Kitaplardan Alıntılar A+ | Normal | A-

Birlikte Değerlendirelim - 10 / Antartika'nın Ötesi - Ye'cuc ve Me'cuc



Birlikte Değerlendirelim - 10 / Antartika'nın Ötesi - Ye'cuc ve Me'cuc

Euzübillahimineşşeytaniracim

Bismillahirrahmanirrahim

"Dünya düz mü?" başlığında meselenin ana konusunu ele almış ve tartışılabilir bütün bilimsel verileri bir kenara bırakarak Kur'an'a yöneldiğimiz zaman ayetlerin açık anlamı istikametinde dünyanın düz ve yayılmış olduğunu ifade etmiştik. Zaten bütün müslümanlardan da istediğimiz dünya insanlarına asırlardır ezberletilen ve sahte resimlerle pekiştirilen ön kabullerini zihinsel bir kusma ile bir kenara bırakarak Kur'an'a yönelmeleri ve temizlenen bu zihinleriyle konuyla ilgili ayetleri hiç tevil etmeden anlamaya çalışmalarıdır.

Bunu yaptıkları ve Kur'an'a göre bir karar yeri olan ve dönmeyen dünyanın düz olduğunu anladıkları zaman dünya insanlarını büyük patlama ve evrim gibi küfür teorileriyle Allah'tan uzaklaştıran bilimsellik putunun ne derece bir sahtekarlık içinde olduğunu da anlamış olacaklardır. Kelime-i tevhiddeki 'La İlahe' ifadesi ne kadar önemliyse, yüceltilerek kutsallaştırılan bu bilimselik putuna karşı çıkmak da o kadar önemlidir. Dolayısıyle tevhidi önemseyen ve önceleyen muvahhid müslümanlar için insanları bilim adına küfre davet eden bu büyük puta karşı çıkmaları "La İlahe" demelerinin en açık gereğidir.

Dünyanın şekliyle ilgili bu meseleyle ilk karşılaştığımız zaman müslümanların yeterince önem vermedikleri Piri Reis haritalarının da önemini anlamış olduk. Hiç kuşkunuz olmasın ki Piri Reis haritasının tamamı veya bu ve benzeri haritalara kaynaklık eden Süleyman (a.s.)'ın haritaları elimizde olsaydı, günümüzdeki bu ihtilafların hiçbirisi olmazdı. Çünkü tüm yeryüzünü emrine verilen rüzgar ile havadan gezen Süleyman (a.s.)'ın haritalarına baktığımız zaman hem yeryüzünün şeklini hem de sınırlarında ne olduğunu görebilirdik.

Fakat ne yazık ki bu haritalar elimizde yoktur!.
Endülüst İslam devletinin yıkılmasından sonra yağmalanan kütüphanelerde de bulunan bu haritalar (ki K. Kolomp da bu haritaları esas alarak Amerika'ya gitmiştir) uzun asırlardır siyonistlerin elinde bulunmaktadır. İstanbul Topkapı sarayındaki Piri Reis'e ait bir nüshasının dahi sonradan bazı tahrifatlara uğratılması ve Amerika'ya götürüldükten sonra geri getirildiği söylenmesine rağmen hiç teşhir edilmemesi, siyonist şeytani aklın bu haritalara verdiği önemi göstermektedir.

Fakat ne kadar gizlemeye çalışırlarsa çalışsınlar, hak ve hakikatin ortaya çıkmasını engelleyemeyeceklerdir. Çünkü elimizde Süleyman (a.s.)'ın haritaları olmasa da, Süleyman (a.s.)'ın ne yaptığını ve ne yapacağını anlatan Kur'an-ı Kerim vardır. Dolayısıyle biz bu önemli meselelerde sadece Kur'an-ı Kerim'i esas alarak hızlı olmasa da sağlam adımlarla ilerlemeye çalışıyoruz. Elbetteki anladığımız hakikatler olduğu gibi henüz anlayamadığımız meseleler de vardır.

Mesela dünyanın düz ve yayılmış olduğunu anlamamıza rağmen genel kütle yapısı konusunda netleşmiş bir fikrimiz yoktur. Açık ayetlerden ayın kendisine ait bir nuru olduğunu anlamamıza karşın Nur 35 deki "Nur üstüne nurdur" buyruğunu henüz anlayamadığımız için aydaki bu nurun doğuya ve batıya yani dünyaya ait olmayan ikinci bir kaynak tarafından tetiklenip-tetiklenmediğini veya nurunun arttırılıp-arttırılmadığını henüz bilmiyoruz.

Ay ve güneş tutulmalarının ise ayetlerden hareket ederek ışıksız gezegenlerden kaynaklandığını zorlanmadan görebiliyoruz. Ayetlerden hareketle dememizin nedeni "Hani (bir zamanlar) Yusuf babasına "Babacığım ben (rüyamda) onbir gezegen, güneşi ve ayı gördüm.."(12-Yusuf 4) buyruğuna göre onbir gezegen olduğunu biliyor olmamızdır. Bunlardan iki tanesini göremememiz, bu gezegenlerin olmadığı anlamına gelmez. Bizler görmesek de bu ışıksız gezegenlerin varlığına hiç kuşku duymadan iman ederiz. Kaldı ki Nasa'nın dahi radyo dalgalarıyla bu gezegenleri kolaylıkla tesbit ettiklerini fakat dünya insanlarından sakladıklarını düşünüyoruz.

Düz dünyayı savunan arkadaşların gece ve gündüzün meydana gelmesi konusunda bazı öngörülerden hareketle yaptıkları animasyonlar ise bizlere oldukça basit gözüküyor. Halbuki aynı soruyla Kur'an'a yaklaştığımız zaman "Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir..."(41-Fussilet 37) gibi ayetlerle bizlere gece ve gündüzün (ay ve güneşten ayrı olarak) başlı başına iki ayet kılındığını, ".. Gece ve gündüzün (birbiri arkasına gelip) değişmesi de O'na aittir. Hiç düşünüp-akletmeyecek misiniz?"(23-Mü'minun 80) gibi ayetlerle gece ve gündüzün meydana gelmesini (İlahi bir takdirin ilmi sonucuna değil) "Biz" ifadesini kullanmadan sadece Kendisine nisbet ettiğini gördüğümüz zaman meselenin hiç de o kadar basit olmadığını çok iyi anlıyoruz. Güneş ve ayın da içinde olduğu yakın gökdeki gezegenlerin Kur'an'a göre hem yıldızların içinde bulunduğu gökle beraber dönerken, hem de kendilerine özgü yörüngelerde hareket ettiklerini dikkate almamız gerekir diye düşünüyoruz.

"Yedi kat gök, gördüğümüz göğün içinde midir yoksa gördüğümüz sadece birinci kat gök müdür?" sorusundan hareketle gördüğümüz göğün, birinci kat gök olduğuna ilişkin düşüncemiz birçok ayetle ağırlık kazanmasına rağmen yine de bizler için yeterli değildir. Çünkü bir düşünce birçok ayete dayanmasına rağmen konuyla ilgili bütün ayetlere açıklık getiremiyorsa, bu düşünce hakka ulaşmış bir düşünce değildir. Dolayısıyle bu meseleyi de yeterince anlayamadığımızı düşünüyor ve anlayamadığımızı bildiğimiz için Allah'a hamdediyoruz.

Hamdediyoruz çünkü Allah'ın ayetlerini yanlış anlamaktan şiddetle sakınan mü'minler için bir ayeti veya bir hakikati anlayamadıklarını bilmeleri büyük bir lutuf olup, anlayış kapısını açık bırakmaları demektir. Konuyla ilgili anlayamadığımız bu hususlar elbetteki anladıklarımızı gölgelendirmeyecektir. Anladıklarımızı sağlam bir adım olarak kabul eder ve anlayamadıklarımızı araştırmaya devam ederiz. Söz buraya gelmişken düz dünya gerçeğini kabul eden dünya insanlarını da tekrar Kur'an'a davet ediyor ve yaratılmış alemle ilgili bütün önemli soruların, Yaratıcı'nın gönderdiği son Kitab olan Kur'an-ı Kerim'de olduğunu tekrar hatırlatmak istiyoruz.

