Kitaplardan Alıntılar A+ | Normal | A-

Birlikte Değerlendirelim-8 /Süleyman (a.s.)'ın Rüzgarla Seyahati?



Birlikte Değerlendirelim-8 /Süleyman (a.s.)'ın Rüzgarla Seyahati?

Euzubillahimineşşeytaniracim

Bismillahirrahmanirrahim

Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi İslami araştırmalarda bulunduğumuz konular veya meseleler genellikle ağaç gibidir. Kur'an-ı Kerim bazı ayetlerle meselenin gövdesini beyan ederken, bazı ayetler de bu gövdeye bağlı olan dalları beyan eder. Gövdeye bağlı olan bir dalı açıklayan ayeti gövde yerine koymak ne kadar yanlış ise bu dalları gövdeden bağımsız olarak ele alıp-açıklamaya çalışmak da o kadar yanlıştır.

En kolay araştırma konuları Kur'an-ı Kerim'de gövdesi ve dalları somut yani müşahhas olarak verilen konulardır. Bu konuları araştırmak ve müslümanlarla ortak bir çizgide anlayarak anlatmak genellikle kolaydır. Kur'an-ı Kerim'de bazı konular ise gövde somut ve anlaşılır ayetlerle verilirken, dallara ait bazı ayetler soyut yani mücerret olarak verilmektedir. Araştırmacı kardeşlerimiz bu durumlarda ciddi bir dikkat ile somut gövdeden hareket ederek, dallara ait soyut ayetleri müşahhas yani somut hale getirebilirler.

Meselenin daha zor olan üçüncü kademesinde ise konuya ait dalları beyan eden ayetler somut iken araştırmacı kardeşlerimiz için gövde soyut yani mücerret bir durumdadır. Böylesi konularda araştırma yapan kardeşlerimizin büyük bir dikkat ve derinlik ile somut ayetlerin hepsini ayrı ayrı tesbit etmeleri ve bu ayetlerin ortak istikametinden hareket ederek gövdeyi somutlaştırmaları gerekir. Tabi ki çok ciddi ve uzun çalışmalar gerektiren araştırmalardır bunlar. Böylesi araştırmalarda konuya hakim olarak sonuca ulaşmak ve meseleyi anlamak zor olduğu gibi ulaştığınız sonucu kardeşlerinizle paylaşabilmek de zordur. Çünkü yüz ayrı dalın ortak istikametinden hareketle ulaştığınız gövdeyi kardeşlerinize anlaşılabilir kılmanız, onların da bu yüz ayrı dalın ortak istikametini görmelerine ve anlamalarına bağlıdır.

Nitekim ahir zamanla ilgili "Sona son kala" ve "2012 ve İki deniz arası" kitablarımız, kardeşlerimiz tarafından en az anlaşılan kitablar olmuştur. Çünkü somut yani müşahhas olan ana gövdeden, soyut yani mücerret olan dallara doğru yaptığımız diğer kitab çalışmaları daha rahat anlaşılabilir iken ana gövde soyut olduğu için somut dallardan soyut gövdeye doğru yaptığımız ve soyut gövdeyi ancak somut dalların birleştirilmesiyle somutlaştırdığımız çalışmalar, kendileriyle birebir konuştuğumuz kardeşlerimiz dışında kalanlar için çok daha zor anlaşılan kitab çalışmaları olmuştur.

Tabi ki bu kitabları yazdığımız ve yayınladığımız için bir pişmanlığımız yoktur. Pişman olmak bir yana bu çalışmayı yayınlayıp-raflara koymasaydık, yoğun bakımda olsam bile işaretlerle bu kitabı yazdırıp-yayınlatmak isterdik. Çünkü bütün dünya insanlarının şahit olacağı gibi o kitabda yazılan ahir zamana ait gerçekler, yakın tarihin gündemine oturacak Kurani gerçeklerdir. Bunu bildiğimiz için söz konusu kitabların henüz anlaşılamaması bizi üzmüyor ve bunu İlahi takdirin hikmet dolu zamanlamasına bırakıyoruz.

Mesela "2012 ve İki Deniz Arası" kitabımızda Süleyman (a.s.) ile ilgili yazdıklarımız, somutlaştırdığımız dallardan soyut gövdeye uzanan yazılardı. Ancak son zamanlarda farkettik ki ciddi araştırmacılar tarafından bile Süleyman (as.) ile ilgili bu konularda soyut olan gövdenin anlaşılması bir yana, bu kardeşlerimiz gövdeye ait dallarla ilgili ayetleri dahi somut olarak anlayabilmiş değillerdir. Ne yazık ki araştırmacı müslümanlar da dahil olmak üzere Süleyman (a.s.) ve ahir zamanla ilgili çok önemli birçok ayetin soyut anlamı ile hikaye gibi okunup, anlam somutlaştırılmadan geçildiğini görüyoruz.

Bu olumsuz durum müslümanlar için aşılması gereken bir engel, üstesinden gelinmesi gereken fikri bir tembelliktir. Çünkü meselenin bazı boyutlarında hem gövde hem de bazı dallar Kur'an'da açık bir somutluk içinde verilmemişse ve öncelikle somutlaştırılması gereken dallar için ciddi bir araştırma ve tefekkür gerekiyorsa, henüz bütün dalları somutlaştıramadığınız muhataplarınızda bu dallardan hareketle gövdeyi somutlaştırabilmeniz imkansız gözükmektedir.

Sözünü ettiğimiz bu ayetler tecelli ettiği zaman herkes tarafından açıkça görüleceğini bilmemize rağmen bu İlahi ayetleri tecelli etmeden önce Kur'an-ı Kerim'de görmek isteyen kardeşlerimizin yolunu açmak için Süleyman (a.s.) ve ahir zamanla ilgili önemli ayetlerin "Birlikte Değerlendirelim" başlığında ele almak istiyoruz. Belli bir insicam içinde değerlendirilecek ayetleri bizim gündeme getireceğimiz bu çalışmaya, araştıran ve düşünen bütün kardeşlerimizi davet ediyoruz.

Duyanlar duymayanlara duyura..

Bu çalışmalarda geleneksel, modern veya bilimsel anlayış ayırımına gitmeden hakkı araştırmaya ve anlamaya çalışacağız. Herkes ayetleri istediği hocaya sorup, istediği kaynaklardan araştırıp, Kur'an'la çelişmeyen bütün açıklamalarını kısa ve öz bir şekilde gündeme getirebilirler. Rabbimizin vereceği ömür kadar yürütmek istediğimiz böylesi ortak çalışmalara ciddi olarak katılacak ve araştıracak kardeşlerimiz, Allah'ın lutfuyla bu çalışmaların sonunda batıl cevaplarla kuşatılan birçok hak sorunun hak cevabını anlayabilecekler ve Kur'an-ı Kerim'in yaptığı açılımlarla günümüz bilimselliğinin çok çok önünde olduğunu göreceklerdir.

Peki Kur'an-ı Kerim'deki hangi peygamber günümüz bilimselliğinin çok çok ötesindedir?

Bu sorunun açık cevabı Süleyman (a.s.)'dır. 1492'nin hemen öncesinde Endülüs kütüphaneleri yağmalanırken Süleyman (a.s.)'a ait haritaları ve daha birçok belgeyi ele geçiren özellikle siyonist zihniyet, bir çok sorunun cevabını içeren bu gerçekleri kendilerine saklamış ve dünya insanlığı ile paylaşmamıştır. Ne var ki üst akıl denilen zihniyetin insanlardan sakladıkları bu gerçekleri bizlere Kur'an-ı Kerim açıklamakta, ahir zamanda tecelli edecek bu ayetleri ayrı ayrı beyan etmektedir. Tecelli edecek bu ayetlerin en önemli şahsiyeti ise Süleyman (a.s.)'dır.

