikreden Meryem validemize de rızkını böyle iletmekte ve bu mübarek validemizi böyle yetiştirmektedir. Dolayısıyle verilen misal yerli yerine oturmakta, bitkiler gibi rızka doğru yürümeyen Meryem validemizin rızkı, bitkilerde olduğu gibi onun yanına gelmektedir.

Bu kısa açıklama ile “Rabbi onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi” misalinin gerçeğe çok yakın bir misal olduğunu anlamışsanız, Nuh (a.s.)’ın “Allah sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi” sözlerinde de böyle bir gerçeklik olduğunu anlamalısınız. Nuh (a.s.)’ın davetini inkar eden hiçbir kafir yaşanan gerçekliği ifade eden bu söze itiraz etmiyor ve “Bizleri analarımız doğurdu” diyerek bu misale karşı çıkmıyorsa, bu misalin hak bir gerçeklik taşıdığını anlamamız gerekir.

Mahiyetinin nasıl olduğunu henüz bilmesek de, böyle bir gerçekliğin olduğunu kabul etmemiz şimdilik yeterlidir. Ayette böyle bir gerçek olduğunu kabul etmemiz “Peki bu nasıl oldu? İnsanlar ilk ölümlerinden sonra yerden biten bir bitki gibi nasıl yaşamaya devam ettiler?” sorularını illa ki cevaplama zorunluluğumuz yoktur. Bu gibi sorularla karşılaştığımız zaman acizliğimizin idraki içinde boynumuzu bükerek “Bilmiyoruz” cevabını veririz.

Evet, bilmiyoruz..
Fakat olayın mahiyetini ve iç yüzünü bilmememiz, bize bildirilen kadarına iman etmeyerek şüpheye düşmemizi gerektirmez. Bilmemezliği içlerine sindiremedikleri için meseleye ya hep, ya hiç mantığı ile yaklaşan ve “Yere basan ayaklarını göremediğimiz bir gerçeğin, gözüken başına da inanmayız” diyenler, elbetteki göremedikleri ayakları yere bastırabilmek için uyduralan tevillerin peşinden gidebilirler. Biz böyle yapmıyoruz. Ayetlerde görebildiğimiz gerçeklere hamdediyor, acizliğimiz nedeniyle göremediklerimize de iman ediyoruz.

Tavsiye ederiz, güvenli bir yoldur..
Mehmed Alagaş
19.03.2019 14:49
Ve aleykümselam Bekir kardeşim
İnsanoğlu nasıl çoğaldı meselesindeki tartışmaları bizler de görüyoruz. Bir taraf geleneksel anlayışı savunurken diğer taraf bu anlayışı reddederek meseleye evrimsel bir açıklama getirmeye çalışmaktadırlar. Kaynakları ve kalkış noktaları farklı olan bu iki taraf arasındaki tartışmaların bitmesi mümkün değildir. Bir meselede hakka ulaşabilmemiz için ilk şart, o meseleyi bilmediğimizi kabul etmektir. Ancak bilmemezliği içine sindiremeyen insanoğlu, bilmediği meselelerde akıl yürüterek mantıklı bir açıklama bulduğu zaman bunu hak zannetmekte ve bu meselenin üstünü kapatmaktadır.

İlk nesil insanların çoğalma meselesi de bunun gibidir. Kur’an’a göre dünya hayatına indirelen Adem (a.s.) ve Havva validemiz elbetteki karı koca hayatı yaşamışlar ve birçok çocuk sahibi olmuşlardır. Peki sonra ne olmuş, bu çoğalmalar nasıl devam etmiştir? İşte bu konuda ayet veya mütevatir bir hadis olmamasına rağmen akıl yürütülmüş ve kardeşler arası evliliklerle çoğalmanın devam ettiği söylenmiştir. Bu görüşü yadırgayarak “Kardeşler arası evlilik olur mu?” diyenlere de “Zaruret gereği elbetteki olur” cevabı verilmiştir. Burada şu soruyu soruyoruz.,

Kimin için zaruret?
Akıl yürüterek meseleye bir cevap arayanların duydukları bir zaruret ise bu elbetteki doğrudur. Çünkü meseleyi başka türlü açıklayamazlardı. Fakat zaruret kelimesini herşeye Kadir ve Alim olan Allah için kullanıyorlarsa hemen elimizi kaldırır ve “Orada durun” deriz. Çünkü şanı yüce Rabbimiz için bir zaruret söz konusu değildir ve olamaz. “Zaruret olmamasına rağmen Rabbimiz bunu dileyebilir ve kardeşlerin evlenmesine izin verebilir miydi?” sorusuna ise “Elbetteki bu izni verebilir daha sonra kaldırabilir ve hiç kimse bunu sorgulayamazdı” cevabını gönül rahatlığı ile verebiliriz. Burada önemli olan insanların çoğalması için Rabbimiz kardeşler arası evliliğe izin vermiş midir yoksa insanların çoğalması konusundaki İlahi takdiri hikmetli bir farklılık mı göstermiştir?

İşte meselenin özünü ifade eden bu soru ile Kur’an-ı Kerim’e yöneldiğimiz zaman kardeşler arası evlilikle ilgili hiçbir işaretle karşılaşmamamıza rağmen ilk nesil insanların üreyip-çoğalmaları konusunda bize sıradışı gelen ayet-i kerimelerle karşılaşıyoruz. Konuyla ilgili bu ayet-i kerimeler sonraki nesillerden olan müslümanların üreme-çoğalma ve yaşama alışkanlıklarından farklı gözüktüğü için uzun asırlardır zahirinden farklı anlamlara tevil edilerek anlaşılır duruma getirilmiştir. Oysa meseleyi anlamak ve bu meseledeki hakka yaklaşmak istiyorsak, konuyla ilgili ayetlerin hiç birini başka manalara tevil etmeden anlamaya çalışmamız gerekir.
Ne kadar anlarız, anlayabiliriz bilmiyoruz. Önemli olan anlayabildiklerimize sımsıkı sarılmak ve anlayamadıklarımızı hiç tevil etmeden anlamaya çalışmaya devam etmektir. Bildiğiniz gibi bu önemli meseleye nesiller arasındaki farklılıkları esas alarak başlamış ve bu farklılıkların evrimsel bir süreçle değil Rabbimizin rahimlerdeki yeniden yaratışıyla ilgili olduğunu söylemiştik. Nesiller arası ilk değişikliğinde Nuh tufanından sonra olduğunu ve Ad kavminin yeni bir nesil olarak yaratıldığını belirtmiştik. İlk nesillerin durumunu anlamak için öncelikle Ad kavminin şu sözlerini dikkate alalım.,