Anlayamadıklarımızı anlayabilme çabasını sürdürecek olan bizler tabi ki bu çalışmalarımızda ve araştırmalarımızda bir öncelik sırasına dikkat edeceğiz. Bu öncelik sıramız elbetteki kişisel meraklarımıza göre değil insanların genelini ilgilendirecek konuların vehametine binaen olacaktır. Meseleye bu açıdan baktığımız zaman İlahi takdirle gerçekleşen gök olaylarının mahiyetini anlamayı acil görmediğimiz için bunları yakın zamana bırakırken, dünya insanlarını çok yakından ilgilendirecek büyük bir tehlike üzerinde acilen durmak istiyoruz.

Büyük bir tehlike deyince sakın aklınıza nükleer silahlar gelmesin. Çünkü bir mü'min olarak nükleer silahlardan korkmanıza hiç gerek yoktur. Kendi dostlarını müslümanlar aleyhine kışkırtan Şeytan aleyhillane bizlerin nükleer bir silahla mü'min olarak ölmemizi ve dünya imtihanını yüz akıyla bitirip cennete kavuşmamızı değil, önemle ve öncelikle dünya insanlarını nükleer silahlarla tehdit ederek sapmasını ve küfretmesini istemektedir. Şartlar gereği bizleri bu gibi silahlarla öldürmek istedikleri zaman ise yine karar onlara ait değildir ve Sahibimiz olan Allah ne dilemişse sadece o olacaktır. Ve çok iyi bilin ki O Rahman, kulları için asla zulüm dilemez. Dolayısıyle şeytan ve dostlarının ellerindeki nükleer silahlardan değil önemle ve öncelikle dillerindeki küfür dolu batıl yalanlardan sakınmamız gerekmektedir.

Ne yazık ki hak gerçeklerin onlarca kat batılla örtülmeye çalışıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Karşılaştığımız en önemli sorun, batılı reddederken içindeki hakkı ayırmak noktasındadır. Mesela Kur'an'a göre biyolojik canlıların yaşadığı tek bir arz olduğunu bilerek "Uzaylılar yoktur" dememize rağmen bizlere "Kur'an'a göre tarihin değişik zamanlarında gökte görülen uçan çanaklar var mıdır?" sorusu sorulsa hiç tereddüt etmeden "Vardır ve havuz büyüklüğündeki bu çanaklar iki zaman sahibi olan ve zamanda seyahat edebilen Zulkarneyn (a.s.)'a aittir" deriz. Ancak bu gerçekten hareketle ne siyonizmin maşası Eric Van Daniken gibi "Tanrıların arabaları" saçmalığını uydurur, ne de tek dünya devletini amaçlayan aynı siyonist zihniyet gibi uzaylı istilasından bahsederiz.

Açık ayetleri ve arkeolojik bulguları incelediğimiz zaman Kur'an'da önemle zikredilen Sebe kavminin Mayalar olduğunu rahatça anlar ve Maya yazıtlarında yer alan "Bize gökten metal çanak içinde kızıl sakallı kutsal adam geldi ve bizlere mısır dikmesini öğretti" ifadelerindeki kutsal adamın lakabı Zülkarneyn olan Süleyman (a.s.) olduğunu görürüz. Bu Amerikan yerlilerine iyilik ve rahmetle gelen kutsal adam o kadar çok sevilmiş ve nesilden nesile anlatılan hikayelerle öylesine değer kazanmıştır ki, yerleşim yerleri değiştiği zaman bile Nazca'da olduğu gibi gökten görülebilecek dev figürlerle "Biz şimdi buradayız" mesajını vermeye devam etmişlerdir. Bu hak verileri gören Eric Van Daniken ise bu hak verileri batıl teorisine dayanak kılmış ve nasıl bir tanrı telakkisi varsa bu tanrıları arabalara bindirivermiştir!.

Seni tenzih ederiz ya Rabbel alemin..

Kendisine zamanda seyahat gibi imkanlar da verildiği için Kur'an-ı Kerim'e göre kıyamet saatini bilen tek resul olan Süleyman (a.s.)'ın Mayalara takvim ilmini verdiğini dikkate aldığımız zaman, Maya takviminde 2012 ye kadar verilen 52 yıllık kutsal döngülerin neden son bulduğu ve 2012 sonrası dönemin niye verilmediği tabi ki düşündürücüdür. Bizler müslüman olarak "2012 ve İki deniz arası" kitabımızda belirttiğimiz gibi takvimle ilgili bu arkeolojik bulgular doğru ise bunun bir kehanet değil bir ayet olabileceğini dikkate almalıyız.

Bizler şimdiye kadar gökte gerçekten görülen ve görülmeye devam edilecek olan (Kur'an ifadesiyle geniş havuz büyüklüğünde yani) yaklaşık yüz metre çapındaki uçan çanakların Zülkarneyn (a.s.)'a ait olduğunu hiç tereddüt etmeden söyleyip "Bunlar uzaylılar değildir" dememize rağmen "Yeryüzü dışı varlıklar var mıdır?" sorusuna da yine Kur'an'ı araştıran müslümanlar olarak "Elbetteki vardır" cevabını veririz. Ancak bu varlıklar siyonist zihniyetin uydurduğu gibi uzaylılar, Anunakiler veya Reptilianlar değil Ye'cuc ve Me'cucdur. Nitekim dünya insanlarını çok yakından ilgilendireceğini söylediğimiz tehlike de budur. Araştıran ve düşünen insanlar olarak bilim kurgu fantazilerini bir kenara bırakmamız ve Kur'an-ı Kerim'in hak bir haber olarak bildirdiği ye'cuc ve me'cucun ne olduğunu gücümüz nisbetince anlamaya çalışmamız gerekir. Çünkü ahir zamanı yaşayan ve Antartika'nın ötesini merak eden dünya insanları çok yakın tarihte fantastik bir yalan olan Anunakiler veya Reptilianlarla değil hak bir haber olan Ye'cuc ve Me'cucle karşılaşacaklardır.

Birçok kitab çalışmasında kısmen değindiğimiz bu çok önemli meseleyi vehametine binaen ilk baştan ele alacak ve Rabbimizin yardımıyla insanın yaratılışından başlayarak tane tane anlamaya çalışacağız. Bu gibi konularla ilk defa karşılaşmış olan kardeşlerimizin öncelikle "Dönen dünya mı yoksa gök mü?" gibi dünyaya ilişkin değerlendirmelerle birlikte insanın yaratılışına dair sitedeki diğer başlıkları yorumlarıyla birlikte okumalarını tavsiye ediyoruz.

Bunu yaptıkları zaman bu gibi önemli konularda hem kendileri için Kurani bir alt yapı oluşturacaklar, hem de bu başlıkta ele aldığımız değerlendirmeye ayetlere dayalı verimli katkılarda bulunabileceklerdir. Hiç kuşkunuz olmasın ki Kur'an'da zikredilen ye'cuc ve me'cucun kimler olduğu sorusu, yine bu yüce Kitabımızda cevabını bulan bir sorudur. Yeter ki bu meselenin önemine binaen ayetleri gereken bir ciddiyetle ele alıp Kur'an bütünlüğünde anlamaya çalışalım.

Rahman olan Rabbimiz lutfuyla hakkı anlamamızı, hakkı yaşamamızı, hakkı anlatmamızı ve hidayetlere vesile olmasını nasib etsin...




Yorum yap yorum

Yorumlar [22]

Önceki Yorumlar:
Mehmed Alagaş
19.03.2019 14:49
Ve aleykümselam Bekir kardeşim
İnsanoğlu nasıl çoğaldı meselesindeki tartışmaları bizler de görüyoruz. Bir taraf geleneksel anlayışı savunurken diğer taraf bu anlayışı reddederek meseleye evrimsel bir açıklama getirmeye çalışmaktadırlar. Kaynakları ve kalkış noktaları farklı olan bu iki taraf arasındaki tartışmaların bitmesi mümkün değildir. Bir meselede hakka ulaşabilmemiz için ilk şart, o meseleyi bilmediğimizi kabul etmektir. Ancak bilmemezliği içine sindiremeyen insanoğlu, bilmediği meselelerde akıl yürüterek mantıklı bir açıklama bulduğu zaman bunu hak zannetmekte ve bu meselenin üstünü kapatmaktadır.