Süleyman (a.s.)'ı Kur'an-ı Kerim'den tanımak, günümüz müslümanlarının hem ilmi ufuklarını bir başka boyuta taşıyacak, hem de yakın tarihte tecelli edecek önemli olaylara ışık tutacaktır. Bu nedenle Birlikte değerlendirmeye almak istediğimiz ilk ayet "Süleyman için de sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgarı (müsahhar, emrine hazır-seyahatine uygun) kıldık..."(34-Sebe 12) buyruğudur. Şimdi araştırmaya katılmak isteyen bütün kardeşlerimizi Kur'an-ı Kerim bütünlüğünde ciddi bir tefekküre davet ediyor ve "Bu buyruğun bize vermek isteği gerçek veya gerçekler nedir?" sorusunu soruyoruz. Böylesine ciddi konulara katılım gösterilirken internet alışkanlığı ile hemen cevap verme aceleceliğine düşülmemesini ve çok düşünülüp-az ve öz konuşulmasını tavsiye ediyoruz.

Rahman olan Rabbimiz, hepimizi hak ve hakikatte birleştirsin..
                                                      <<< Mehmed ALAGAŞ >>>




Yorum yap yorum

Yorumlar [113]

2 » 
İnşirah Melal
17.09.2018 13:14
Selamaleykum
Fatma ablanın yorumunu çok anlamlı buldum. Mehmed hocamızın da son yorumunda belirttiği hüznün kendisiyle değil müslümanların içinde bulunduğu durumla ilgili olduğunu düşünüyorum. Zaten giriş yazısında kendi adına üzülmediğini şöyle yazmıştı;

“Tabi ki bu kitabları yazdığımız ve yayınladığımız için bir pişmanlığımız yoktur. Pişman olmak bir yana bu çalışmayı yayınlayıp-raflara koymasaydık, yoğun bakımda olsam bile işaretlerle bu kitabı yazdırıp-yayınlatmak isterdik. Çünkü bütün dünya insanlarının şahit olacağı gibi o kitabda yazılan ahir zamana ait gerçekler, yakın tarihin gündemine oturacak Kurani gerçeklerdir. Bunu bildiğimiz için söz konusu kitabların henüz anlaşılamaması bizi üzmüyor ve bunu İlahi takdirin hikmet dolu zamanlamasına bırakıyoruz.”

Mehmed hocamızın şeytani üst aklın son yüzyıldaki eşcinsellik propagandası konusunda yazdıklarını hatırlayalım. Bunları hatırladıktan sonra yaşadığımız ülkeye bakalım. Şeytani üst aklın BM den geçirdiği (iki erkek veya iki kadının evliliğini aile kabul eden nötr) cinsiyet teorisi, Türkiye’deki satılmış finansörlerin desteği ile Milli Eğitim Bakanlığının yedi pilot bölgesinde okutulmaya başlanmıştır. Ben bu duruma baktığım zaman Mehmed hocanın meseleyi anlatamadığını değil insanların anlayamadığını düşünüyor ve insanlar adına ben de hüzün duyuyorum.

Bu birlikte değerlendirme için son yorumumu yapabilecek durumda değilim. Benim için yeni ve değerli birçok gerçekle karşılaşmama rağmen sindirmem gereken daha çok şey olduğunu gördüğüm için düşünmeye devam ediyorum. Hepinizden Allah razı olsun.
Fatma Ceren
17.09.2018 09:02
Ve Aleyküm Selam
Konuyla ilgili açıklamalarından dolayı Mehmed Abiden, katkılarından dolayı tüm kardeşlerden Allah(c.c.) razı olsun.

Mehmed Abinin son yorumunda, Musa (a.s.)'ın hüznüne benzer bir hüzün gördüm ve şu cümlelerle yâd etmek istedim;