“(Hud'un) kavminden küfredip de ahirete kavuşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz önde gelenler dedi ki "Bu (adam), sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Kendisi de sizin yediklerinizden yemekte ve içtiklerinizden içmektedir.(33) Sizin benzeriniz olan bir beşere boyun eğecek olursanız, andolsun ki hüsrana-ziyana uğrayanlar olursunuz.(34) O size ölüp toprak ve kemik olduktan sonra (yeniden diriltilip) çıkarılacağınızı mı vadediyor?(35) Heyhat (gerçeklerden ne kadar uzak), size vadedilen şeye heyhat!.(36) O (dirilme ve hayat), bizim (öldükten sonra yaşadığımız bu) dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız, biz (ikinci kez ölüp) diriltilecekler değiliz.(37) Bu adam sadece Allah hakkında yalan uyduran bir kimsedir, bizler ona inanacak değiliz. (23-Mü'minun 33..38)”

Bu önemli sözlerin ne anlama geldiğini anlayabilmemiz için, Ad kavminin ilk nesillerden farklı bir nesil olarak yaratıldığını bilmemiz gerekir. Yeni bir nesil olduklarının farkında olan Hud (a.s.)’ın davetine karşı çıkan Ad kavminin küfredenleri, ilk nesil insanlardan farklı bir şekilde yaratıldıklarını bilmedikleri için kendilerini onlara göre tanımlayıp “Biz ölürüz ve yaşarız. İkinci ölüm ve tekrar dirilme söz konusu değildir” demektedirler. “Ölüp tekrar dirileceksiniz” diyen Hud (a.s.)’ın davetine “Heyhat” diyerek karşı çıkmalarının nedeni, kendilerine göre bilimsel ve görsel verilere dayanmaktadır. Çünkü hepsinin bildiği gibi o zamana kadar bütün ataları ölüp yaşıyorlar ve ikinci kez ölmüyorlardı. Nitekim onlar ayetteki sözleriyle kendilerini değil, kendilerinden önceki ilk nesil insanların durumunu anlatıyorlardı.

Ayetleri tefekkür ettiğimiz zaman ilk nesil insanların ölüp yaşadıklarına dair bu Kurani görüş, aşağıdaki ayet-i kerimelerde de açıklık kazanmaktadır.,

“Onlardan konuşan-söz alan biri der ki "Benim bir yakınım vardı.(51) (Bana) derdi ki, sen de gerçekten doğrulayanlardan mısın?(52) Bizler öldüğümüz, toprak ve kemikler olduğumuzda mı, gerçekten biz mi (yeniden diriltilip sonra da) cezalandırılacağız?(53) (Konuşan yanındakilere devamla) der ki "Sizler (şimdi onun durumunu görüp) biliyor musunuz?”(54) Derken bakıverdi ve onu cehennemin ortasında gördü.(55)(Ona) dedi ki "Allah'a andolsun ki neredeyse beni de (şu bulunduğun yere düşürüp) mahvedecektin.(56) Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı mutlaka ben de (azab yerine getirilip) hazır bulundurulanlardan olacaktım.(57) Nasıl, biz (bir daha) ölecek olanlar değil miymişiz?(58) Yalnızca birinci ölümümüzden başka (ölüm yoktu öyle mi)? Ve biz (diriltilip) azaba uğratılacak olanlar da değil miymişiz? (37-Saffat 51..59)”

Akibetleri cennet ve cehennem olan bu iki kişinin, Ad kavminden olduklarını anlayabiliriz. Çünkü günümüzdeki hiçbir inkarcıda olmadığı gibi Ad kavminden hemen sonraki Semud kavminin inkarcılarında bile ölüm gerçeğini görerek kabullendikleri için “Ölürüz ve yaşarız. İkinci ölüm yoktur” iddiası yoktur. Dolayısıyle bu iki kişi, ilk nesil değişikliğinin gerçekleştiği Ad kavmine mensup iki kişidir. Hud (a.s.)’a iman eden kişi geçmiş realiteye ve görsel bilimselliğe rağmen ikinci kez ölüme inanırken -ki kolay bir iman değildir, selam üzerine olsun- diğer kişi o zamana kadar yaşanmış realiteden hareketle inkar etmektedir.

Ayetleri başka manalara hiç tevil etmeden anladığımız gerçek şudur ki ilk nesil insanlar birinci ölümden sonra mahiyetini bilmediğimiz bir şekilde yaşamaya devam ediyorlardı. Ayetlerin zahirinden uzaklaştığımızı, ayetlere nefsi veya akli anlamlar yakıştırdığımızı düşünenler varsa lütfen bizi uyarsınlar ve bu ayetlerin asıl itibariyle ne anlama geldiğini hiç tevile sapmadan bizlere anlatsınlar.

Bekliyoruz..
Bekir Ziya
18.03.2019 20:42
Esselamü Aleyküm
İlk nesillerin nasıl üredikleri denilince hemen aklımıza Nuh(as)'ın kavmine, " Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirdi." hitabı geliyor. Geliyor ama orada da tıkanıyoruz hemen. Bu konuya açıklık getirirseniz müslümanlar arasındaki bazı tartışmaları da bitirmiş olursunuz Hocam.
Mehmed Alagaş
18.03.2019 15:59
Ve aleykümselam
Yusuf bir konu üzerinde değerlendirme yaparken, bu konuyu alim olmayan kardeşlerimizin anlayacağı sadelikte ve kendilerini alim zanneden kardeşlerimizin de itiraz etmeyecekleri bir genişlikte ele almak istiyoruz. Bu anlatımdaki sıkıntımız, kendilerini alim zanneden kardeşlerimizin ikna olması noktasındadır. Bu kardeşlerimiz gerçekten alim olsa, bu kardeşlerimize bir ayetle yüz gerçeği anlatabilmemiz mümkündür. Ancak bu seviyede olunmadığı için yüz ayetle bir gerçeği anlatmaya çalışıyoruz.

Bu önemli konuyu adım adım açıklamak için önceki yorumumuz da “İnsanların yaratılışında evrimsel bir süreç var mıdır?” diye sormuştuk. Madem bu çalışmaya dahilsin sorduğumuz soruya ayetlerle kısa bir cevap vermek veya susmak yerine niye sözlük anlamıyla ukalalık yapıyorsun ki? Yoksa evrimsel süreçle ilgili bu soru, gereksiz bir soru muydu? Oysa müslüman camialarda bile ayetler tevil edilerek evrimin savunulmaya çalışıldığını biliyorsun. “Ben bu konuyu çoktan aştım” diyebilirsin. Allah’a hamdolsun bizler de aştık ancak aşamayan kardeşlerimizi dikkate alarak hep birlikte tekrar aşmak istiyoruz.