İlk nesil insanların çoğalma meselesi de bunun gibidir. Kur’an’a göre dünya hayatına indirelen Adem (a.s.) ve Havva validemiz elbetteki karı koca hayatı yaşamışlar ve birçok çocuk sahibi olmuşlardır. Peki sonra ne olmuş, bu çoğalmalar nasıl devam etmiştir? İşte bu konuda ayet veya mütevatir bir hadis olmamasına rağmen akıl yürütülmüş ve kardeşler arası evliliklerle çoğalmanın devam ettiği söylenmiştir. Bu görüşü yadırgayarak “Kardeşler arası evlilik olur mu?” diyenlere de “Zaruret gereği elbetteki olur” cevabı verilmiştir. Burada şu soruyu soruyoruz.,

Kimin için zaruret?
Akıl yürüterek meseleye bir cevap arayanların duydukları bir zaruret ise bu elbetteki doğrudur. Çünkü meseleyi başka türlü açıklayamazlardı. Fakat zaruret kelimesini herşeye Kadir ve Alim olan Allah için kullanıyorlarsa hemen elimizi kaldırır ve “Orada durun” deriz. Çünkü şanı yüce Rabbimiz için bir zaruret söz konusu değildir ve olamaz. “Zaruret olmamasına rağmen Rabbimiz bunu dileyebilir ve kardeşlerin evlenmesine izin verebilir miydi?” sorusuna ise “Elbetteki bu izni verebilir daha sonra kaldırabilir ve hiç kimse bunu sorgulayamazdı” cevabını gönül rahatlığı ile verebiliriz. Burada önemli olan insanların çoğalması için Rabbimiz kardeşler arası evliliğe izin vermiş midir yoksa insanların çoğalması konusundaki İlahi takdiri hikmetli bir farklılık mı göstermiştir?

İşte meselenin özünü ifade eden bu soru ile Kur’an-ı Kerim’e yöneldiğimiz zaman kardeşler arası evlilikle ilgili hiçbir işaretle karşılaşmamamıza rağmen ilk nesil insanların üreyip-çoğalmaları konusunda bize sıradışı gelen ayet-i kerimelerle karşılaşıyoruz. Konuyla ilgili bu ayet-i kerimeler sonraki nesillerden olan müslümanların üreme-çoğalma ve yaşama alışkanlıklarından farklı gözüktüğü için uzun asırlardır zahirinden farklı anlamlara tevil edilerek anlaşılır duruma getirilmiştir. Oysa meseleyi anlamak ve bu meseledeki hakka yaklaşmak istiyorsak, konuyla ilgili ayetlerin hiç birini başka manalara tevil etmeden anlamaya çalışmamız gerekir.
Ne kadar anlarız, anlayabiliriz bilmiyoruz. Önemli olan anlayabildiklerimize sımsıkı sarılmak ve anlayamadıklarımızı hiç tevil etmeden anlamaya çalışmaya devam etmektir. Bildiğiniz gibi bu önemli meseleye nesiller arasındaki farklılıkları esas alarak başlamış ve bu farklılıkların evrimsel bir süreçle değil Rabbimizin rahimlerdeki yeniden yaratışıyla ilgili olduğunu söylemiştik. Nesiller arası ilk değişikliğinde Nuh tufanından sonra olduğunu ve Ad kavminin yeni bir nesil olarak yaratıldığını belirtmiştik. İlk nesillerin durumunu anlamak için öncelikle Ad kavminin şu sözlerini dikkate alalım.,

“(Hud'un) kavminden küfredip de ahirete kavuşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz önde gelenler dedi ki "Bu (adam), sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Kendisi de sizin yediklerinizden yemekte ve içtiklerinizden içmektedir.(33) Sizin benzeriniz olan bir beşere boyun eğecek olursanız, andolsun ki hüsrana-ziyana uğrayanlar olursunuz.(34) O size ölüp toprak ve kemik olduktan sonra (yeniden diriltilip) çıkarılacağınızı mı vadediyor?(35) Heyhat (gerçeklerden ne kadar uzak), size vadedilen şeye heyhat!.(36) O (dirilme ve hayat), bizim (öldükten sonra yaşadığımız bu) dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız, biz (ikinci kez ölüp) diriltilecekler değiliz.(37) Bu adam sadece Allah hakkında yalan uyduran bir kimsedir, bizler ona inanacak değiliz. (23-Mü'minun 33..38)”

Bu önemli sözlerin ne anlama geldiğini anlayabilmemiz için, Ad kavminin ilk nesillerden farklı bir nesil olarak yaratıldığını bilmemiz gerekir. Yeni bir nesil olduklarının farkında olan Hud (a.s.)’ın davetine karşı çıkan Ad kavminin küfredenleri, ilk nesil insanlardan farklı bir şekilde yaratıldıklarını bilmedikleri için kendilerini onlara göre tanımlayıp “Biz ölürüz ve yaşarız. İkinci ölüm ve tekrar dirilme söz konusu değildir” demektedirler. “Ölüp tekrar dirileceksiniz” diyen Hud (a.s.)’ın davetine “Heyhat” diyerek karşı çıkmalarının nedeni, kendilerine göre bilimsel ve görsel verilere dayanmaktadır. Çünkü hepsinin bildiği gibi o zamana kadar bütün ataları ölüp yaşıyorlar ve ikinci kez ölmüyorlardı. Nitekim onlar ayetteki sözleriyle kendilerini değil, kendilerinden önceki ilk nesil insanların durumunu anlatıyorlardı.

Ayetleri tefekkür ettiğimiz zaman ilk nesil insanların ölüp yaşadıklarına dair bu Kurani görüş, aşağıdaki ayet-i kerimelerde de açıklık kazanmaktadır.,

“Onlardan konuşan-söz alan biri der ki "Benim bir yakınım vardı.(51) (Bana) derdi ki, sen de gerçekten doğrulayanlardan mısın?(52) Bizler öldüğümüz, toprak ve kemikler olduğumuzda mı, gerçekten biz mi (yeniden diriltilip sonra da) cezalandırılacağız?(53) (Konuşan yanındakilere devamla) der ki "Sizler (şimdi onun durumunu görüp) biliyor musunuz?”(54) Derken bakıverdi ve onu cehennemin ortasında gördü.(55)(Ona) dedi ki "Allah'a andolsun ki neredeyse beni de (şu bulunduğun yere düşürüp) mahvedecektin.(56) Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı mutlaka ben de (azab yerine getirilip) hazır bulundurulanlardan olacaktım.(57) Nasıl, biz (bir daha) ölecek olanlar değil miymişiz?(58) Yalnızca birinci ölümümüzden başka (ölüm yoktu öyle mi)? Ve biz (diriltilip) azaba uğratılacak olanlar da değil miymişiz? (37-Saffat 51..59)”

Akibetleri cennet ve cehennem olan bu iki kişinin, Ad kavminden olduklarını anlayabiliriz. Çünkü günümüzdeki hiçbir inkarcıda olmadığı gibi Ad kavminden hemen sonraki Semud kavminin inkarcılarında bile ölüm gerçeğini görerek kabullendikleri için “Ölürüz ve yaşarız. İkinci ölüm yoktur” iddiası yoktur. Dolayısıyle bu iki kişi, ilk nesil değişikliğinin gerçekleştiği Ad kavmine mensup iki kişidir. Hud (a.s.)’a iman eden kişi geçmiş realiteye ve görsel bilimselliğe rağmen ikinci kez ölüme inanırken -ki kolay bir iman değildir, selam üzerine olsun- diğer kişi o zamana kadar yaşanmış realiteden hareketle inkar etmektedir.

Ayetleri başka manalara hiç tevil etmeden anladığımız gerçek şudur ki ilk nesil insanlar birinci ölümden sonra mahiyetini bilmediğimiz bir şekilde yaşamaya devam ediyorlardı. Ayetlerin zahirinden uzaklaştığımızı, ayetlere nefsi veya akli anlamlar yakıştırdığımızı düşünenler varsa lütfen bizi uyarsınlar ve bu ayetlerin asıl itibariyle ne anlama geldiğini hiç tevile sapmadan bizlere anlatsınlar.

Bekliyoruz..
Bekir Ziya
18.03.2019 20:42
Esselamü Aleyküm
İlk nesillerin nasıl üredikleri denilince hemen aklımıza Nuh(as)'ın kavmine, " Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirdi." hitabı geliyor. Geliyor ama orada da tıkanıyoruz hemen. Bu konuya açıklık getirirseniz müslümanlar arasındaki bazı tartışmaları da bitirmiş olursunuz Hocam.
Mehmed Alagaş
18.03.2019 15:59
Ve aleykümselam
Yusuf bir konu üzerinde değerlendirme yaparken, bu konuyu alim olmayan kardeşlerimizin anlayacağı sadelikte ve kendilerini alim zanneden kardeşlerimizin de itiraz etmeyecekleri bir genişlikte ele almak istiyoruz. Bu anlatımdaki sıkıntımız, kendilerini alim zanneden kardeşlerimizin ikna olması noktasındadır. Bu kardeşlerimiz gerçekten alim olsa, bu kardeşlerimize bir ayetle yüz gerçeği anlatabilmemiz mümkündür. Ancak bu seviyede olunmadığı için yüz ayetle bir gerçeği anlatmaya çalışıyoruz.