"....İyi ama onca mücadele, onca ayet, onca mucize böyle bir sonuç için miydi? Musa Aleyhisselam'ın sahip olduğu ilimle yeterince anlayamadığı, yaşadığı olaylara o anki zaman diliminden bakınca hikmetini yeterince kavrayamadığı İlahi bir takdirdi bu!.. Çünkü İlahi takdirlerdeki ilim ve hikmet, çoğu kez olayın yaşandığı şimdiki zamanda değil, yaşanan olaylardan daha sonra ortaya çıkan ve anlaşılan bir ilim ve hikmettir. Nitekim Musa Aleyhisselam'a kıssadaki yolculuğu sonunda açılan ilim ve hikmet de, İlahi takdir gereği yaşanan olaylardan sonra anlaşılabilen bir ilim ve hikmet değil miydi? Dolayısıyle Musa Aleyhisselam'a kıssadaki bu olayları yaşatan ve daha sonra hikmetini açıklayan Rabbimiz, böylelikle Musa Aleyhisselam'a İlahi takdire yönelik güzel bir bakış vermiş ve bu takdir gereği gerçekleşen olaylara karşı ufkunu hem genişletmiş, hem derinleştirmiştir.............." (Beklenen Müslümanlara Yaratılış ve İnsanlık Tarihi 1. cilt - sf. 440)
Talha
29.08.2018 15:33
SELAMÜN ALEYKÜM
Amin Orhan abim aminnn... Eyvallah...
Orhan Akdeniz
28.08.2018 22:43
Selamunaleykum konu ile ilgili yaptığınız aciklamalardan dolayı Allah razı olsun.
Kurani gerçeklerin yakın tarihte ümmet gündemine gireceğinden hiçbir kuşku duymuyoruz. 
Rahmet ve rahmete mashar olmak bizlere yakışmasa da, rahmet ve merhamet etmek ona, Rahman olan Allah'a çok çok yakışmaktadır. Allah'a layık olduğu şekilde hamd olsun.
Son helaktan 2500 yıl geride kaldigi insanların Allah'tan ve Sünnetullahtan gafil olduğu bir donemde bizlere bunları hatırlatmanız Allah’ın bir rahmetidir. Resulullah (s.a.v)'in risaletinden önce Fil Olayının yaşanması ve Allah’ın helak etmesiyle ilgili insanlardaki hafızanın tazelenmesi kesinlikle tesadufi bir olay olmayıp, Rahmana ait aynı rahmet ve merhametin bir tecellisidir. Fil Olayı yaşanmakta ve Sünnetullah ile tehdit edilen insanlara helakla ilgili çok açık bir ayet gösterilmektedir. 
Günümüzde müslümanlar da dahil olmak üzere koyu bir karanlik ve şaşkınlık yaşanmaktadır. İlahi davete muhattab olan insanlarin kıyamet öncesinde ilahi davete muhattab olacak insanlığın tarihi hafızalarını tazelemek için Rahman’dan umutlanarak sona son kala’nın yaşandığı bu dönemde yüce kitapta beyan edilen Ashabi keyf, iki deniz arasi firavunun cesedi, göğün yollari, dabbe, Zulkarneyn,(Hz.Süleyman a.s. ķıyametten öncesine seyehati. ) yecuc mecuc ve tüm insanlari acıklı bir azap ile kuşatacak olan duman ayetleri tecelli edecektir. Bunlardar hiç bir kuşku duymuyorum. Kur’an’ın haber verdiği bu tecelliler en batıl dindarından en koyu ateistine kadar bütün insanlık için yeterli beyyineler olacak ve Rabbimizin dilemesiyle hak-batıl ayrımı somutlaşacaktır.
Küreselleşen emperyalizmin kuşatmasına maruz kalarak insanlık icin kapkara olan bu umutsuz dönem, cok kısa zamanda tecelli edecek beyyinelerle aydınlanmaya başlayacaktır. Bütün bunlar tecelli etmeden, bu tecellileri Kuran'da görebilen müminlerden olabilmek umuduyla dua ediyorum.
Rabbim bizlere Sünnetullah gereği son davete son nefesimizi veren müslümanlardan eylesin. Mehmet abi sizin önemsediginiz kadar olmasa da benim de önemsediğim şu ďuaya hepbirliktüe amin dememizi istiyorum.
".....Allah'ım bizi kendimiz için, bizi birbirimiz için, bizi insanlar için bir fitne konusu kılma. Bizleri sapıtmayıp saptırmayan, hidayete ermiş hidayet rehberi olmamızı nasip et…"
Allaha emanet olun!
Burhan Akdeniz
27.08.2018 22:28
Selamunaleyküm
Mehmed hocam, sizlerden Allah razı olsun. Tarihin kritik bir döneminde, bizler için çok önemli olacak Kur’an gerçeklerini gündeme getirdiniz. Fatma bacımızın yazdığı gibi ben de bu tecellilerin çok yakın olduğunu düşünüyorum. Zaten Sebe-Maya kavmine sahip oldukları ileri takvim ilmini Süleyman Aleyhisselamın verdiğini düşündüğümüz zaman binlerce yıl öncesinden yazılan bu takvim döngüsünde, 2012 den sonraki takvim döneminin olmaması bu kanaatimizi güçlendirmektedir. Sizin 2012 kitabınızda yazdığınız gibi bu yazıtlar doğru ise bütün bunlar bir kehanet değil ayettir, ayetlerin tecellisidir. Diğer ayetler-beyyineler de tecelli ettiği zaman bu yazdıklarınız çok daha iyi anlaşılacaktır.
Birlikte değerlendirmeye fazla katkım olmadığı için özür diliyor, sizlere çok teşekkür ediyorum.
Talha
27.08.2018 21:21
SELAMUN ALEYKUM
Dertli amcam...
Bu hakikatleri şimdiye kadar yaklaşık olarak 30 kişiyle paylaştım ve içlerinden sadece ikisi subhanallah diyerek araştırma sözüyle karşıladı...
Geri kalanlar ya muhabbeti başka taraflara çekti ya da kafayı bozmuşsun diyerek istihza etti...
Bunun bende yol açtığı etkiyi ve hüznü düşününce sendeki hüzne hak vermemek ve büyüklüğünü görememek mümkün değil...
Dediğin gibi fazla bir tahribata uğramadan bu hakikatlerin farkına varmak nasip olur inşaallah bu ümmete...
Yoksa layık olunan yaşam biçimi ve yönetimi devam edegidecek...
Allah senden razı olsun... Hakkını helal et... Bizler sana şahidiz...
Allah a emanet ol...
Selami Özcan
27.08.2018 14:28
Selamun aleykum
Ahhh,Geçmişten gelen kirli bilgiler ve günümüz bilimselliğinin küresel baskısı!.
Anlamak için tüm kardeşlerimizin zihin dünyasının bilgi kirliliğinden arınmaları gerekmez mi kıymetli hocam..
Siz de iyi biliyorsunuz ki şeytan ve dostları Kur'an'a ve ayetlerine müdahale edemeyeceği için ayetlere getirdikleri batıl yorumlarla ve uydurulmuş birçok hâdis rivayetleriyle maalesef ümmeti parça parça etmişler.
Mehmed HOCAM lütfen hüzünlenmeyin. Bu kiymetli paylaşımlarınız yarınlar için,sizin kitaplarınız'dan birisinin adı olan "YOLDAKİ MUSIBETLER"i bertaraf edecek ve Kur'an'a dayalı açıklamalarınız onlar için yol aydınlığı olacaktır biiznillah.
Allah yâr ve yardımcınız olsun inşaallah. Dua ile değerli hocam..
Mehmed Can
27.08.2018 14:17
Selamunaleykum
Hüzün duymak neredeyse tüm Peygamberlerin yaşadığı bir gerçekliktir Mehmed abicim. Rabbim ecrini ve sabrını versin. Bizler şahidiz ki sen elinden geleni yapmaya çalıştın. Senin de işaret ettiğin gibi anlatılanları bugün için yeterince anlaşılmamış gibi görsek de Allah'in takdir ettiği vakitler geldiğinde senin bu günlerde düştüğün bu tarihî notlar ve Kur'an'a dayalı bu önemli açıklamalar (bizler o günleri görmesek de) o günün beklenen müslümanları için baş ucu kaynaklar ve hakka götürücü işaretler olacağından hiç kuşkum yoktur.

Allah razı olsun güzel abicim. Dua ile..
Mehmed Alagaş
27.08.2018 13:33
Ve aleykümselam
Hayber kuşatması da dahil tarih boyunca müslümanların karşısına çıkmayan yahudi zihniyeti, tarihin değişik dönemlerinde hıristiyanları müslümanların aleyhine kışkırttığı gibi günümüzde de kendilerini arka planda bırakarak yeni bir haçlı-siyonist ittifakını kullanmak istemektedirler. Yaşadığımız bu günler, çok büyük ve vahim gelişmelere yaklaştığımız günlerdir. Bunu gördüğümüz için dünyada yaşanan gelişmelere dikkat çekerek, bu gelişmeler karşısında Kur’an’a göre ne yapmamız gerektiğini anlatmaya çalıştık. Çünkü Türkiye ve ümmet olarak karşılaştığımız bu saldırılar ne kadar önemliyse, bu saldırılarda Allah’ın yardımını yanımıza alabilmemiz için sarılmamız gereken İlahi gerçekler de çok önemlidir.

15 asır önce inen birçok ayetin beyyineleri üzerinde durmamızın nedeni ise tecelli edecek bu beyyineler ile haçlı-siyonist ittifakının bozulacağı ve Muhammed ümmetinin dünya müslümanı kimliği ile bir araya gelebileceği içindi. Tabi ki bu anlattıklarımızın anlaşılabilmesi, müslümanların şu an içinde bulundukları durum ve yönelişleriyle yakından ilgiliydi. Bizler bu birlikte değerlendirmede anlattıklarımızı önemsediğimiz kadar bunları neden anlattığımızı da önemseyerek açıklamaya çalıştık.

Çünkü anlattığımız Kurani gerçekler birer hakikat kurşunu ise bu gerçekleri ne için anlattığımıza dair söylediklerimiz de bu kurşunların sürüleceği namlulara işaret etmektedir. Namluya sürülmeyecek olan kurşunların bilgiden öte bir işlevi olmayacağı için meselenin iki boyutuna da önem vererek bu değerlendirmeyi sürdürdük. Kur’an araştırmalarını önemseyen kardeşlerimiz kurşunla ilgili anlattıklarımızı daha iyi anlarken, güncel gelişmelerin farkında olan kardeşlerimiz de namluyla ilgili anlattıklarımızı daha iyi anlayıp-önemsediler.

Gönül isterdi ki hem anlattıklarımız, hem de anlatma nedenlerimiz birlikte ele alınsın ve bu ümmet Kur’an-ı Kerim’in bizlere gösterdiği çıkış yoluna birlikte yönelebilsin. Tabi ki bütün bunlar bizim istememizle değil, Allah’ın dilemesiyle gerçekleşecek rahmetlerdir. İlahi takdirin bu rahmet istikametinde gerçekleşmesi ise elbetteki bu ümmetin kendine gelmesiyle ve “Rabbimiz bu durumda bizlerden nelerden sakınmamızı ve neleri yapmamızı istiyor?” sorusuyla Kur’an'a yönelmeleriyle mümkündür.