İnşirah kardeşimize teşekkür ediyor ve “Ortak tarihi rivayetlerde Nuh (a.s.)’dan sonra insan ömrünün yüz yıl civarına çekilmiş olduğunu görebiliyoruz” sözlerine katıldığımızı ifade ediyoruz. Zaten Burhan kardeşimizin de dile getirdiği gibi Kur’an-ı Kerim’in de tasdik ve işaret ettiği bir görüştür bu. Bilindiği gibi Ad kavmine kadar insan ömrü yaklaşık bin yıldır. İnsan neslinde daha sonra meydana gelen değişiklikler, evrimsel bir süreçte değil Rabbimizin rahimlerdeki yeniden yaratışıyla ilgili değişikliklerdir.,

“Sonra o nutfeyi bir alaka (rahime tutunup-bağlanan kan pıhtısı) olarak yarattık, ardından o alakayı bir çiğnem et parçası yaptık, sonra o bir parçacık eti kemik olarak yarattık, derken o kemiklere et giydirdik, sonra onu bir başka yaratışla inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir. (23-Mü'minun 14)”

Ayetteki “onu bir başka yaratışla inşa ettik..” buyruğu, rahimlerde meydana getirilen yaratılıştaki farklılığa işaret etmektedir. Daha birçok ayette de her şeye Kadir olan Rabbimiz bizleri giderip, farklı bir nesil getirebileceğini beyan etmektedir. Nesiller arası bu farklılık evrimsel bir sürece bağlı olarak değil Rabbimiz dilediği zaman gerçekleşmektedir. Mesela Nuh kavmi de dahil ilk nesiller bin yıl ömür sürerken, Rabbimiz tufandan sonra yeni bir nesil yarattığını beyan etmektedir.,

“Sonra onların ardından bir başka (özellikte) nesil yaratıp-inşa ettik. (23-Mü'minun 31)”

Dikkat edilirse Nuh kavminden sonra yaratılan bu farklı nesil, tek bir nesildir. Nitekim Ad kavmi gibi gelişimi arttırılmış kuvvetli bir nesil, bir daha yaratılmamıştır. Ne kadar kuvvetli olduklarını inkarları sebebiyle helak edilirlerken boş hurma kütükleri gibi oradan oraya savrulup-çarpılmalara yedi gece sekiz gün nasıl dayanabildiklerini düşünerek anlayabilirsiniz. İşte bunların neslinden sonra Rabbimiz yine değişiklik yapmaktadır.,

“Sonra da onların ardından başka (özellikte) nesiller yaratıp-inşa ettik. (23-Mü'minun 42)”

Gördüğünüz gibi Ad kavminden sonra da evrimsel bir süreç olmadan Ad neslinden farklı olarak Hud nesli yaratılmaktadır. Gen ilmini bilen değil genleri yaratan Rabbimiz bu ayette sadece Hud neslini kastetmeden “nesiller..” ifadesini kullanarak, nesiller arası bazı farklılıkları kıyamete kadar sürdüreceğini ve farklı nesiller yaratacağını beyan etmektedir. Kemik fosillerinden de anlaşılacağı gibi nesiller arası bu farklılıkların fiziksel cüsseden ziyade keyfiyet ve özelliklerde olduğunu görebiliriz. Bu nedenle bazı rivayetlerde yer alan Adem (a.s.) on metreydi gibi ifadeleri kabul etmemiz mümkün değildir. Rabbimiz dünyadaki binek hayvanlarını ilk nesiller de dahil olmak üzere bütün insanlığın yararına uygun bir şekilde yarattığını beyan ediyorsa, ilk nesil insanların da evrim sürecinde küçülmeyen aynı atlara ve merkeplere binecek yaratılışta olduklarını zorlanmadan düşünebiliriz.

Bu kısa açıklamamızdan anlaşılacağı üzere insan neslinin ömür süresi ve yaratılışındaki farklılıkların evrimle hiçbir ilgisi yoktur. “Ol buyurduğu zaman olduran Rabbimizin yaratmasında bir süreç var mıdır?” diye soracak olursanız, bunun iki boyuttan iki cevabı vardır. Yaratılacak şey sürece ihtiyaç duyan bir şey değil ise Rabbimiz “Ol” buyurduğu zaman bu oluverir ve Rabbimizin dilediği an varlık alemine çıkar. Mesela ilk insanın yaratılışı böyledir. Bütün bir insanlığın yaratılışı ise varlık alemine çıkmada ilk insandan kıyametten önce yaratılacak son insana kadar geçecek bir sürece gerek duyduğu için, Rabbimiz bütün bir insanlık için “Ol” buyurduğu zaman Rabbimiz katında iş bitirilmiş olmasına rağmen bütün insanlığın varlık alemine çıkması bir sürece tabidir. Bu sürece Yaratıcı değil yaratılan şey muhtaç olduğu için böyledir.

Bildiğimiz ve iman ettiğimiz gibi Rabbimiz zamandan münezzehtir. Rabbimizin Kur’an’da zamanla ilgili verdiği bütün sayılar, muhatap alınan zamana muhtaç yaratılmışın ölçülerine göre verilen sayılardır. Mesela “.. Rabbinin katında (yaşayacağınız) bir gün, sizin (dünya hayatında) saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. (22-Hacc 47)” ayetinin anlamını “Bize göre bin yıl, Allah’a göre bir gündür” şeklinde anlamamamız gerekir. Her ikisinde de biz varız ve zaman ölçüsü bize göredir.

Kitablarımızda açıkladığımız gibi insanların zamanı yaşam hızlarına göre algıladıkları için yeniden yaratılıştaki yaşam hızı çok daha hızlı olacağı için dünyadaki bin yıl, Rabbimiz katında bizler için bir gün gibi olacak. Nitekim bu zaman anlayışıyla “Dünyada ne kadar kaldınız?” sorusuna ilk nesil insanlar bin yıl yerine “Bir gün veya günün bir kısmı kadar” cevabını verirlerken, sonraki nesiller binin 24 de biri olan ortalama altmış yıla işaret ederek “Bir saat kadar” cevabını verirler.

Meselenin bu giriş kısmı anlaşıldıysa, ilk nesil insanların nasıl ürediklerini araştırabiliriz..
Burhan Akdeniz
18.03.2019 15:08
Selamunaleyküm
Mehmed abinin kitap çalışmalarını dikkatle okumaya gayret eden bir kardeşiniz olarak bu değerlendirme başlıklarını da aynı dikkatle takip etmeye çalışıyorum. Mehmed abinin son sorusunun cevabını birazda nesil ve nesiller ayrımında aramak gerektiğini düşünüyorum. Daha önce hiçkimse tarafından dillendirildiğine şahit olmadığım bu ayrımı Mehmed abi ilk olarak kitaplarında dile getirdiğinde kendisinin bu dikkatinden ve araştırmalarındaki ciddiyetinden dolayı bir kez daha Rabbimize hamdetmiştim.