Bu önemli konuyu adım adım açıklamak için önceki yorumumuz da “İnsanların yaratılışında evrimsel bir süreç var mıdır?” diye sormuştuk. Madem bu çalışmaya dahilsin sorduğumuz soruya ayetlerle kısa bir cevap vermek veya susmak yerine niye sözlük anlamıyla ukalalık yapıyorsun ki? Yoksa evrimsel süreçle ilgili bu soru, gereksiz bir soru muydu? Oysa müslüman camialarda bile ayetler tevil edilerek evrimin savunulmaya çalışıldığını biliyorsun. “Ben bu konuyu çoktan aştım” diyebilirsin. Allah’a hamdolsun bizler de aştık ancak aşamayan kardeşlerimizi dikkate alarak hep birlikte tekrar aşmak istiyoruz.

İnşirah kardeşimize teşekkür ediyor ve “Ortak tarihi rivayetlerde Nuh (a.s.)’dan sonra insan ömrünün yüz yıl civarına çekilmiş olduğunu görebiliyoruz” sözlerine katıldığımızı ifade ediyoruz. Zaten Burhan kardeşimizin de dile getirdiği gibi Kur’an-ı Kerim’in de tasdik ve işaret ettiği bir görüştür bu. Bilindiği gibi Ad kavmine kadar insan ömrü yaklaşık bin yıldır. İnsan neslinde daha sonra meydana gelen değişiklikler, evrimsel bir süreçte değil Rabbimizin rahimlerdeki yeniden yaratışıyla ilgili değişikliklerdir.,

“Sonra o nutfeyi bir alaka (rahime tutunup-bağlanan kan pıhtısı) olarak yarattık, ardından o alakayı bir çiğnem et parçası yaptık, sonra o bir parçacık eti kemik olarak yarattık, derken o kemiklere et giydirdik, sonra onu bir başka yaratışla inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir. (23-Mü'minun 14)”

Ayetteki “onu bir başka yaratışla inşa ettik..” buyruğu, rahimlerde meydana getirilen yaratılıştaki farklılığa işaret etmektedir. Daha birçok ayette de her şeye Kadir olan Rabbimiz bizleri giderip, farklı bir nesil getirebileceğini beyan etmektedir. Nesiller arası bu farklılık evrimsel bir sürece bağlı olarak değil Rabbimiz dilediği zaman gerçekleşmektedir. Mesela Nuh kavmi de dahil ilk nesiller bin yıl ömür sürerken, Rabbimiz tufandan sonra yeni bir nesil yarattığını beyan etmektedir.,

“Sonra onların ardından bir başka (özellikte) nesil yaratıp-inşa ettik. (23-Mü'minun 31)”

Dikkat edilirse Nuh kavminden sonra yaratılan bu farklı nesil, tek bir nesildir. Nitekim Ad kavmi gibi gelişimi arttırılmış kuvvetli bir nesil, bir daha yaratılmamıştır. Ne kadar kuvvetli olduklarını inkarları sebebiyle helak edilirlerken boş hurma kütükleri gibi oradan oraya savrulup-çarpılmalara yedi gece sekiz gün nasıl dayanabildiklerini düşünerek anlayabilirsiniz. İşte bunların neslinden sonra Rabbimiz yine değişiklik yapmaktadır.,

“Sonra da onların ardından başka (özellikte) nesiller yaratıp-inşa ettik. (23-Mü'minun 42)”

Gördüğünüz gibi Ad kavminden sonra da evrimsel bir süreç olmadan Ad neslinden farklı olarak Hud nesli yaratılmaktadır. Gen ilmini bilen değil genleri yaratan Rabbimiz bu ayette sadece Hud neslini kastetmeden “nesiller..” ifadesini kullanarak, nesiller arası bazı farklılıkları kıyamete kadar sürdüreceğini ve farklı nesiller yaratacağını beyan etmektedir. Kemik fosillerinden de anlaşılacağı gibi nesiller arası bu farklılıkların fiziksel cüsseden ziyade keyfiyet ve özelliklerde olduğunu görebiliriz. Bu nedenle bazı rivayetlerde yer alan Adem (a.s.) on metreydi gibi ifadeleri kabul etmemiz mümkün değildir. Rabbimiz dünyadaki binek hayvanlarını ilk nesiller de dahil olmak üzere bütün insanlığın yararına uygun bir şekilde yarattığını beyan ediyorsa, ilk nesil insanların da evrim sürecinde küçülmeyen aynı atlara ve merkeplere binecek yaratılışta olduklarını zorlanmadan düşünebiliriz.

Bu kısa açıklamamızdan anlaşılacağı üzere insan neslinin ömür süresi ve yaratılışındaki farklılıkların evrimle hiçbir ilgisi yoktur. “Ol buyurduğu zaman olduran Rabbimizin yaratmasında bir süreç var mıdır?” diye soracak olursanız, bunun iki boyuttan iki cevabı vardır. Yaratılacak şey sürece ihtiyaç duyan bir şey değil ise Rabbimiz “Ol” buyurduğu zaman bu oluverir ve Rabbimizin dilediği an varlık alemine çıkar. Mesela ilk insanın yaratılışı böyledir. Bütün bir insanlığın yaratılışı ise varlık alemine çıkmada ilk insandan kıyametten önce yaratılacak son insana kadar geçecek bir sürece gerek duyduğu için, Rabbimiz bütün bir insanlık için “Ol” buyurduğu zaman Rabbimiz katında iş bitirilmiş olmasına rağmen bütün insanlığın varlık alemine çıkması bir sürece tabidir. Bu sürece Yaratıcı değil yaratılan şey muhtaç olduğu için böyledir.

Bildiğimiz ve iman ettiğimiz gibi Rabbimiz zamandan münezzehtir. Rabbimizin Kur’an’da zamanla ilgili verdiği bütün sayılar, muhatap alınan zamana muhtaç yaratılmışın ölçülerine göre verilen sayılardır. Mesela “.. Rabbinin katında (yaşayacağınız) bir gün, sizin (dünya hayatında) saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. (22-Hacc 47)” ayetinin anlamını “Bize göre bin yıl, Allah’a göre bir gündür” şeklinde anlamamamız gerekir. Her ikisinde de biz varız ve zaman ölçüsü bize göredir.

Kitablarımızda açıkladığımız gibi insanların zamanı yaşam hızlarına göre algıladıkları için yeniden yaratılıştaki yaşam hızı çok daha hızlı olacağı için dünyadaki bin yıl, Rabbimiz katında bizler için bir gün gibi olacak. Nitekim bu zaman anlayışıyla “Dünyada ne kadar kaldınız?” sorusuna ilk nesil insanlar bin yıl yerine “Bir gün veya günün bir kısmı kadar” cevabını verirlerken, sonraki nesiller binin 24 de biri olan ortalama altmış yıla işaret ederek “Bir saat kadar” cevabını verirler.

Meselenin bu giriş kısmı anlaşıldıysa, ilk nesil insanların nasıl ürediklerini araştırabiliriz..
Burhan Akdeniz
18.03.2019 15:08
Selamunaleyküm
Mehmed abinin kitap çalışmalarını dikkatle okumaya gayret eden bir kardeşiniz olarak bu değerlendirme başlıklarını da aynı dikkatle takip etmeye çalışıyorum. Mehmed abinin son sorusunun cevabını birazda nesil ve nesiller ayrımında aramak gerektiğini düşünüyorum. Daha önce hiçkimse tarafından dillendirildiğine şahit olmadığım bu ayrımı Mehmed abi ilk olarak kitaplarında dile getirdiğinde kendisinin bu dikkatinden ve araştırmalarındaki ciddiyetinden dolayı bir kez daha Rabbimize hamdetmiştim.

İlk dönem insanları ile şimdiki insanlığın arasındaki fark evrimsel bir süreç ile değil, Allah'ın farklı yaratması ile ilgilidir. Ve Rabbimiz bu durumu Mü'minun suresinde; Nuh'un kavminden sonra farklı "bir nesil"(23-Mü'minun 31) inşa ettik diyerek Ad kavmine, bundan sonra da "farklı nesiller"(23-Mü'minun 42) inşa ettik diyerek Ad kavminden sonrasına işaret ederek beyan etmiştir. Daha bir çok ayetle açıklanabilecek olan bu konunun benim nazarımdaki en açık ve önemli kısmını siz kardeşlerimle paylaşmak istedim.