“Adımız Hıdır, elimizden gelen budur” misali bizler bu sorulara gücümüz nisbetince cevap vermeye çalıştık. Yazdıklarımızın bugün için ne kadar dikkate alınıp-alınmayacağını bilmemekle beraber, bu Kurani gerçeklerin yakın tarihte ümmet gündemine gireceğinden hiçbir kuşku duymuyoruz. O günlere fazla hasar vermeden ulaşabilme duasıyla müsaadenizi istiyor, konumuzla ilgili olarak uzun yorumlar yazmamıza rağmen meselenin önemini anlatamamanın ve anlaşılamamanın hüzünlü acizliği içinde bu birlikte değerlendirmeyi bitiriyoruz.

Allah’a emanet olalım..
Talha
26.08.2018 02:52
SELAMUN ALEYKUM
İnşaallah güzel amcam, hocam, kardeşim...
Sanada merhaba... O günleri görenlerden olabilmek duasıyla...
Mehmed Alagaş
25.08.2018 13:15
Ve aleykümselam
Sizlerle bu başlıkta önemli Kur’an gerçeklerini paylaşıyoruz. Bu gerçekleri anlatarak paylaşmamız ne kadar önemliyse, ne için anlattığımız da bir o kadar önemlidir. Zaten bu önem nedediyle konumuza biraz ara verip şeytani üst akıldan ve onların yapmakta olduklarından söz ederek, bu anlatılanların şu an ki gündemimizle ilgili gerçekler olduğuna işaret ettik. Daha önce söylediğimiz gibi Türkiye ve ümmet coğrafyası şeytani üst aklın yönlendirmesiyle dini içerikli bir saldırıyla karşı karşıyadır. Batıl ve hurafe kaynaklı bu saldırıya, ancak ve ancak ümmet olarak Hak dinin Hak gerçekleriyle karşı durabiliriz.

Tevhidi düşündüğünü söyleyip sistemi laik ve demokratik görerek bu saldırılara karşı duyarsız kalan veya saldıranları değil saldırılanları eleştiren dindar kesimlerin kendilerine gelmeleri gerekir. Daha önce de açıkça yazdığımız gibi laik ve demokratik sistemden yana olmamamıza rağmen bu halkın batıya ve batı değerlerine karşı haklı muhalefetinin sonuna kadar yanındayız. Çünkü bu ümmet, bizim ümmetimizdir. Gelebildikleri noktadan görebildikleri İslam’a teslim olan bütün insanlar, bu ümmete dahil olan bizim insanlarımızdır.

Kendilerini Allah’a ve Allah’ın dinine nisbet ederek batıya ve batıla direnmeye çalışan geniş kesimleri elbetteki ümmetin dışında görmeyecek, onları batıl propagandalara terketmeyeceğiz. Bizim görevimiz onları yaptıkları bu mücadelede Allah’ın konuyla ilgili hükümlerine davet etmek ve onlara Allah’ın yardımının gelmesini gerçekleştirmektir.  Sakın ola ki “Son yıllarda dış ve iç saldırılara karşı Allah bize yardım ettiğine göre bizler her halimizle doğru yoldayız” yanılgısına düşülmesin. Bu ülke insanlarının R. Tayyib Erdoğan’ın şahsında dünya emperyalizmine karşı bazı net tavırlar gösterdiği elbetteki doğrudur. Ancak bu yapılanlar İlahi yardımın devamı ve sürekliliği için yeterli değildir. Çünkü Allah’ın yardımını devamlı ve sürekli kılabilmek, Allah’ın emir ve yasaklarına tam teslimiyetle mümkündür. 

Batıya ve batının batıl değerlerine karşı çıkan bu kesimin içinde batıl propagandaların yönlendirmesiyle demokrasiyi halkın iradesi ve laikliği de dinde serbest tercih hakkı olarak anlayarak bu kavramlara olumlu bakan gafil kesimleri elbetteki uyarmak durumundayız. Bu insanlar bilmelidir ki entrikalarla, spekülasyonlarla, polemiklerle, iftiralarla, küresel medya baskısıyla, iç ve dış saldırılarla müdahaleye her an açık olan demokratik sistemler, çoğunluğu değil hakkı önceleyen müslümanlar için güven duyulacak sistemler değildir. Batı dünyasında bunun evrensel bir yalan olduğu görüldüğü gibi bu coğrafya için de bir yalan olduğu görülecektir. 

Laikliğe geldiğimiz zaman “Kur’an’da da da dinde zorlama yoktur” diyerek bu kavrama müsbet bakanlar açık bir gaflet içindedir. Kur’an’a göre dinde zorlama yoktur ama Allah’ı yönetim anlayışının dışında bırakmak ve O’nun hükümlerini göz ardı etmek de yoktur. Batıdan ihraç edilen laiklik kavramı, insanlara dini serbestlik vermek için değil yönetimlerden Allah’ı uzaklaştırmak kastıyla oluşturulan bir kavramdır. Nitekim bu kavramın yaşandığı ülkelerde dine ve dindarlara açıkça müdahale edilmesi bu çirkin gerçeği göstermektedir. 

Laikliğe yükledikleri fakat pratiğe hiç yansıtmadıkları dinde serbestlik anlamı ise İslam’ın zaten vazettiği ve yaşattığı bir anlamdır. Tarih boyunca İslam dışı çevreler müslümanları “Ya dinimize döneceksiniz, ya da sizi öldüreceğiz veya bu yurttan süreceğiz” derlerken, İslam’ın hakim olduğu coğrafyalarda Allah’ın insanlara verdiği din seçme hakkı hiçbir insandan alınmamış, o insanlara hakkı tebliğ ettikten sonra “Sonucuna katlanmak şartıyla istediğiniz dini seçebilir ve yaşayabilirsiniz” denilmiştir. 

Günümüz insanları ne yazık ki ayetler ve hadisler kullanılarak aldatılan, dini asabiyetleri yanlış vadilere yönlendirilen insanlardır. Bu insanlardan kopmayacak, son nefesimize kadar bu insanları hak ve hakikate davet etmeye devam edeceğiz. Türkiye ve bütün bir ümmet coğrafyası genel bir saldırıyla karşı karşıya ise elbetteki demokrasi veya laiklik adına değil Hak adına bu saldırıların karşısında duracak, bu saldırılara karşı koyan insanları hak cephesine davet edeceğiz. 

Daha önce de söylediğimiz gibi ekonomik hiçbir kaygısı olmayan şeytani üst aklın yönettiği ve batıl bir din anlayışının hurafelerle dolu haberlerine dayanan bir saldırıyla karşı karşıyayız. Siyonist zihniyet İsa-Mesih müjdesiyle kandırıp yanlarına aldıkları evanjelist hıristiyanlarla birlikte -ki bunlara siyonist hıristiyanlar da deniliyor- armageddon savaşına hazırlanmaktadırlar. Çok yakın olan bu savaşta kendilerine en büyük engel olarak Türkiye’yi gördükleri için bu cepheyi zayıflatmak ve dağıtmak istemektedirler.

Ümmet olarak bu şeytani üst akılı tanımak ve onları binlerce yıldır motive eden batıl din anlayışlarını bilmek zorundayız. Binlerce yıldır aynı misyonun peşinden giden ve dünyevi iktidarın peşinde olan bu şeytani üst akıl, peygamber olarak kabul ettikleri Musa (a.s.)’dan daha çok (peygamber olarak kabul etmemelerine rağmen) mülk ve iktidar sahibi gördükleri Süleyman (a.s.)’ı önemsemişler ve onun peşine düşmüşlerdir.