İlk dönem insanları ile şimdiki insanlığın arasındaki fark evrimsel bir süreç ile değil, Allah'ın farklı yaratması ile ilgilidir. Ve Rabbimiz bu durumu Mü'minun suresinde; Nuh'un kavminden sonra farklı "bir nesil"(23-Mü'minun 31) inşa ettik diyerek Ad kavmine, bundan sonra da "farklı nesiller"(23-Mü'minun 42) inşa ettik diyerek Ad kavminden sonrasına işaret ederek beyan etmiştir. Daha bir çok ayetle açıklanabilecek olan bu konunun benim nazarımdaki en açık ve önemli kısmını siz kardeşlerimle paylaşmak istedim.

Başta Mehmed abim olmak üzere, katkı sunan ve sunacak olan tüm kardeşlerimize teşekkür ediyor ve selamlarımı sunuyorum.
Yusuf Gökçe
18.03.2019 11:41
SA.Mehmet Hocam,
Bana biraz sitem etmişsin. Ben burada sizin fikirlerinizden ziyada ilmi sunma sevdirme açısından dikkat çekmek istedim. Biz zaten sizin kitaplarınızla büyüdük hala da sizi takip ediyoruz. Ancak her konuda müslümanlar ittifak etmeyebilirler. Yecüc Mecüc ile ilgili kurandan anladıklarımı daha önce defaatle sitemize göndermiştim. Ama tekrar bütün boyutlarıyla konuyu hazırlar tekrar gönderebilirim. Selametle...
Mehmed Alagaş
17.03.2019 21:12
Ve aleykümselam
Yusuf kardeş Mehmed abin müslümanları uyandırıp-canlandırmaya çalışırken sen sitenin canlandırılması çok önemliymiş gibi bundan bahsediyorsun. Yemek servisindeki gecikmelerden de hoşnut olmadığın anlaşılıyor. Kaldı ki Mehmed abinin kitablarından bütün meseleyi kavramış ve sofraya hangi yemeğin geleceğini de biliyor gibisin. Haydi sabır taşını çatlatmadan anladıklarını güzelce anlat ve sofradaki kardeşlerinin zihinlerini doyuruver güzel kardeşim. Bizler de gelişen olaylar nedeniyle diğer çalışmalara yönelmek için bu başlığın fazla uzamasını istemiyor ve anlamakta değil anlatmakta zorlandığımız bu meseleyi senin gibi bir kardeşimizin kolay sindirilebilecek bir şekilde anlatıvermesini istiyoruz.
Söz sende..
Yusuf Gökçe
17.03.2019 20:33
Sa.Mehmet Hocam,
Sitemizi biraz canlandırsak daha iyi olmaz mı? Bence siz söyleyeceğinizi söyleyin biz ''ana fikir ''üzerine fikirlerimizi beyan edelim.(-ki bu yöntem hak bir yöntemdir.) Sorduğunuz soruyla varmak istediğiniz sonucu az çok tahmin ediyoruz. Yecüc mecüc adlı topluluğun Hz. Nuh zamanından kalma bir topluluk olduğu. Bunu söylemek için sabır taşını çatlatmaya ne gerek var hocam. YEMEKLER NE KADAR GÜZEL OLURSA OLSUN BU YEMEKLERİN ZAMANINDA VE GÜZEL BİR ŞEKİLDE SERVİS EDİLMESİ DE O KADAR HOŞTUR. Selametle..
İnşirah Melal
13.03.2019 16:53
Selamaleykum
Değerli hocam ikaz ettiğiniz hususu gerek kendi araştırmalarım sırasında gerekse çevremdekiler ile konuştuğum zamanlarda yaşıyorum. Ve söylediğiniz gibi dağılmamak ve dağıtmamak adına bazı anlamadığım boyutları kendi başıma iken ötelemeye, başkalarıyla konuşurken ise bilmediğimi söyleyerek gövdeden ayrılmamaya özen gösteriyorum. Örneğin Abdullah kardeşimizin şuan gündeme getirdiği "sene" ve "yıl" farkı meselesini ilk sorunuza cevap ararken ben de farketmiş, fakat her iki kelimenin de Kur'an'da kullanımlarına baktığımda aralarında bariz bir fark olmadığını görünce araştırmamdan uzaklaşmamak için üzerinde durmamıştım.

Ortak tarihi rivayetlerde Nuh (a.s.)’dan sonra insan ömrünün yüz yıl civarına çekilmiş olduğunu görebiliyoruz. Ayetlerde de böyle bir evrimsel sürecin olmadığını görmüş fakat gördüğümü netleştirmekte zorlanmıştım hocam. Kafamı karıştıran Mü'minun 112...114 ayetlerini düşünürken bir boyutu atladığımı gördüm ve artık böyle bir sürecin olmadığı konusunda netleştiğimi de söyleyebilirim. Uyarılarınız için tekrar teşekkür ediyorum. Neyi bilip, neleri bilemeyeceğimiz konusunda haddi aşmamak ve Kur’an’da bildirilenlere, bildirildiği kadarıyla sımsıkı sarılmak gerçekten çok önemli. Ayetler konusunda gereksiz tartışmalara ilişkin sitede parantez içi açılımıyla verdiğiniz şu ayetler bence de hiç unutulmamalı;

"İnsanlardan kimi hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı bir kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır-durur. (Bu tartışmayı) Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırmak amacıyla (gerçeklerin özüne uzanamadan) yanını eğip bükerek (yapar). Dünyada onun için rezillik-aşağılanma vardır, kıyamet günü ise ona yakıcı azabı taddıracağız. (22-Hacc 8-9)”

Allah hepimizi muhafaza etsin.
Mehmed Alagaş
13.03.2019 15:21
Ve aleykümselam
Abdullah kardeş konuyla ilgili olduğu için Ankebut 14 de “Yıl anlamında ‘amen’ sene anlamında ‘seneten’ kelimeleri geçmekte” deyip bunun hikmetini soruyorsun. Bilmiyoruz ve her iki kelimenin de genel olarak kameri veya şemsi yıl manasına geldiğini düşündüğümüz için bunun hikmetini şu an için araştırmayı da gerekli görmüyoruz. Fakat ayetin bu ayrıntısına inerek bizi önemle uyardığına ve işlediğimiz konuyu sulandırmak istemediğine göre senin mutlaka bildiğin bir şey olmalı? Bu gibi ayetlerden hareketle ilk nesil insanların bin yıl civarında yaşadığını söylerken, vahim bir hata mı yapıyoruz?

Yine herneyse diyerek devam edelim. Arkadaşlar Kur’an-ı Kerim’de araştırma yaptığınız bazı konularda, meselenin ayrıntılarını da kapsıyan geniş bir sonuca ulaşamamanız gayet normaldir. Çünkü bazı meseleler Kur’an’da sadece genel hatlarıyla verilmiş ve bununla yetinmemiz istenmiştir. Bu gibi meselelerin tüm ayrıntılarını anlayamamız, anladığımız genel çerçeveye şüpheyle yaklaşmamızı gerektirmez. Ayetler hakkında gereksiz ve faydasız tartışma çıkarmak isteyenler, meselenin genel hatlarını gündeme getiren müslümanları ayrıntılarla ilgili sorularla karşılaştırarak konuyu muğlaklaştırmak ve tam bir karanlık içine sokmak isterler. Önemine binaen bir kere daha tekrar edelim.,

“Ayetler hakkında gereksiz ve faydasız tartışma çıkarmak isteyenler, meselenin genel hatlarını gündeme getiren müslümanları ayrıntılarla ilgili sorularla karşılaştırarak konuyu muğlaklaştırmak ve tam bir karanlık içine sokmak isterler.”