Başta Mehmed abim olmak üzere, katkı sunan ve sunacak olan tüm kardeşlerimize teşekkür ediyor ve selamlarımı sunuyorum.
Yusuf Gökçe
18.03.2019 11:41
SA.Mehmet Hocam,
Bana biraz sitem etmişsin. Ben burada sizin fikirlerinizden ziyada ilmi sunma sevdirme açısından dikkat çekmek istedim. Biz zaten sizin kitaplarınızla büyüdük hala da sizi takip ediyoruz. Ancak her konuda müslümanlar ittifak etmeyebilirler. Yecüc Mecüc ile ilgili kurandan anladıklarımı daha önce defaatle sitemize göndermiştim. Ama tekrar bütün boyutlarıyla konuyu hazırlar tekrar gönderebilirim. Selametle...
Mehmed Alagaş
17.03.2019 21:12
Ve aleykümselam
Yusuf kardeş Mehmed abin müslümanları uyandırıp-canlandırmaya çalışırken sen sitenin canlandırılması çok önemliymiş gibi bundan bahsediyorsun. Yemek servisindeki gecikmelerden de hoşnut olmadığın anlaşılıyor. Kaldı ki Mehmed abinin kitablarından bütün meseleyi kavramış ve sofraya hangi yemeğin geleceğini de biliyor gibisin. Haydi sabır taşını çatlatmadan anladıklarını güzelce anlat ve sofradaki kardeşlerinin zihinlerini doyuruver güzel kardeşim. Bizler de gelişen olaylar nedeniyle diğer çalışmalara yönelmek için bu başlığın fazla uzamasını istemiyor ve anlamakta değil anlatmakta zorlandığımız bu meseleyi senin gibi bir kardeşimizin kolay sindirilebilecek bir şekilde anlatıvermesini istiyoruz.
Söz sende..
Yusuf Gökçe
17.03.2019 20:33
Sa.Mehmet Hocam,
Sitemizi biraz canlandırsak daha iyi olmaz mı? Bence siz söyleyeceğinizi söyleyin biz ''ana fikir ''üzerine fikirlerimizi beyan edelim.(-ki bu yöntem hak bir yöntemdir.) Sorduğunuz soruyla varmak istediğiniz sonucu az çok tahmin ediyoruz. Yecüc mecüc adlı topluluğun Hz. Nuh zamanından kalma bir topluluk olduğu. Bunu söylemek için sabır taşını çatlatmaya ne gerek var hocam. YEMEKLER NE KADAR GÜZEL OLURSA OLSUN BU YEMEKLERİN ZAMANINDA VE GÜZEL BİR ŞEKİLDE SERVİS EDİLMESİ DE O KADAR HOŞTUR. Selametle..
İnşirah Melal
13.03.2019 16:53
Selamaleykum
Değerli hocam ikaz ettiğiniz hususu gerek kendi araştırmalarım sırasında gerekse çevremdekiler ile konuştuğum zamanlarda yaşıyorum. Ve söylediğiniz gibi dağılmamak ve dağıtmamak adına bazı anlamadığım boyutları kendi başıma iken ötelemeye, başkalarıyla konuşurken ise bilmediğimi söyleyerek gövdeden ayrılmamaya özen gösteriyorum. Örneğin Abdullah kardeşimizin şuan gündeme getirdiği "sene" ve "yıl" farkı meselesini ilk sorunuza cevap ararken ben de farketmiş, fakat her iki kelimenin de Kur'an'da kullanımlarına baktığımda aralarında bariz bir fark olmadığını görünce araştırmamdan uzaklaşmamak için üzerinde durmamıştım.

Ortak tarihi rivayetlerde Nuh (a.s.)’dan sonra insan ömrünün yüz yıl civarına çekilmiş olduğunu görebiliyoruz. Ayetlerde de böyle bir evrimsel sürecin olmadığını görmüş fakat gördüğümü netleştirmekte zorlanmıştım hocam. Kafamı karıştıran Mü'minun 112...114 ayetlerini düşünürken bir boyutu atladığımı gördüm ve artık böyle bir sürecin olmadığı konusunda netleştiğimi de söyleyebilirim. Uyarılarınız için tekrar teşekkür ediyorum. Neyi bilip, neleri bilemeyeceğimiz konusunda haddi aşmamak ve Kur’an’da bildirilenlere, bildirildiği kadarıyla sımsıkı sarılmak gerçekten çok önemli. Ayetler konusunda gereksiz tartışmalara ilişkin sitede parantez içi açılımıyla verdiğiniz şu ayetler bence de hiç unutulmamalı;

"İnsanlardan kimi hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı bir kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır-durur. (Bu tartışmayı) Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırmak amacıyla (gerçeklerin özüne uzanamadan) yanını eğip bükerek (yapar). Dünyada onun için rezillik-aşağılanma vardır, kıyamet günü ise ona yakıcı azabı taddıracağız. (22-Hacc 8-9)”

Allah hepimizi muhafaza etsin.
Mehmed Alagaş
13.03.2019 15:21
Ve aleykümselam
Abdullah kardeş konuyla ilgili olduğu için Ankebut 14 de “Yıl anlamında ‘amen’ sene anlamında ‘seneten’ kelimeleri geçmekte” deyip bunun hikmetini soruyorsun. Bilmiyoruz ve her iki kelimenin de genel olarak kameri veya şemsi yıl manasına geldiğini düşündüğümüz için bunun hikmetini şu an için araştırmayı da gerekli görmüyoruz. Fakat ayetin bu ayrıntısına inerek bizi önemle uyardığına ve işlediğimiz konuyu sulandırmak istemediğine göre senin mutlaka bildiğin bir şey olmalı? Bu gibi ayetlerden hareketle ilk nesil insanların bin yıl civarında yaşadığını söylerken, vahim bir hata mı yapıyoruz?

Yine herneyse diyerek devam edelim. Arkadaşlar Kur’an-ı Kerim’de araştırma yaptığınız bazı konularda, meselenin ayrıntılarını da kapsıyan geniş bir sonuca ulaşamamanız gayet normaldir. Çünkü bazı meseleler Kur’an’da sadece genel hatlarıyla verilmiş ve bununla yetinmemiz istenmiştir. Bu gibi meselelerin tüm ayrıntılarını anlayamamız, anladığımız genel çerçeveye şüpheyle yaklaşmamızı gerektirmez. Ayetler hakkında gereksiz ve faydasız tartışma çıkarmak isteyenler, meselenin genel hatlarını gündeme getiren müslümanları ayrıntılarla ilgili sorularla karşılaştırarak konuyu muğlaklaştırmak ve tam bir karanlık içine sokmak isterler. Önemine binaen bir kere daha tekrar edelim.,

“Ayetler hakkında gereksiz ve faydasız tartışma çıkarmak isteyenler, meselenin genel hatlarını gündeme getiren müslümanları ayrıntılarla ilgili sorularla karşılaştırarak konuyu muğlaklaştırmak ve tam bir karanlık içine sokmak isterler.”

Bu yaşımıza kadar böylesi kimselerle çok karşılaştık. Lütfen dikkatli olunuz. Bu kimseler münafık zihniyete sahip kimseler olabilecekleri gibi ilmi meselelere “Ya hep, ya hiç” mantığı ile yaklaşan, çapını ve haddini bilmez kimseler de olabilir. Oysa ne kadar cehd edersek edelim bazı meseleleri her ayrıntısıyla anlayamadığımızı ve anlayamayacağımızı kabul etmemiz gerekir. Zaten şanı yüce Rabbimizin bizlere bazı meseleleri ayrıntılara inmeden genel olarak vermesindeki hikmet de bu değil midir?

Bu durumu ve haddinizi bilerek ayrıntılarla ilgili tuzak sorulara düşmemeli, meselenin genel hatlarını beyan ederek konuyu kısmen de olsa aydınlatan ayetlere sımsıkı sarılmalısınız. Bazen bu gibi soruları kendi kendinize de sorabilir ve cevabını veremediğiniz zaman o konuya hiç vakıf olmadığınızı veya kafanızın karıştığını düşünebilirsiniz. Arkadaşlar önemli olan her hangi bir konuda Rabbimizin bizlere bildirdikleriyle yetinmek ve bildirmediği hususları da bilmek hırsıyla gayba taş atmaya kalkışmamaktır. Meselenin muhtelif ayrıntılarını bilmemiz gerekli olsaydı Rahman olan Rabbimiz bizlere bu ayrıntıları da zaten bildirirdi. Burada önemli olan Rabbimizin konuyla ilgili bildirdiklerini hakkıyle anlamaya çalışmak ve bu anlayabildiklerimizle yetinmektir.