Süleyman (a.s.)’ı Allah’ın yardımına mazhar bir peygamber olarak görmedikleri için onun yaptığı sıra dışı işleri büyüye nisbet etmişler, Harut ve Marut’tan alınan bu büyüyü elde edebilmek için küfretmekten ve şeytanla işbirliğine girmekten çekinmemişlerdir. Tabi ki ilk mason olarak kabul ettikleri Süleyman (a.s.)’ın yaptıklarını yapabilmek için bu büyü yetmemiş ve Süleyman (a.s.)’ın geride bıraktığını düşündükleri bilginin peşine düşmüşlerdir. Nitekim bu belgelerin Mescid-i Aksa’nın altında olduğunu varsayarak, bu mescidi onun için yıkmak istedikleri söylenmektedir.

Oysa Süleyman (a.s.)’ın neyi-nasıl yaptığını anlayabilmeleri için Kur’an’a iman etmeleri ve onun ayetlerini düşünmeleri gerekmektedir. Bizler bu birlikte değerlendirmede özellikle Süleyman (a.s.)’ı gündeme getirerek, onların batıl beklentilerine hak ayetlerle cevap vermiş oluyoruz. Zaten yukarıda da söylediğimiz gibi ümmet olarak batıl bir dini saldırıyla karşı karşıya isek bu saldırılara ancak ve ancak hak dinin, hak gerçekleriyle karşı durabiliriz. Bu saldırılarda ehl-i kitab kitleler şeytani üst aklın yönlendirmesiyle ümmetimize karşı genel bir cephede yer almışsa, bu cephenin nasıl parçalanacağı ve ehl-i kitabın birbirlerinden nasıl ayrılacağı da yüce Kitabımızda bildirilmiştir., 

“Kitab ehlinden ve müşriklerden küfre sapanlar, kendilerine beyyine (beyan-apaçık delil-belge) gelinceye kadar (bulundukları durumdan ve birbirlerinden) ayrılacak değillerdi.(1) (Oysa) Allah tarafından gönderilmiş-bir resul (kendilerine) tertemiz sahifeleri okumaktadır.(2) Onların içinde (isteyip-beklemekte oldukları) kayyum (tek başına yeterli dosdoğru) yazılı deliller-ayetler vardır.(3) Kitab ehlinden olanlar ancak kendilerine beyyineler (apaçık deliller-belgeler) geldikten sonra ayrılığa düştüler. (98-Beyyine 1…4)”

Siyonist zihniyetin binlerce yıldır aldattığı ehl-i kitab kitleleri birbirilerinden ayıracak olan beyyineler, tertemiz sahifelerde okuduğumuz ayetlerin beyyineleridir. 15 asır önce inen bu ayetlerin haberleri gerçekleştiği, beyyineleri açıklık kazandığı zaman hiç kuşkunuz olmasın ki Kur’an-ı Kerim dünya gündeminin baş köşesindeki yerini alacak ve ehl-i kitab kitleler içinde bulunan temiz vicdanlı herkes siyonizmin oluşturduğu bu şeytani birliktelikten ayrılacaktır. İki deniz arası, iki deniz arasında bulunacak olan Firavun’un ilk günkü tazeliğini koruyan cesedi ve Süleyman (a.s.)’ın yaşadığımız zaman dilimlerine olan seyahatleri ve ye’cuc me’cuc çıktığı zaman yapacağı sed, bu ayetlerin beyyineleri olacaktır. 

Ehl-i Kitab’ın birbirlerinden ayrılmalarına vesile olacak bu beyyinelerin esas rahmeti ise dış ve iç müdahalelerle paramparça edilmiş ümmet üzerine olacak ve bu ümmeti sadece Kur’an’dan kaynaklanan dünya müslümanı kimliği ile bir araya getirecektir. Uzun yıllar önce Vahdete 7 Adım kitabımızda dile getirdiğimiz bu evrensel kimlik, vahdeti arzulayan dünya müslümanları için kaçınılmaz bir kimlik olacaktır. Müslümanlar kendi bölgelerinde yöresel ve kültürel kimliklerinin meşru olan farklılıklarını yaşamaya devam ederken, küresel düzleme Kur’an kaynaklı bu evrensel kimlikleriyle çıkacaklar ve aynı dünya müslümanı kimliği ile karşılarına gelen kardeşlerine “Merhaba” diyebileceklerdir.

Bu günlerin özlemi ile “Merhaba kardeşlerim..”
Orhan Akdeniz
22.08.2018 17:03
Selamunaleykum
Sınıftaki herkesin bayramı mübarek olsun.
Mehmed Alagaş
22.08.2018 12:43
Ve aleykümselam
Birlikte değerlendirmenin bu aşamasında bizlere birlikte bayramlaşmayı nasib eden Rahman’a hamdolsun. Bütün kardeşlerimizin kurban bayramları mübarek olsun diyor, ümmet için hayırlara vesile olmasını diliyoruz.
Talha
22.08.2018 02:42
SELAMUN ALEYKUM
Herbirimizin bayramı hayırla geçsin inşaallah... Dünya hayatında Rabbi için kurban olan ahiret hayatında bayramını yapanlardan olmak niyazıyla... Herkese selam olsun...
Mehmed Can
21.08.2018 19:09
Selamunaleykum
Özelde,Mehmed abimin ve burada bulunan tüm sınıf arkadaşlarımın Kurban bayramı kutlu olsun.Bu sınıfta yapılan güzel ve özel derslerin,Ümmetin hayrına vesile olması ıçin yüce allah'tan niyaz ederim.
Herekese selâm ve dua ile hayırlar diliyorum.
Selami Özcan
21.08.2018 19:00
Selamun aleykum
Öncelikle Mehmed ALAGAŞ hocamın onun şahsın'da ehlibeytinin ve insandergisi ailesinin Kurban bayramını kutluyorum.
Hayırlara vesile olsun inşaallah dua ile kardeşlerim.
Bekir Ziya
21.08.2018 15:12
Esselamü Aleyküm
Mehmet Abi, Mus'ab Abi ve katılımcı kardeşler başta olmak üzere Ümmeti Muhammed'in mübarek Kurban Bayramını kutlarım.
Fatma Ceren
20.08.2018 23:44
Ve aleyküm selam
Mehmed abi, açıklamalarınız için çok teşekkür ediyoruz.
Bilimsel değil Kur'anî anlatımlarınızın idrakının, günümüz bilim aklıyla düşünenler için ne kadar zor olduğunu en iyi bilenlerdenim diyebilirim.

Ayetlere dayalı bu açıklamalarda en küçük bir tereddütüm yok, zira birbirini tefsir eden ayetlerin şimdiye kadar yapılan tefsirlerinde hiç bu kadar tutarlı ve bütünsel bir bakışı ben okumadım.

Seddin yapılışına şahit olacak olan insanlık, bu açıklamaları ne kadar dikkate almış olacak bunu bilmemekle beraber; inşallah bu tecellilerin çok ama çok yakın olduğunu -yine Kur'an'a bütüncül bir bakış yönelttiğimde- düşünüyorum. Allahuâlem...

Rabbim ilminizi artırsın, Allah(c.c.) razı olsun.

Vesileyle;

İnsan Dergisi sitesinin, takipçilerinin, değerli Mehmed Abi ile ailesinin ve tüm müslümanların Kurban Bayramı mübarek olsun.
Mehmed Alagaş
20.08.2018 14:02
Selamunaleykum
Yusuf burada bir konu üzerinde birlikte değerlendirme yapıyor ve konuyu dağıtmamaya çalışıyoruz. Mehmed abin zamanda seyahat meselesinin mahiyetine ve nasıl gerçekleştiğine ilişkin ayetlerin tefsirine bu düzlemde girmek istemediğini özellikle söylemesine rağmen ısrarla her şeyi anlamak istiyor ve arka arkaya sorular gönderiyorsun. Samimi olduğunu görmesek başkaları adına soru sorduğunu ve bizlere kulak kabarttığını düşünebileceğiz. Oysa Mehmed abin bu konuyla ilgili olarak genel düzlemde paylaşması gerektiği kadarını paylaşmış ve araştırma yapan kardeşlerinin istifadesine sunmuştur. 