Bu yaşımıza kadar böylesi kimselerle çok karşılaştık. Lütfen dikkatli olunuz. Bu kimseler münafık zihniyete sahip kimseler olabilecekleri gibi ilmi meselelere “Ya hep, ya hiç” mantığı ile yaklaşan, çapını ve haddini bilmez kimseler de olabilir. Oysa ne kadar cehd edersek edelim bazı meseleleri her ayrıntısıyla anlayamadığımızı ve anlayamayacağımızı kabul etmemiz gerekir. Zaten şanı yüce Rabbimizin bizlere bazı meseleleri ayrıntılara inmeden genel olarak vermesindeki hikmet de bu değil midir?

Bu durumu ve haddinizi bilerek ayrıntılarla ilgili tuzak sorulara düşmemeli, meselenin genel hatlarını beyan ederek konuyu kısmen de olsa aydınlatan ayetlere sımsıkı sarılmalısınız. Bazen bu gibi soruları kendi kendinize de sorabilir ve cevabını veremediğiniz zaman o konuya hiç vakıf olmadığınızı veya kafanızın karıştığını düşünebilirsiniz. Arkadaşlar önemli olan her hangi bir konuda Rabbimizin bizlere bildirdikleriyle yetinmek ve bildirmediği hususları da bilmek hırsıyla gayba taş atmaya kalkışmamaktır. Meselenin muhtelif ayrıntılarını bilmemiz gerekli olsaydı Rahman olan Rabbimiz bizlere bu ayrıntıları da zaten bildirirdi. Burada önemli olan Rabbimizin konuyla ilgili bildirdiklerini hakkıyle anlamaya çalışmak ve bu anlayabildiklerimizle yetinmektir.

Kur’an-ı Kerim’de ilk nesillerin yaratılış ve üreyiş şekilleri de bu söylediğimiz kapsama girmekte ve bu konuyla ilgili bazı ayrıntılar bizlere verilmemektedir. Konuyla ilgili ilk sorumuz “İlk nesil insanlarda bin yıl civarında olan ömür süresi evrimsel bir süreçle mi 70-80 yıla inmiştir?” sorusuydu. Ayetlerde ve tarihi rivayetlerde böyle bir evrimsel sürecin olmadığını görmekte gerçekten zorlanıyor musunuz?
Abdullah
13.03.2019 14:06
selamunaleykum
"Andolsun ki Biz Nuh'u kendi kavmine (peygamber olarak) gönderdik, o da aralarında elli yılı eksik olmak üzere bin sene kaldı. Sonunda onlar zulmetmekte devam ederken tufan kendilerini yakalayıverdi.
(29-Ankebût 14)"

Hocam, konuyla ilgili olduğu için bu ayetle ilgili bir sorum olacak. Ayet metninde, yıl anlamında 'âmen' sene anlamında 'senetin' kelimeleri geçmekte. Malumunuz rabbimizin kitabında hiçbir şey gereksiz değildir. Bu farklılığın sebebi, hikmeti nedir?
İnşirah Melal
13.03.2019 13:02
Selamaleykum
Bismillah diyerek sorduğunuz soru ile Kitabımıza yöneldiğimde şöyle bir durum gördüm hocam;

Muhammed (sav)'a kıyametin saatini soranlar ile ilgili Naziat suresindeki ayetin devamında, Rabbimiz şöyle buyuruyor; "Onlar onu gördükleri gün, sanki (dünyada) bir akşam veya bir kuşluk-vaktinden başkasını yaşamamış gibi olurlar.(79-Nâziât 46)" Aynı hakikat yine aynı genel zümre için Ahkaf/35 , Yunus/45, İsra/52 gibi ayetlerde zikredilmekte ve hatta Rum/55'de "...tek bir saatin dışında kalmadıklarına and içerler..." buyrulmaktadır.

Ancak Taha suresindeki ayetlerde geçen mücrimlerden bir grubun "bir saat"ten değil "bir gün"den söz ettiklerini görüyoruz;

"Sur'a üflendiği gün Biz mücrimleri (suçlu-günahkarları) gözleri (dehşetten) göm gök bir halde mahşerde toplarız. Aralarında gizli gizli konuşarak "Siz sadece on gün kaldınız" derler. Onların sözünü ettiklerini (nerede, ne kadar kaldıklarını) Biz daha iyi biliyoruz. Onların (aklı ve görüşüyle) önde geleni ise "Siz yalnızca bir gün kaldınız" der. (20-Tâ-Hâ 102...104)"

Dolayısıyla "İlk nesiller bin yıl civarında yaşarken daha sonra 800, 600, 400, 300 diyerek 70-80 yıla mı inmiştir? " sorunuza cevaben; Bütün insan nesillerinin bir araya getirildiği hesap gününde mücrimlerin dillendirdiği temelde iki farklı "zaman dilimi" olduğuna göre böyle bir evrim sürecinden söz edemeyiz demeye çok yaklaşmış olmama rağmen Mü'minun suresindeki şu pasaj kafamı karıştırdı ve net bir cevaba ulaşamadım hocam;

"(Allah) buyurdu ki "Yıllar sayısınca arz'da (dünyada) ne kadar kaldınız?" Dediler ki "Bir gün ya da günün bir kısmı kadar kaldık, (bilip) sayanlara sor." Dedi ki "Yalnızca az (bir süre) kaldınız, (bunu hakkıyle ve vaktiyle) bir bilseydiniz." (23-Mü'’minûn 112...114) "

Sizin ve diğer kardeşlerimizin cevaplarını bekliyorum..
Mehmed Alagaş
12.03.2019 13:55
Ve aleykümselam
Abdullah kardeşimiz eleştiriyle ilgili son yorumu tekrar okumanızı ve biraz sabretmenizi istiyoruz. Bekir kardeşim sana gelince son yorumdaki “ömrümüzün bu son zamanlarında..” ifadesinden Mehmed abinin iyice yaşlanmış olduğunu anlamış olacaksın ki “Bence siz kimseyi beklemeyin ve ilerlemeye devam edin” nasihatında bulunuyorsun. Eyvallah güzel kardeşim, bu doğru nasihatına uymaya çalışacağız. Anlayamayan geniş kitleleri değil anlayabilen üç-beş kardeşimizi dikkate alarak ve kemiyeti değil keyfiyeti önemseyerek anlatmaya devam edeceğiz.