Kur’an-ı Kerim’de ilk nesillerin yaratılış ve üreyiş şekilleri de bu söylediğimiz kapsama girmekte ve bu konuyla ilgili bazı ayrıntılar bizlere verilmemektedir. Konuyla ilgili ilk sorumuz “İlk nesil insanlarda bin yıl civarında olan ömür süresi evrimsel bir süreçle mi 70-80 yıla inmiştir?” sorusuydu. Ayetlerde ve tarihi rivayetlerde böyle bir evrimsel sürecin olmadığını görmekte gerçekten zorlanıyor musunuz?
Abdullah
13.03.2019 14:06
selamunaleykum
"Andolsun ki Biz Nuh'u kendi kavmine (peygamber olarak) gönderdik, o da aralarında elli yılı eksik olmak üzere bin sene kaldı. Sonunda onlar zulmetmekte devam ederken tufan kendilerini yakalayıverdi.
(29-Ankebût 14)"

Hocam, konuyla ilgili olduğu için bu ayetle ilgili bir sorum olacak. Ayet metninde, yıl anlamında 'âmen' sene anlamında 'senetin' kelimeleri geçmekte. Malumunuz rabbimizin kitabında hiçbir şey gereksiz değildir. Bu farklılığın sebebi, hikmeti nedir?
İnşirah Melal
13.03.2019 13:02
Selamaleykum
Bismillah diyerek sorduğunuz soru ile Kitabımıza yöneldiğimde şöyle bir durum gördüm hocam;

Muhammed (sav)'a kıyametin saatini soranlar ile ilgili Naziat suresindeki ayetin devamında, Rabbimiz şöyle buyuruyor; "Onlar onu gördükleri gün, sanki (dünyada) bir akşam veya bir kuşluk-vaktinden başkasını yaşamamış gibi olurlar.(79-Nâziât 46)" Aynı hakikat yine aynı genel zümre için Ahkaf/35 , Yunus/45, İsra/52 gibi ayetlerde zikredilmekte ve hatta Rum/55'de "...tek bir saatin dışında kalmadıklarına and içerler..." buyrulmaktadır.

Ancak Taha suresindeki ayetlerde geçen mücrimlerden bir grubun "bir saat"ten değil "bir gün"den söz ettiklerini görüyoruz;

"Sur'a üflendiği gün Biz mücrimleri (suçlu-günahkarları) gözleri (dehşetten) göm gök bir halde mahşerde toplarız. Aralarında gizli gizli konuşarak "Siz sadece on gün kaldınız" derler. Onların sözünü ettiklerini (nerede, ne kadar kaldıklarını) Biz daha iyi biliyoruz. Onların (aklı ve görüşüyle) önde geleni ise "Siz yalnızca bir gün kaldınız" der. (20-Tâ-Hâ 102...104)"

Dolayısıyla "İlk nesiller bin yıl civarında yaşarken daha sonra 800, 600, 400, 300 diyerek 70-80 yıla mı inmiştir? " sorunuza cevaben; Bütün insan nesillerinin bir araya getirildiği hesap gününde mücrimlerin dillendirdiği temelde iki farklı "zaman dilimi" olduğuna göre böyle bir evrim sürecinden söz edemeyiz demeye çok yaklaşmış olmama rağmen Mü'minun suresindeki şu pasaj kafamı karıştırdı ve net bir cevaba ulaşamadım hocam;

"(Allah) buyurdu ki "Yıllar sayısınca arz'da (dünyada) ne kadar kaldınız?" Dediler ki "Bir gün ya da günün bir kısmı kadar kaldık, (bilip) sayanlara sor." Dedi ki "Yalnızca az (bir süre) kaldınız, (bunu hakkıyle ve vaktiyle) bir bilseydiniz." (23-Mü'’minûn 112...114) "

Sizin ve diğer kardeşlerimizin cevaplarını bekliyorum..
Mehmed Alagaş
12.03.2019 13:55
Ve aleykümselam
Abdullah kardeşimiz eleştiriyle ilgili son yorumu tekrar okumanızı ve biraz sabretmenizi istiyoruz. Bekir kardeşim sana gelince son yorumdaki “ömrümüzün bu son zamanlarında..” ifadesinden Mehmed abinin iyice yaşlanmış olduğunu anlamış olacaksın ki “Bence siz kimseyi beklemeyin ve ilerlemeye devam edin” nasihatında bulunuyorsun. Eyvallah güzel kardeşim, bu doğru nasihatına uymaya çalışacağız. Anlayamayan geniş kitleleri değil anlayabilen üç-beş kardeşimizi dikkate alarak ve kemiyeti değil keyfiyeti önemseyerek anlatmaya devam edeceğiz.

Tabi ki Allah’ın yardımıyla gündeme getirdiğimiz bu gerçekleri senin gibi anlamaya çalışan kardeşlerimize de bizim küçük bir vasiyetimiz olacaktır. Mehmed abinizin kısık sesiyle anlatmaya çalıştığı bu gerçekleri, ayetlere uygun gördüğünüz sürece onun vefatından sonra da anlatmaya ve kardeşlerinizi uyarmaya devam ediniz. Çünkü Kur’an-ı Kerim bütünlüğünü esas alarak gündeme getirdiğimiz bu meseleler, ulaşabildiğimiz Kur’an anlayışına göre ahir zamanda yaşayan Muhammed ümmeti için hayati meselelerdir.

Bekir kardeşimizin nasihatini dikkate alarak bu önemli konuya hemen geçecek olursak, öncelikle ye’cuc ve me’cucun kimler olduğunu anlamamız gerekmektedir. Bu arada düşüncelerinizi yanlış bir istikamete yönlendirmemeniz için ye’cuc ve me’cucun seddi aşıp-yeryüzüne dağılmaları ile “Görmüyorlar mı ki Biz arza (yere) geliyor ve onu etrafından eksiltiyoruz… (13-Ra'd 41)” ayet-i kerimesinin yakın bir ilgisi olmadığını söylemek isteriz. Değerlendirme konuları ilerledikçe bunu İnşaallah daha iyi anlayacağız.

Ayetlere göre ye’cuc ve me’cucun kimler olduğunu anlayabilmemiz için ilk nesil insanlarının bizlerden farklı olan fıtratlarını, yaratılış ve üreyiş biçimlerini dikkate almamız gerekir. Bilindiği gibi bizlerden farklı bir genetikleri olan ilk nesil insanların ömür süreleri bin yıl civarındaydı. Daha sonraki nesillerde ise insan ömrünün 70-80 yıla indiğini görüyoruz. Burada sormamız gereken soru, insan ömrünün bin yıldan 70-80 yıla inmesinde evrimsel bir değişim ve zamansal bir süreç var mıdır? İlk nesiller bin yıl civarında yaşarken daha sonra 800, 600, 400, 300 diyerek 70-80 yıla mı inmiştir?

Önce bu önemli soruyu cevaplamanızı istiyoruz. Sizlere ipucu olarak da bütün insan nesillerinin bir araya getirildiği hesap gününde “Dünyada ne kadar kaldınız?” sorusuna verilen cevapları dikkate almanızı öneririz.