Nitekim zaman konusunda mesai tüketen ve ciddi araştırma yapan müslümanlar, senin anlayamadığını söylediğin o cümlelerin ne anlama geldiğini fazla zorlanmadan anlayabilmektedirler. Kaldı ki Mehmed abin o cümlelerin daha anlaşılabilir olması için “aynı anda” ve “şimdiki zaman” kelimelerini özellikle büyük yazmıştır. Buna rağmen söz konusu cümleleri anlayamadıysan hiç acele etme ve konuyu anlayabilmeni ZAMANA bırak. Tabi ki zamanda seyahatten önce zamanın ne olduğunu ve nasıl oluştuğunu düşünüp-anlayabilmen kaydıyla.

Evet arkadaşlar,

konumuza dönecek olursak zamanda seyahat eden Zülkarneyn (a.s.)’ın Süleyman (a.s.) olduğu konusunda en ufak bir kuşkumuz yoktur. Ashab-ı Kehf kıssasında yaşanan zamanın kıyısına çekilme olayının ilmi sebeblerini kısmen anladığımız zaman bu sebebler ilmine Süleyman (a.s.)’ın da sahip olduğunu görüyor ve yerinden sökülemeyen büyük kazanları ne için yaptığını çok daha rahat anlayabiliyoruz.

Zamanda seyahatin ilmi sebeblerine vakıf olan Süleyman (a.s.)’ın tarihin değişik dönemlerine gittiğini gördüğümüz için mağaraların tavanına ilkel şekilde çizilen veya kiliselerdeki bazı resimlerde yer alan havadaki çanakların Ufo olmadığını daha rahat anlıyoruz. Ayrıca şunu da çok iyi biliyoruz ki tarihin değişik dönemlerine giden Süleyman (a.s.) yakın zamanımıza da gelmiş ve gelmeye devam etmektedir. Nükleer deneme veya uzaya roket gönderme sıralarında gökte görülen ve fotoğrafları çekilen uçan çanaklar bir gerçek ise bu, yaşanan sıra dışı olayları ufoların değil Süleyman (a.s.)’ın gözlediğine işarettir. Nitekim Ye’cuc ve Me’cuc çıktığı zaman dünya insanlarıyla iletişime geçecek ve demir kütleleri ile söz konusu seddi yapacaktır.

Mesele bu noktaya geldiği zaman denilebilir ki günümüzün ileri teknolojisinin yapamayacağı bu seddi, Süleyman (a.s.) nasıl yapacaktır? Maddeye sadece fiziki yönden hakimiyet sağlamaya çalışan günümüz teknolojisini ve bilimselliğini hiç gözünüzde büyütmeyiniz. Günümüz insanlığı müslümanlar da dahil olmak üzere “.. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. (Böylece) Allah O'na ve resullerine gayb ile (görmedikleri halde) kimlerin yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah Kavi'dir (her kuvvetin gerçek Sahibidir), Aziz'dir (üstün ve güçlü olandır). (57-Hadid 25)” ayet-i kerimesindeki hikmetleri ve demirdeki büyük kuvvetin ne olduğunu anlayabilmekten çok uzaktırlar.

Ancak babası Davut (a.s.) gibi demiri bizlerden ve günümüz bilimselliğinden çok daha iyi tanıyan Süleyman (a.s.), dünya insanlarının yapamayacağı bu seddi yapacak ve şanı yüce Rabbimiz siyonist zihniyetin peygamber olarak kabul etmediği Süleyman (a.s.)’a gayb ile nasıl yardım ettiğini açıkça gösterecektir. Zaten Kur’an-ı Kerim’de bunu açıkça gördüğümüz için kıyametten önce İsa-Mesih’in gelebileceği mevzularına hiç girmeden ’2012 ve İki deniz arası’ kitabımızda “Kıyametten önce bir peygamberin yolu dünya hayatından geçecekse, bu peygamber Süleyman (a.s.) olacaktır” demiştik.

Ki bu anlaşılamayan ifademiz Rabbimizin hangi döneme hangi özelliklerde peygamber gönderdiğini bilen kardeşlerimiz için anlaşılır olması gereken bir ifadedir. Ahir zamanda bilim ve bilimsellik önemseniyorsa, Allah’ı dikkate almayan bu tek kanatlı bilimselliğin acizliğini gözler önüne serecek şahıs, kendisine her şey için ilmi sebebler verilen Süleyman (a.s.) olacaktır.

Anlatılan kadarını, anlayabilmemiz duasıyla..
Yusuf Gökçe
19.08.2018 16:31
Zamanda Yolculuk
…Şimdi meseleyi bir üst boyuta taşıyarak şu soruyu soralım. Tohumun başağa kadar ki gelişim sürecinin her anını, her karesini boş bir kutuya koyduğumuzu ve zamansal süreçte bu kutuları kronolojik olarak yan yana sıraladığımızı düşünelim. Bizler zamana bağlı normal yaşantımızda bu kutuların şimdiki zamanda birer birer açıldığına şahit olarak tohumdan başağa uzanan bu sürece şahitlik yapabiliyoruz. Peki zamanda seyahat imkanımız olsa ve tohum dikildikten üç ay sonraya gitsek yani kronolojik sıraya göre dizdiğimiz kutulardan üç ay sonraki kutuyu açsak, bu kutunun içinde tohumun üç ay sonra geldiği noktayı görmez miyiz? Görürüz, elbetteki görürüz. Kronolojik sıraya göre dizdiğimiz kutulardan hangisini açarsak, tohumun o aşamadaki halini ve varlığını görebiliriz. Burada sormamız gereken en ciddi soru, belli bir zaman dilimine giderek açtığımız ve o zaman dilimi içinde dolu gördüğümüz bir kutu, her zaman diliminde de dolu mudur?