Tabi ki Allah’ın yardımıyla gündeme getirdiğimiz bu gerçekleri senin gibi anlamaya çalışan kardeşlerimize de bizim küçük bir vasiyetimiz olacaktır. Mehmed abinizin kısık sesiyle anlatmaya çalıştığı bu gerçekleri, ayetlere uygun gördüğünüz sürece onun vefatından sonra da anlatmaya ve kardeşlerinizi uyarmaya devam ediniz. Çünkü Kur’an-ı Kerim bütünlüğünü esas alarak gündeme getirdiğimiz bu meseleler, ulaşabildiğimiz Kur’an anlayışına göre ahir zamanda yaşayan Muhammed ümmeti için hayati meselelerdir.

Bekir kardeşimizin nasihatini dikkate alarak bu önemli konuya hemen geçecek olursak, öncelikle ye’cuc ve me’cucun kimler olduğunu anlamamız gerekmektedir. Bu arada düşüncelerinizi yanlış bir istikamete yönlendirmemeniz için ye’cuc ve me’cucun seddi aşıp-yeryüzüne dağılmaları ile “Görmüyorlar mı ki Biz arza (yere) geliyor ve onu etrafından eksiltiyoruz… (13-Ra'd 41)” ayet-i kerimesinin yakın bir ilgisi olmadığını söylemek isteriz. Değerlendirme konuları ilerledikçe bunu İnşaallah daha iyi anlayacağız.

Ayetlere göre ye’cuc ve me’cucun kimler olduğunu anlayabilmemiz için ilk nesil insanlarının bizlerden farklı olan fıtratlarını, yaratılış ve üreyiş biçimlerini dikkate almamız gerekir. Bilindiği gibi bizlerden farklı bir genetikleri olan ilk nesil insanların ömür süreleri bin yıl civarındaydı. Daha sonraki nesillerde ise insan ömrünün 70-80 yıla indiğini görüyoruz. Burada sormamız gereken soru, insan ömrünün bin yıldan 70-80 yıla inmesinde evrimsel bir değişim ve zamansal bir süreç var mıdır? İlk nesiller bin yıl civarında yaşarken daha sonra 800, 600, 400, 300 diyerek 70-80 yıla mı inmiştir?

Önce bu önemli soruyu cevaplamanızı istiyoruz. Sizlere ipucu olarak da bütün insan nesillerinin bir araya getirildiği hesap gününde “Dünyada ne kadar kaldınız?” sorusuna verilen cevapları dikkate almanızı öneririz.

Konuşmak isteyen?
Abdullah
12.03.2019 12:08
selamunaleykum
"Ey sakaleyn (arzdaki iki ağırlık olan ins ve cin), yakında size de yöneleceğiz.
Ey (en büyük-en kalabalık) cin ve ins topluluğu. Eğer göklerin ve yerin sınırlarından (sedlerinden) aşıp-geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşıp-geçin. Ancak bir sultan (güçlü bir delil-sebeb) olmaksızın aşıp-geçemezsiniz.... (Rahman 31-33)

Hocam, çelişen bir yorum gördüğünüzde uyarın diyorsunuz lakin, daha önceki başlıkta da bu ayetle ilgili yorum gönderdiğim halde yayınlamadınız. lütfen bu uyarımı dikkate alarak cevap veriniz?: bu ayetler grubunda konu hesap günü değil midir? 37-39-41-43 ve 44. ayetlerden de açıkça hesap günü olduğu anlaşılmıyor mu? bu açıklığa rağmen neden 33. ayetteki göğün ve yerin sınırından geçmeyi yecüc-mecüce yorup, bu dünyadaki göğün ve yerin sınırlarından aşmak olarak anlayalım? ya da bilimsel tefsircilerin anladığı gibi, uzaya çıkmayı, aya çıkmayı v.s. anlayalım? oysa ki ayetlerin zahirinden anladığıma göre, konu hesap günüdür ve rabbimiz hesap gününden kaçışın mümkün olmadığını, bir sultan olmaksızın geçemezsiniz ile buna bir imkan olduğundan değil, imkansızlığı pekiştirmek için "Burda sultan benim, Ben izin vermeden hesap gününden kaçışınız yok diyor" Rabbimiz. günlük dilde bile " hadi gücün yetiyorsa, yapabiliyorsan yap" dediğimiz zaman bunun imkansızlığını anlamamıza rağmen, neden bu ayetteki rabbimizin tehdidinden, sanki bir kurtuluş imkanı varmış gibi anlayalım?
Bekir Ziya
11.03.2019 21:22
Esselamü Aleyküm
Değerli açıklamalarınız ve hatırlatmalarınız için sağolun hocam. Ye'cuc ve Me'cuc'un her tepeden inmesinin, Rahman suresindeki " Ey insan ve cin toplulukları geçebilirseniz geçin göklerin ve yerin bucaklarından..." ayetiyle; onun da Enbiya suresindeki "Onlar bizim yere gelip uçlarından eksilttiğimizi görmüyorlar mı" ayetiyle ilişkili olduğunu biliyorum. Benim küçük aklıma gelen bu ayetlerden daha ziyadesinin sizin aklınızda ve kalbinizde muhkemleştiğini de biliyorum. Bence siz kimseyi beklemeyin ve ilerlemeye devam edin. Biz de nefesimiz yettikçe sizi takip edelim ve aklımıza takılanları gündeme getirelim hocam. Rabb'im zihin açıklığı versin.
Mehmed Alagaş
11.03.2019 20:24
Yorumlarda Eleştiri Yöntemi
Ve aleykümselam
İlk yorumlar için teşekkür ediyor, güzel dualara amin diyoruz. Bekir kardeşim sözünü ettiğin mutmainlik, yeterince araştırıp-düşünmeyen müslümanlar için ye’cuc ve me’cuc çıktığı zaman gerçekleşeceği için fazla umud beslemene gerek yok. Yayınladığımız yorumlarla birlikte tabi ki yayınlayamadığımız bazı yorumlar da olmaktadır. Bildiğiniz gibi yıllardır bu sitede kardeşlerimizle birçok önemli meseleyi konuşuyor ve bu konuşmalara devam ediyoruz. Gayet tabi olarak her konuşmamız daha önceki konuşmalarımızın bir ilerki aşaması olmaktadır. İşte bu konuşmalarımıza yeni dahil olan ve daha önce benzer konularda ne konuştuğumuzu bilmeyen kardeşlerimiz, medeni dedikleri cesaretten kaynaklansa gerek hemen mevzuya dahil olmakta ve kendilerine göre yeni olan soruları peşi sıra gündeme getirmektedirler. Oysa kendilerinin yeni sandıkları sorular, bizlerin daha önceki kitablarımızda ve buradaki konuşmalarımızda cevaplanmış sorulardır. Böyle bir durumda ya her gelen yeni kardeşimizin sorularını tekrar tekrar cevaplamaya çalışmamız ya da buna güç ve zaman yetiremeyeceğimizi bilen kardeşlerimizin daha önceki ilgili kitablarımızı veya buradaki konuşmalarımızı okuması gerekmektedir. Giriş yazısında da belirttiğimiz gibi lütfen bunu yapmaya çalışınız. Şimdi işlemekte olduğumuz konularla yakından ilgili olan yazılarımızı ve yorumlarımızı okumaya vaktiniz yok ise bizlerin de tekrarlarda bulunmaya müsait geniş vakitlerimizin olmadığını dikkate alınız. Sana gelince Mustafa kardeşimiz “2012 ve İki deniz arası” kitabımızı okumamış olsan bile hiç olmazsa sitede yer alan “Süleyman (a.s.)’ın rüzgarla seyahati” başlığındaki yorumları ve açıklamaları okumanı istirham ediyoruz.