Konuşmak isteyen?
Abdullah
12.03.2019 12:08
selamunaleykum
"Ey sakaleyn (arzdaki iki ağırlık olan ins ve cin), yakında size de yöneleceğiz.
Ey (en büyük-en kalabalık) cin ve ins topluluğu. Eğer göklerin ve yerin sınırlarından (sedlerinden) aşıp-geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşıp-geçin. Ancak bir sultan (güçlü bir delil-sebeb) olmaksızın aşıp-geçemezsiniz.... (Rahman 31-33)

Hocam, çelişen bir yorum gördüğünüzde uyarın diyorsunuz lakin, daha önceki başlıkta da bu ayetle ilgili yorum gönderdiğim halde yayınlamadınız. lütfen bu uyarımı dikkate alarak cevap veriniz?: bu ayetler grubunda konu hesap günü değil midir? 37-39-41-43 ve 44. ayetlerden de açıkça hesap günü olduğu anlaşılmıyor mu? bu açıklığa rağmen neden 33. ayetteki göğün ve yerin sınırından geçmeyi yecüc-mecüce yorup, bu dünyadaki göğün ve yerin sınırlarından aşmak olarak anlayalım? ya da bilimsel tefsircilerin anladığı gibi, uzaya çıkmayı, aya çıkmayı v.s. anlayalım? oysa ki ayetlerin zahirinden anladığıma göre, konu hesap günüdür ve rabbimiz hesap gününden kaçışın mümkün olmadığını, bir sultan olmaksızın geçemezsiniz ile buna bir imkan olduğundan değil, imkansızlığı pekiştirmek için "Burda sultan benim, Ben izin vermeden hesap gününden kaçışınız yok diyor" Rabbimiz. günlük dilde bile " hadi gücün yetiyorsa, yapabiliyorsan yap" dediğimiz zaman bunun imkansızlığını anlamamıza rağmen, neden bu ayetteki rabbimizin tehdidinden, sanki bir kurtuluş imkanı varmış gibi anlayalım?
Bekir Ziya
11.03.2019 21:22
Esselamü Aleyküm
Değerli açıklamalarınız ve hatırlatmalarınız için sağolun hocam. Ye'cuc ve Me'cuc'un her tepeden inmesinin, Rahman suresindeki " Ey insan ve cin toplulukları geçebilirseniz geçin göklerin ve yerin bucaklarından..." ayetiyle; onun da Enbiya suresindeki "Onlar bizim yere gelip uçlarından eksilttiğimizi görmüyorlar mı" ayetiyle ilişkili olduğunu biliyorum. Benim küçük aklıma gelen bu ayetlerden daha ziyadesinin sizin aklınızda ve kalbinizde muhkemleştiğini de biliyorum. Bence siz kimseyi beklemeyin ve ilerlemeye devam edin. Biz de nefesimiz yettikçe sizi takip edelim ve aklımıza takılanları gündeme getirelim hocam. Rabb'im zihin açıklığı versin.
Mehmed Alagaş
11.03.2019 20:24
Yorumlarda Eleştiri Yöntemi
Ve aleykümselam
İlk yorumlar için teşekkür ediyor, güzel dualara amin diyoruz. Bekir kardeşim sözünü ettiğin mutmainlik, yeterince araştırıp-düşünmeyen müslümanlar için ye’cuc ve me’cuc çıktığı zaman gerçekleşeceği için fazla umud beslemene gerek yok. Yayınladığımız yorumlarla birlikte tabi ki yayınlayamadığımız bazı yorumlar da olmaktadır. Bildiğiniz gibi yıllardır bu sitede kardeşlerimizle birçok önemli meseleyi konuşuyor ve bu konuşmalara devam ediyoruz. Gayet tabi olarak her konuşmamız daha önceki konuşmalarımızın bir ilerki aşaması olmaktadır. İşte bu konuşmalarımıza yeni dahil olan ve daha önce benzer konularda ne konuştuğumuzu bilmeyen kardeşlerimiz, medeni dedikleri cesaretten kaynaklansa gerek hemen mevzuya dahil olmakta ve kendilerine göre yeni olan soruları peşi sıra gündeme getirmektedirler. Oysa kendilerinin yeni sandıkları sorular, bizlerin daha önceki kitablarımızda ve buradaki konuşmalarımızda cevaplanmış sorulardır. Böyle bir durumda ya her gelen yeni kardeşimizin sorularını tekrar tekrar cevaplamaya çalışmamız ya da buna güç ve zaman yetiremeyeceğimizi bilen kardeşlerimizin daha önceki ilgili kitablarımızı veya buradaki konuşmalarımızı okuması gerekmektedir. Giriş yazısında da belirttiğimiz gibi lütfen bunu yapmaya çalışınız. Şimdi işlemekte olduğumuz konularla yakından ilgili olan yazılarımızı ve yorumlarımızı okumaya vaktiniz yok ise bizlerin de tekrarlarda bulunmaya müsait geniş vakitlerimizin olmadığını dikkate alınız. Sana gelince Mustafa kardeşimiz “2012 ve İki deniz arası” kitabımızı okumamış olsan bile hiç olmazsa sitede yer alan “Süleyman (a.s.)’ın rüzgarla seyahati” başlığındaki yorumları ve açıklamaları okumanı istirham ediyoruz.

Herneyse arkadaşlar, bazı kardeşlerimize sıra dışı gelecek cümleler kullandığımızın farkındayız. Bunun nedeni yeni şeyler söylemek ve dikkat çekmek için değildir. Kur’an çalışmalarında Mehmed abinizin küçük bir farkı varsa, bu fark ayetlerin zahirine sadık kalarak bir çok ayeti anlayamadığını idrak etmesi ve anlaşılabilir kılmak için mantığa dayalı tevillerde bulunmadan Allah’ın yardımıyla ayetleri araştırmaya devam etmesidir. Ayetlerin ayetlerle açıklanmasına dayalı bu araştırma süresi uzun yıllar sürse de, karşılaşılabilen sonuçlar mantığa değil hakka dayalı olduğu için araştırmacının kalbine mutmainlik vermektedir. Korkaklığı nedeniyle Allah’ın dini hakkında susmayı tercih ederken kulluk sorumluluğu ile çok dikkatli konuşan Mehmed abiniz, iki deniz arasının nerede olduğu veya lakabı Zülkarneyn olan Süleyman (a.s.)’ın ayetlere göre yaptıkları ve yapacakları gibi önemli konularda tam bir mutmainlik içinde olduğu için sizlerle paylaşmaktadır.

Hiç kuşkunuz olmasın ki Allah’ın dini adına tam bir kalbi mutmainlikle söylediğimiz her söz, yeterli bir zaman diliminde konuyla ilgili yüzlerce ayet-i kerimeyi tek tek delil getirerek açıklayabileceğimiz sözlerdir. Böyle bir mutmainlik olmasa niye söyleyelim ve ömrümüzün bu son zamanlarında hesabını veremeyeceğimiz bir yük altına niye girelim ki? Allah’ın dini adına sorulan bir soruya “Bilmiyorum” cevabını vermenin hafifliğini ve hesap günündeki rahatlığını yaşamak varken, “Allah’ın ayetlerine göre şu şöyledir, bu böyledir” diyebilme cüretinde niye bulunalım ki? Bizlere “Alim veya hoca” desinler diye mi? Affedersiniz ama Kur’an-ı Kerim’de alimlerin veya hocaların cennetle müjdelendiği bir ayet var mı? Bizler böyle bir şey bilmiyoruz. “Bilenlerle bilmeyenler bir olmaz” ayeti bile bildiklerini yaşamayan hocalar ve alimler için tehdit içeren bir ayettir. Bizlerin Kur’an anlayışına göre sadece hakkı bilenlerin, hakkı konuşanların veya hakkı yazanların değil önemle ve öncelikle hakkı yaşayanların cennetle müjdelendiğidir. Peki bu gerçeği bilmemize rağmen “Kur’an-ı Kerim’e göre kıyamet vaktini bilen bir resul vardır ve bu resul ayetlere göre hiç kuşkusuz ki Süleyman (a.s.)’dır” diyor isek bu sözlerimizin konuyla ilgili yüzlerce ayete dayanmaması mümkün müdür?

Alim veya hoca olduğumuzu değil Kur’an’a gereken iman ve ciddiyetle yaklaşan sade müslümanlar olduğumuzu söylüyoruz. Ancak karşımızda yüzlerce alim olsa da konuyla ilgili bütün ayetlerin araştırılmasından kaynaklanan hak bir gerçeği hiç çekinmeden ortaya koyar ve ayetleri aralarındaki bağlantılarla teker teker zikrederek hiç zorlanmadan açıklayabiliriz. Yeter ki ayetlerin zahir manası esas alınsın ve kişisel görüşlere göre tevil edilmesin. Yıllar önce yazdığımız “Zülkarneyn (a.s.) zamanda seyahat ederek ye’cuc ve me’cuc seddini yapmış (onarmış) olmasına rağmen bu sed yaşadığımız zaman diliminde henüz yapılmamıştır” sözümüz de, konuyla ilgili ayetlere dayalı olarak gayet rahat açıklayabileceğimiz bir sözdür. Bu konuda karşılaştığımız tek sorun zaman darlığı olduğu için kardeşlerimizle bu konuları paylaşırken meselenin gövdesini beyan eden ayetleri paylaşabilirken bu gövdeyi açıklayarak destekleyen yüzlerce daldan bahsedemiyoruz. Bu özet açıklamalarımız konu üzerinde ciddi araştırmalarda bulunan kardeşlerimiz için yeterli ve açıklayıcı olmasına rağmen bu konuyla yeni karşılaşmış kardeşlerimiz için anlaşılmaz olmaktadır. Bu nedenle işlediğimiz konu ve ayetler üzerinde henüz düşünmeyen kardeşlerimizin, haklı olarak bizlere dönüp “Bu sonuca nasıl vardınız?” sorusunu çok doğal karşılıyoruz.