Zorlandığınızı hissediyor ve meseleyi fazla derinleştirmeden cevap vermek istiyorum. Baktığımız zaman diliminde varoluş açısından dolu gördüğümüz ve gerçekten dolu olan bu kutular, her zaman diliminde ve AYNI ANDA dolu değildir. Çünkü varlığı zamana ve sürece bağlı olan bütün yaratılmışlar, sadece ve sadece yaşadıkları ŞİMDİKİ ZAMAN diliminde varolan yaratılmışlardır. “Sizi yarattık” buyruğu ile beyan edilen ve Adem (a.s.)’dan kıyametten önce doğacak son insana kadar hepimizi kuşatan bu yaratma da, zamana ve sürece bağlı bir yaratma olduğu için peyderpey varlık alemine çıkmakta ve sadece yaşadıkları şimdiki zaman diliminde ve sebebler düzleminde var olmaktadırlar. Rab katında yaratmanın mahiyeti meselesini daha derinlere götürmek mümkün olsa da, bu genel ve kısmi anlayışla yetinmemiz gerektiğini düşünüyorum…(Adamden Önce Beşer Var mıydı.Mehmet Alagaş,03/02/2018)
SA.Mehmet hocam,zamanda seyahat nasıl mümkün olabilir diye uzun uzun düşüncelere daldığımda zihnimde şöyle bir tablo oluşmuştu dünyanın başlangıcından kıyametin kopmasına kadar belki de sonrası aslında aynı anda gerçekleşiyor uzun bir dizi filminin her bir karesi dairesel bir duvarda aynı anda oynuyor.Her bir karedeki karakterler bulundukları karelere hapsolmuşlar bildikleri kare içinde yaşadıkları ve yaşamakta olduklarından ibaret bir diğer karede de durum aynı dolayısıyla filme dahil olan herkesi zamanı bu şekilde kuşatmış.Filmin bir karekterine ise bulunduğu kareden çıkıp istediği karelere girip çıkabilme hatta filmin seyrini değiştirebilme yetkisi verilmiş.Lakin karelerde seyahat eden kişiye kendi karenden önceki karelere gidersen bu karelerdeki sahneleri izleyebilirsin lakin hiçbir müdehalede bulunamazsın denilmiş. Şimdi sizin yukarıdaki sorunuza ‘’Burada sormamız gereken en ciddi soru, belli bir zaman dilimine giderek açtığımız ve o zaman dilimi içinde dolu gördüğümüz bir kutu, her zaman diliminde de dolu mudur? ‘’ sorusuna evet doludur dememiz gerekmez miydi?Aksi halde zamanda yolculuk nasıl mümkün olabilir ki? Sıradışı karekterin 15. kareden 205. kareye girilebilmesi ve girdiği kareye müdahele edebilmesi nasıl gerçekleşebilir? Çünkü karekterin içine girdiği kare fiilen henüz çekilmemiş bir karedir.İzahınızı merakla bekliyorum kıymetli hocam.
Mehmed Alagaş
18.08.2018 12:23
Ve aleykümselam
Senden de Allah razı olsun Yusuf kardeşim. Güneşin kendisine belirlenen bir yörüngede akıp gittiğini beyan eden birkaç ayet daha göndermiştin. Mehmed abin atmosfer ötesindeki gök içindeki yıldızlarla, ayla, güneşle birlikte dönerlerken, ay ve güneşin kendilerine takdir edilen yörüngelerinde ayrıca akıp-gittiğini zaten ifade etmektedir. Allah’a emanet olalım..
Yusuf Gökçe
18.08.2018 11:07
Teşekkür
SA.,Sabrın ve verdiğin yanıtlar için Allah razı olsun Mehmet Hocam,
sizi çok yordum hakkını helal et. Allah yar ve yardımcınız olsun. Sizi gerçekten seven Yusuf kardeşin.
Mehmed Alagaş
17.08.2018 23:43
Ve aleykümselam
Helal olsun sen de hakkını helal et Yusuf kardeşim. Sinirlenmesek de bazı tekrarlardan sıkıntı duyduğumuz doğrudur. Mehmed abin bazı meseleleri onlarca yıl anlayamadığını kabul ederek araştırmalarını sürdürürken, sen yeni karşılaştığın bazı meseleleri anlayamadığın zaman -ki bu çok normaldir- “Ben bunu anlayamamış olabilirim” diyerek sabretmen ve sakince araştırman gerekirken bunu yapmadığını görüyoruz. Anlayışta bilmeyerek veya geleneksel anlayıştan etkilenerek yanlış istikamete girdiğin zaman ise ayetlerde olanı değil görmek istediğini görebilmek için çırpınıyorsun. Dağların yürütülmesiyle ilgili sadece Neml 87.88 ayetleri olsaydı, bu iki ayetin ayrı bağlamlarda olduğunu ve bu olayın Sur’a üfürüldükten sonra gerçekleşmediğini söyleyebilirdin. Ancak konuyla ilgili diğer ayetler, dağların yürütülmesinin kıyametten önce Sur’a üflendikten sonra gerçekleştiğini açıkça bildirmektedir. Sözünü ettiğin Şems 1.2 ve Yasin 38 ayetlerini yaklaşık kırk yıldır tefekkür ediyor ve bu ayetlerde söylediklerimizi tekzip eden en ufak bir şey görmüyoruz. Biraz mola al güzel kardeşim.

Burhan ve Bekir kardeşlerimize anlayışları için teşekkür ediyoruz. Güneş mağarayı değil mağaranın geniş orta boşluğunda bulunan onları teğet geçiyordu Bekir kardeşim. Onlara hiç değmeden, değemeden teğet geçmesinin nedeni, bulundukları ortamın ışık hızına yakın bir hızla dönmesinden kaynaklanmaktadır. Senin de anlayabileceğin gibi ışık, ışık hızında dönen bir ortama giremez ve onu delemediği için sağa sola meylederek teğet geçer. Herneyse asıl konumuz bu değil.

Dua ile..
Yusuf Gökçe
17.08.2018 22:13
Dönen dünya mı gökler mi
SA.Hocam şu ayetleri de bir tefekkür ederseniz sevinirim.
Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına. Güneşi takip ettiğinde Ay'a, (Şems1,2)
Güneş, kendine özgü bir durak noktasına(müstekarra) doğru akıp gidiyor. Azîz, AIîm oIanın takdiridir bu.(Yasin ,38)
Bekir Ziya
17.08.2018 21:42
Esselamü Aleyküm
Mehmet Abi sesimiz çıkmıyor ama dikkatle seni takip ettigimizden emin olabilirsin. Zaten daha önce çogunu kitaplarınızda yazmış oldugunuz degerli bilgileri yine hayranlıkla ve ilgiyle takip ediyoruz. Kahf süresi demişken, Güneş magaranın dışına mı vurup kenarından teget geçiyor, yoksa Ashabı Kehf'in bulundugu magaranın içindeki geniş kesimi mi?
Burhan Akdeniz
17.08.2018 18:01
Selamunaleykum
Yorulduğunuza değdi Mehmed abi. Bu son açıklamalar ile Süleyman Aleyhisselam haritalarındaki buzul haritasının da geçmişe gidilerek çizildiğini anlamış olduk. Zülkarneyn aleyhisselamın doğuya seyahatinde karşılaştığı kavmin, kendileri ile güneş arasında siper kılınmayan yani buzul bölgesinde yaşayan kavim olduğunu görüyoruz. Zaten İki deniz arası kitabınızda yazdığınız gibi Rus bilim adamları da altı bin yıl önce o buzul bölgesinde insanların yaşadıklarını gösteren deliller bulmuşlardı. Mehmed abiye teşekkür ediyor, hepinizden Allah razı olsun diyorum.
Yusuf Gökçe
17.08.2018 17:39
dağlar
SA.Hocam dalğınlıkla selam vermeyi unutmuşum.Hakkınızı helal edin. Sizi yoruyorsam ve sinirlendiriyorsam doğru istikametteyim demek ki çünkü dost dostta ayna olmalı hala anlamış değilim sizin verdiğiniz surada dağların yürütüleceğini ifade eden ayetler halbuki benim size verdiğim ayetin bağlamı çok farklı . O ayette sen dağları durur sanarsın halbuki onlar bulutların aktığı gibi akıp gitmektedir.İşte bu allahın yaratma sanatıdır diyor. Artık sizi daha fazla yormamaya karar vererek Allaha emanet hocam diyorum.
Mehmed Alagaş
17.08.2018 16:59
Ve aleykümselam
Selami kardeşim

Selam vermeyi unutan veya gerekli görmeyen Yusuf kardeşe de Selamunaleyküm. Bak Yusuf öncelikle şunu belirtelim ki bizlerin herkese herşeyi anlatabileceğiz diye bir iddiası yoktur. Mehmed abin bunu beceremeyeceğini zaten yıllar önce anlamıştır. Biz isim vermeden zikretmemize rağmen yanlış bir kalkış noktasıyla güneşle ilgili yine yanlış hesaplar yapan kişinin kendin olduğunu açıklıyor ve yanlış hesabının hala doğru olduğunu savunuyorsun.