Herneyse arkadaşlar, bazı kardeşlerimize sıra dışı gelecek cümleler kullandığımızın farkındayız. Bunun nedeni yeni şeyler söylemek ve dikkat çekmek için değildir. Kur’an çalışmalarında Mehmed abinizin küçük bir farkı varsa, bu fark ayetlerin zahirine sadık kalarak bir çok ayeti anlayamadığını idrak etmesi ve anlaşılabilir kılmak için mantığa dayalı tevillerde bulunmadan Allah’ın yardımıyla ayetleri araştırmaya devam etmesidir. Ayetlerin ayetlerle açıklanmasına dayalı bu araştırma süresi uzun yıllar sürse de, karşılaşılabilen sonuçlar mantığa değil hakka dayalı olduğu için araştırmacının kalbine mutmainlik vermektedir. Korkaklığı nedeniyle Allah’ın dini hakkında susmayı tercih ederken kulluk sorumluluğu ile çok dikkatli konuşan Mehmed abiniz, iki deniz arasının nerede olduğu veya lakabı Zülkarneyn olan Süleyman (a.s.)’ın ayetlere göre yaptıkları ve yapacakları gibi önemli konularda tam bir mutmainlik içinde olduğu için sizlerle paylaşmaktadır.

Hiç kuşkunuz olmasın ki Allah’ın dini adına tam bir kalbi mutmainlikle söylediğimiz her söz, yeterli bir zaman diliminde konuyla ilgili yüzlerce ayet-i kerimeyi tek tek delil getirerek açıklayabileceğimiz sözlerdir. Böyle bir mutmainlik olmasa niye söyleyelim ve ömrümüzün bu son zamanlarında hesabını veremeyeceğimiz bir yük altına niye girelim ki? Allah’ın dini adına sorulan bir soruya “Bilmiyorum” cevabını vermenin hafifliğini ve hesap günündeki rahatlığını yaşamak varken, “Allah’ın ayetlerine göre şu şöyledir, bu böyledir” diyebilme cüretinde niye bulunalım ki? Bizlere “Alim veya hoca” desinler diye mi? Affedersiniz ama Kur’an-ı Kerim’de alimlerin veya hocaların cennetle müjdelendiği bir ayet var mı? Bizler böyle bir şey bilmiyoruz. “Bilenlerle bilmeyenler bir olmaz” ayeti bile bildiklerini yaşamayan hocalar ve alimler için tehdit içeren bir ayettir. Bizlerin Kur’an anlayışına göre sadece hakkı bilenlerin, hakkı konuşanların veya hakkı yazanların değil önemle ve öncelikle hakkı yaşayanların cennetle müjdelendiğidir. Peki bu gerçeği bilmemize rağmen “Kur’an-ı Kerim’e göre kıyamet vaktini bilen bir resul vardır ve bu resul ayetlere göre hiç kuşkusuz ki Süleyman (a.s.)’dır” diyor isek bu sözlerimizin konuyla ilgili yüzlerce ayete dayanmaması mümkün müdür?

Alim veya hoca olduğumuzu değil Kur’an’a gereken iman ve ciddiyetle yaklaşan sade müslümanlar olduğumuzu söylüyoruz. Ancak karşımızda yüzlerce alim olsa da konuyla ilgili bütün ayetlerin araştırılmasından kaynaklanan hak bir gerçeği hiç çekinmeden ortaya koyar ve ayetleri aralarındaki bağlantılarla teker teker zikrederek hiç zorlanmadan açıklayabiliriz. Yeter ki ayetlerin zahir manası esas alınsın ve kişisel görüşlere göre tevil edilmesin. Yıllar önce yazdığımız “Zülkarneyn (a.s.) zamanda seyahat ederek ye’cuc ve me’cuc seddini yapmış (onarmış) olmasına rağmen bu sed yaşadığımız zaman diliminde henüz yapılmamıştır” sözümüz de, konuyla ilgili ayetlere dayalı olarak gayet rahat açıklayabileceğimiz bir sözdür. Bu konuda karşılaştığımız tek sorun zaman darlığı olduğu için kardeşlerimizle bu konuları paylaşırken meselenin gövdesini beyan eden ayetleri paylaşabilirken bu gövdeyi açıklayarak destekleyen yüzlerce daldan bahsedemiyoruz. Bu özet açıklamalarımız konu üzerinde ciddi araştırmalarda bulunan kardeşlerimiz için yeterli ve açıklayıcı olmasına rağmen bu konuyla yeni karşılaşmış kardeşlerimiz için anlaşılmaz olmaktadır. Bu nedenle işlediğimiz konu ve ayetler üzerinde henüz düşünmeyen kardeşlerimizin, haklı olarak bizlere dönüp “Bu sonuca nasıl vardınız?” sorusunu çok doğal karşılıyoruz.

Karşılaştığımız bu soru sizin de bildiğiniz gibi birçok tarikat veya cemaat çalışmasında hiç sorulmayan bir sorudur. Tarikat veya cemaat imamı bir şey söylediği zaman söylenileni anlayanlar da anlamayanlar da genel bir tasdik gösterirler. Tarih boyunca böylesi yaklaşımlardan kaynaklanan zehirlenmeleri gördüğümüz için “Peygamberler dışında hiçbir insana karşı imani mükellefiyetimiz yoktur” diyerek böylesi yaklaşımlara uzun yıllardır karşı çıkmış ve müslümanları mukallitlikten muhakkikliğe davet etmiştik. Bu elbetteki doğru bir davettir. Ancak muhakkik olmak isteyen kardeşlerimizin bizlere “Bu sonuca nasıl vardınız?” sorusunu sorarken, muhakkikliğin bir gereği olarak biraz cehd göstermeleri, konuyu araştırıp-tahkik etmeleri de gerekmektedir. Hiç mutfağa girmeden, mutfak çalışması yapmadan yemek sofrasında oturmayı tercih eden kardeşlerimizin aşçı edasıyla “Söyle bakalım bu yemeği nasıl yaptın?” demezden önce mutfağa teşrif etmelerini ve mutfakta biraz çalışmalarını tavsiye ediyoruz. Böyle bir çalışmaya şu an için imkanınız yoksa itiraz etmeden önce biraz sabırlı olmanızı ve söylenilenleri tekrar düşünerek anlamaya çalışmanızı istirham ediyoruz. Bunu söylerken büyük patlamayı ve evrimi savunan, Adem (a.s.)’ın ilk insan olmadığını söyleyen hocalarını dahi ayetlerle ikaz etmeyen kardeşleriniz gibi olmanızı elbetteki istemiyoruz.