Karşılaştığımız bu soru sizin de bildiğiniz gibi birçok tarikat veya cemaat çalışmasında hiç sorulmayan bir sorudur. Tarikat veya cemaat imamı bir şey söylediği zaman söylenileni anlayanlar da anlamayanlar da genel bir tasdik gösterirler. Tarih boyunca böylesi yaklaşımlardan kaynaklanan zehirlenmeleri gördüğümüz için “Peygamberler dışında hiçbir insana karşı imani mükellefiyetimiz yoktur” diyerek böylesi yaklaşımlara uzun yıllardır karşı çıkmış ve müslümanları mukallitlikten muhakkikliğe davet etmiştik. Bu elbetteki doğru bir davettir. Ancak muhakkik olmak isteyen kardeşlerimizin bizlere “Bu sonuca nasıl vardınız?” sorusunu sorarken, muhakkikliğin bir gereği olarak biraz cehd göstermeleri, konuyu araştırıp-tahkik etmeleri de gerekmektedir. Hiç mutfağa girmeden, mutfak çalışması yapmadan yemek sofrasında oturmayı tercih eden kardeşlerimizin aşçı edasıyla “Söyle bakalım bu yemeği nasıl yaptın?” demezden önce mutfağa teşrif etmelerini ve mutfakta biraz çalışmalarını tavsiye ediyoruz. Böyle bir çalışmaya şu an için imkanınız yoksa itiraz etmeden önce biraz sabırlı olmanızı ve söylenilenleri tekrar düşünerek anlamaya çalışmanızı istirham ediyoruz. Bunu söylerken büyük patlamayı ve evrimi savunan, Adem (a.s.)’ın ilk insan olmadığını söyleyen hocalarını dahi ayetlerle ikaz etmeyen kardeşleriniz gibi olmanızı elbetteki istemiyoruz.

Kur’an adına söylediğimiz her hangi bir söz size göre onlarca ayetle desteklenir gözükmesine rağmen bir ayetle çelişiyorsa bizleri hemen ikaz etmenizi ve “Bu sözünüz, şu ayetin Kur’an bütünlüğündeki anlamı ile çelişiyor” demenizi yalvararak istirham ediyoruz. Fakat dikkat ederseniz “Şu ayetin anlamı ile” demeyip, “Şu ayetin Kur’an bütünlüğündeki anlamı ile” ifadesini kullandık. Çünkü aynı konulardaki benzer-müteşabih ayetler tek başına ele alındığı zaman bu ayetlerin tek ve muhkem bir anlamı yoktur. Bu ayetleri tek başına ele aldığınız zaman birden çok anlam verebileceği için bu anlamlardan ön kabulünüze uygun olan birisini tercih edebilir ve aynı ayetten bir başka anlamı tercih eden kardeşlerinizle sonucu olmayan tartışmalara girebilirsiniz.

Böyle bir kısır döngüye düşmemenizin tek çaresi “Müteşabih Müslümanlar” kitabında da Kurani bir yöntem olarak açıkladığımız gibi benzer-müteşabih olan bir ayetin Kur’an bütünlüğündeki muhkem anlamına ulaşabilmenizdir. Bunun yegane yolu ise aynı konudaki benzer-müteşabih ayetlerin birbiriyle tefsir edilmesi ve geniş olan anlam yelpazesinin muhkem bir aralığa getirilmesidir. Bu yapıldığı zaman hiç kuşkunuz olmasın ki “Şu ayet falanca hocaya göre şöyle, filanca hocaya göre böyle..” saçmalıkları geride kalacaktır.

Bunları söylerken siz kardeşlerimizden alimim diyen birçok hocada olmayan Kurani bir dikkat istediğimizin farkındayız. Fakat meselenin olmazsa olmazı budur. Birlikte yapacağımız bu önemli değerlendirmenin ciddiyetle ilerlemesi, bu yazdıklarımızın dikkate alınmasıyla mümkündür. Dolayısıyle bu hatırlatmaları tekrar tekrar yapıyor, hangi ciddi yorumların hangi ölçüyle gündeme alınacağını bilmenizi istiyoruz.

Yariniz yardımcınız olsun..
İnşirah Melal
11.03.2019 20:13
Selamaleykum
Eyvallah hocam.. Allah razı olsun..
Bu güzel özet ve girizgah için teşekkür ediyor, yeni değerlendirmenin de hayırlara vesile olmasını diliyorum.
Bekir Ziya
11.03.2019 12:05
Selamün Aleyküm
Bu yeni değerlendirmede daha önce anlamadığım 'Yec'uc ve Mec'cuc'un her tepeden inmesi' konusunu da anlayacağımı umuyorum. Düz Dünya ile birlikte düşünüldüğünde perde biraz aralanıyor ama mutmain olmak lazım.
Gülsüm Alagaş
11.03.2019 07:56
Selamın aleyküm
Bu yeni başlığın hayırlara vesile olmasını diliyorum. Her biri birbirinden önemli bu konulara öncülük ettiğiniz ve öncelikle günümüz müslümanlarını olmak üzere tüm dünya insanlarını yakından ilgilendiren bu konularda bizlere yol gösterip yolumuzu açtığınız için Rabbim sizden ve samimiyetle katkıda bulunan tüm kardeşlerimizden razı olsun.
Rahman olan Rabbimiz lütfuyla hakkı anlamamızı, hakkı yaşamamızı, ve hidayetlere vesile olmasını nasip etsin...
Talha
10.03.2019 22:04
SELAMÜN ALEYKÜM
Amin amca amin...
Çok yakın zamanda karşılaşacağımızı düşündüğümüz bu savaşta Hakkın safında yer almak nasibolsun inşaallah...
Yecüc ve mecücün Nuh a.s ile de bir bağlantısı var olabilir mi? Yoksa dünya sahnesine ilk defa çıkan, mahiyetini henüz bilemediğimiz canlılar mı?
Mustafa Kayhan
10.03.2019 11:57
Uçan Çanaklar
Eski geleneğimizde Hz. Süleyman'ın uçan halısından sanki söz edilmektedir. Uçan çanakların, bununla bir alakası olabilir mi? Bir de Mehmet Alagaş hocamıza sorum olacak: Siyonistler, yanlış anlamıyorsam bütün planlarını Solomon dedikleri ve oradan ürettikleri siyonizm üzerine kurmaktadırlar. Bu, en netice Hz. Süleyman'a varıp dayanmaktadır. Yahudilere göre kıral ve nebi olan siyonistlere göre dünya kırallığının sahibi olan Hz. Süleyman olacaktır. Bu bağlamda Mehmet hocamızın da bazı olay ve durumları, Kurân'a bağlı olarak ve hak hakikatler olarak sunduğu açıklama ve beyanlar, neticede Hz. Süleyman'a varmaktadır. Bu bir paradoks ya da açmaz mıdır? Ya da bilmeden ıskaladığımız bir şey mi vardır? Ya da gerçek olan bir olayın, Kurân perspektifinden açıklamasını Mehmet hocamız yaparken, siyonist akıl olayları dünya insanlarından gizlemekte midir? Hidayete tabi olanlara, hak ve hakikate teslim olanlara selam olsun. Selam ve dua ile.
Mehmed Can
09.03.2019 23:46
Allah razı olsun,Hocam
""Rahman olan Rabbimiz lutfuyla hakkı anlamamızı, hakkı yaşamamızı, hakkı anlatmamızı ve hidayetlere vesile olmasını nasib etsin...""
Güzel dua ve temennilerine yürekten âmin diyorum...
Yusuf Gökçe
09.03.2019 16:26
SA.
Güzel bir girizgah olmuş sayın hocam. Devamını bekliyoruz. Bir soruyla konuyu açmak istiyorum: Hz.Zülkarneyn'in rahmetle tarihe müdehalesi Yecüc Mecüc ile mi yoksa Melhame-i Kübra ile mi başlayacak? Selametle...
Önceki Yorumlar:
Yorum yap yorum