Kur’an adına söylediğimiz her hangi bir söz size göre onlarca ayetle desteklenir gözükmesine rağmen bir ayetle çelişiyorsa bizleri hemen ikaz etmenizi ve “Bu sözünüz, şu ayetin Kur’an bütünlüğündeki anlamı ile çelişiyor” demenizi yalvararak istirham ediyoruz. Fakat dikkat ederseniz “Şu ayetin anlamı ile” demeyip, “Şu ayetin Kur’an bütünlüğündeki anlamı ile” ifadesini kullandık. Çünkü aynı konulardaki benzer-müteşabih ayetler tek başına ele alındığı zaman bu ayetlerin tek ve muhkem bir anlamı yoktur. Bu ayetleri tek başına ele aldığınız zaman birden çok anlam verebileceği için bu anlamlardan ön kabulünüze uygun olan birisini tercih edebilir ve aynı ayetten bir başka anlamı tercih eden kardeşlerinizle sonucu olmayan tartışmalara girebilirsiniz.

Böyle bir kısır döngüye düşmemenizin tek çaresi “Müteşabih Müslümanlar” kitabında da Kurani bir yöntem olarak açıkladığımız gibi benzer-müteşabih olan bir ayetin Kur’an bütünlüğündeki muhkem anlamına ulaşabilmenizdir. Bunun yegane yolu ise aynı konudaki benzer-müteşabih ayetlerin birbiriyle tefsir edilmesi ve geniş olan anlam yelpazesinin muhkem bir aralığa getirilmesidir. Bu yapıldığı zaman hiç kuşkunuz olmasın ki “Şu ayet falanca hocaya göre şöyle, filanca hocaya göre böyle..” saçmalıkları geride kalacaktır.

Bunları söylerken siz kardeşlerimizden alimim diyen birçok hocada olmayan Kurani bir dikkat istediğimizin farkındayız. Fakat meselenin olmazsa olmazı budur. Birlikte yapacağımız bu önemli değerlendirmenin ciddiyetle ilerlemesi, bu yazdıklarımızın dikkate alınmasıyla mümkündür. Dolayısıyle bu hatırlatmaları tekrar tekrar yapıyor, hangi ciddi yorumların hangi ölçüyle gündeme alınacağını bilmenizi istiyoruz.

Yariniz yardımcınız olsun..
İnşirah Melal
11.03.2019 20:13
Selamaleykum
Eyvallah hocam.. Allah razı olsun..
Bu güzel özet ve girizgah için teşekkür ediyor, yeni değerlendirmenin de hayırlara vesile olmasını diliyorum.
Bekir Ziya
11.03.2019 12:05
Selamün Aleyküm
Bu yeni değerlendirmede daha önce anlamadığım 'Yec'uc ve Mec'cuc'un her tepeden inmesi' konusunu da anlayacağımı umuyorum. Düz Dünya ile birlikte düşünüldüğünde perde biraz aralanıyor ama mutmain olmak lazım.
Gülsüm Alagaş
11.03.2019 07:56
Selamın aleyküm
Bu yeni başlığın hayırlara vesile olmasını diliyorum. Her biri birbirinden önemli bu konulara öncülük ettiğiniz ve öncelikle günümüz müslümanlarını olmak üzere tüm dünya insanlarını yakından ilgilendiren bu konularda bizlere yol gösterip yolumuzu açtığınız için Rabbim sizden ve samimiyetle katkıda bulunan tüm kardeşlerimizden razı olsun.
Rahman olan Rabbimiz lütfuyla hakkı anlamamızı, hakkı yaşamamızı, ve hidayetlere vesile olmasını nasip etsin...
Talha
10.03.2019 22:04
SELAMÜN ALEYKÜM
Amin amca amin...
Çok yakın zamanda karşılaşacağımızı düşündüğümüz bu savaşta Hakkın safında yer almak nasibolsun inşaallah...
Yecüc ve mecücün Nuh a.s ile de bir bağlantısı var olabilir mi? Yoksa dünya sahnesine ilk defa çıkan, mahiyetini henüz bilemediğimiz canlılar mı?
Mustafa Kayhan
10.03.2019 11:57
Uçan Çanaklar
Eski geleneğimizde Hz. Süleyman'ın uçan halısından sanki söz edilmektedir. Uçan çanakların, bununla bir alakası olabilir mi? Bir de Mehmet Alagaş hocamıza sorum olacak: Siyonistler, yanlış anlamıyorsam bütün planlarını Solomon dedikleri ve oradan ürettikleri siyonizm üzerine kurmaktadırlar. Bu, en netice Hz. Süleyman'a varıp dayanmaktadır. Yahudilere göre kıral ve nebi olan siyonistlere göre dünya kırallığının sahibi olan Hz. Süleyman olacaktır. Bu bağlamda Mehmet hocamızın da bazı olay ve durumları, Kurân'a bağlı olarak ve hak hakikatler olarak sunduğu açıklama ve beyanlar, neticede Hz. Süleyman'a varmaktadır. Bu bir paradoks ya da açmaz mıdır? Ya da bilmeden ıskaladığımız bir şey mi vardır? Ya da gerçek olan bir olayın, Kurân perspektifinden açıklamasını Mehmet hocamız yaparken, siyonist akıl olayları dünya insanlarından gizlemekte midir? Hidayete tabi olanlara, hak ve hakikate teslim olanlara selam olsun. Selam ve dua ile.
Mehmed Can
09.03.2019 23:46
Allah razı olsun,Hocam
""Rahman olan Rabbimiz lutfuyla hakkı anlamamızı, hakkı yaşamamızı, hakkı anlatmamızı ve hidayetlere vesile olmasını nasib etsin...""
Güzel dua ve temennilerine yürekten âmin diyorum...
Yusuf Gökçe
09.03.2019 16:26
SA.
Güzel bir girizgah olmuş sayın hocam. Devamını bekliyoruz. Bir soruyla konuyu açmak istiyorum: Hz.Zülkarneyn'in rahmetle tarihe müdehalesi Yecüc Mecüc ile mi yoksa Melhame-i Kübra ile mi başlayacak? Selametle...
Önceki Yorumlar:
Yorum yap yorum