Yusuf kardeşim km. hesapları ile kafanı hiç karıştırma. Güneş ışınları bizlere ışık hızıyla 8 dakikada geliyorsa, güneşle aramızdaki mesafe -ki bu güneş yörüngesinin yarıçapıdır- ışık hızıyla 8 dakikadır. Yörüngenin tamamı 2 pi r olduğuna göre güneşin ışık hızıyla bu yörüngeyi tamamlaması 50.24 dakikadır.  Işık hızıyla 50.24 dakikalık yörüngeyi güneş 24 saatte yani 1440 dakikada tamamlaması gerektiğine göre dünyanın etrafında ışık hızıyla değil 1440/50.24 hesabının sonucuna göre ışık hızının 28.66’da biriyle dönmesi gerekmektedir. Lütfen bizlere bu basit hesapları yaptırma. Kaldı ki birinci kat göğün, içindeki yıldızlarla birlikte döndüğünü ifade ederken bu hareketliliğin içinde güneşin de olduğunu zikretmiştik.

Dağların yürütülmesi meselesinde de aynı ısrarını sürdürüyor, Sur’a üfürüldüğü zaman dağlar neden yürütülsün ki zaten yerle yeksan olacak diyorsun. Kıyamet öncesi vuku bulacak hadiseleri senin anlayışına göre değerlendirmediğimiz için konuyla ilgili ayetlerde dağların ancak ve ancak kıyamet öncesinde yürütüleceğini açıkça görüyoruz.,

“Dağları yürüteceğimiz gün, yeri çırılçıplak (çöl gibi) görürsün. Hiç birini bırakmaksızın onları (haşredip) toplarız. (18-Kehf 47)”

“O gün gök sarsıldıkça sallanıp-çalkalanır. Ve dağlar seyir (hareket) halinde yürür. (52-Tur 9.10)

“Sur'a üfürüldüğü gün artık siz fevc fevc (bölük bölük) geleceksiniz. Gök açılmış, kapı kapı olmuştur. Dağlar yürütülmüş, serap olmuştur. (78-Nebe 18..20)

“Güneş dürülüp-köreltildiği zaman. Yıldızlar bulanıklaşıp-döküldüğü zaman. Dağlar yürütüldüğü zaman (81-Tekvir 1..3)

Bu ayetler seni mutmain etmiyorsa, bizlerde seni mutmain edebilecek hiçbir şey yoktur kardeşim. Zaten yorgunuz, birbirimizi daha fazla yormayalım. Selami kardeşim sana da teşekkür ediyor, güzel dualarına amin diyorum.
Yusuf Gökçe
17.08.2018 15:25
Dağlar
87 - Sûr'a üfürüldüğü gün Allah'ın diledikleri müstesna göklerde ve yerde bulunanlar hep dehşete kapılır. Hepsi boyunları bükük olarak O'na gelirler.

88 - Sen dağları görürsün de, yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır. Şimdi sizce 88 ayet sura üfürüldüğü günü mü anlatıyor ayetlerin artarda gelmesinden mi böyle düşünüyorsunuz.İçeriğe bakmıyor musunuz.87 yedinci ayette hepsi boynu bükük olarak gelirler diyerek rabbimiz bu faslı kapatıp dünyaya ait geçerli yeni bir ayete işaret ediyor ve bu her şeyi sapasağlam yapan allahın sanatıdır diyerek de olayı netleştiriyor.Sevgili hocam ayetleri iyice tefekkür ederseniz siz de anlarsınız ki 88. ayet suradaki dağları değil şu anki dünyayı anlatıyor. Zaten sura üflendiğinde dağları neden durur görelim ki zaten dağlar yerle yeksan olacak. İkincisi ve sen dağları durur zannedersin halbuki onlar bulutların aktığı gibi akmaktadırlar .işte bu allahın sanatıdır diyerek peygamberimizin de her an şahit olduğu dünyaya ait bir ayeti ortaya koyuveriyor.İnsanların dünyayı düz ve sabit zannettiği bir zamanda dünyanın da bulutlar gibi hareket ettiği gerçeğini muhteşem şekilde ortaya koyuveriyor. Özetlersek güneş sistemi samanyolu galeksisi ve diğer galaksiler hep birlikte harika bir düzen içinde hiç durmadan allahın murat ettiği güne kadar adeta allaha kulluk görevlerini yaparak tavab edip duruyorlar.
Selami Özcan
17.08.2018 15:24
Selamun aleykum
Hocam Allah sizden razı olsun inşaallah...
Dinlenmekten bahsettiginize göre sanıyorum biraz durmamızı, sakin bir kafa ile geldiğimiz noktayı anlamaya çalışmamızı istiyorsunuz.
Ben inşaallah bu konuda şimdiye kadar yapmış olduğunuz ayetlere dayalı ilmi açıklamalarınızı tefekkürle tekrar tekrar okuyarak daha iyi anlamaya çalışacağım.Inşaallah.
Emekleriniz için tekrar Allah razı olsun,bizlere lütfen hakkını helal et hocam..
Yusuf Gökçe
17.08.2018 14:54
Dönen dünya mı yoksa gökler mi
Sayın hocam,güneş ışıkları dünyaya 8 dakikada ulaşıyor. Işık saniyede 300000 bin km yol alıyor.Bu demektir ki dünyanın güneşe uzaklığı yaklaşık 720.000.000 km Şİmdi pergeli elimize alım ve güneşi dünyanın çevresinden dolandıralım geçen süre 24 saat.
Soru: güneşin hareket hızı ne olmalı ki bu kadar geniş bir alanı 24 saatte tamamlayabilsin.
Mehmed Alagaş
17.08.2018 14:31
Ve aleykümselam
Meselenin ağırlaştığını ve bazı kardeşlerimizin zorlandığını görüyoruz. Ancak zorlandığınız konulardaki boşlukları, ayetleri dikkate almadan kendi kişisel görüşlerinizle doldurmaya kalkışmayınız. Yeterince açıklamadığımız için Ashab- Kehf meselesini anlamakta zorlanan kardeşlerimize kısaca şunu söyleyelim ki mağarada zamanın kıyısına çekilme olayının içinde insan, melek ve hayvan olmak üzere üç ayrı varlık vardı ve zamanın kıyısına çekilme sistemini bu varlıkların kendileri değil ilmi sebeblerle Rabbimiz gerçekleştiriyordu. Konumuzla şu an ilgisi olmadığı için meselenin bu boyutunu ayetlerdeki işaretleri dikkate alarak şimdilik genişletmek istemedik. İşlediğimiz konuyla bağlantılı olan zamanın kıyısına çekilme ve zamanda seyahat hususunu ön plana çıkararak kısa bir açıklık getirdik.

“Dönen dünya mı yoksa gök mü?” araştırmamızı okumadıkları veya okuyup da anlayamadıkları için tuhaf itirazlarda bulunan bazı kardeşlerimiz “Güneş dünyanın etrafında dönüyorsa, bu dönüşü ışık hızından daha hızlı giderek gerçekleştirebilir!” diyebiliyorlar. Önce kendi kalkış noktalarına göre hesabı bile yanlış yaptıklarını söyleyelim. Doğru sonuç 1/28.66 ışık hızı olmalıydı. Kalkış noktalarındaki yanılgı ise güneşi, içindeki yıldızlarla birlikte dönen göğün dışında bırakmalarıdır. Anlamaları gereken husus güneş ve ay gökle birlikte dönerken, bu dönüşle birlikte kendilerine belirlenen yörüngede ayrıca hareket etmektedirler. Dünyanın dönüyor oluşuna delil olarak getirdikleri “(O gün) dağları görürsün de, onları (hareketsiz) yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler… (27-Neml 88)” ayetinin bir öncesine baksalar, bu gözlemin Sur’a üfürüldükten sonra gerçekleştiğini de görebileceklerdir. Nitekim Sur’a üfürüldükten sonra gözlemlenebilecek olan bu olaya “Dağları yürüteceğimiz gün, yeri çırılçıplak (çöl gibi) görürsün. Hiç birini bırakmaksızın onları (haşredip) toplarız. (18-Kehf 47)” ayetinde de işaret edilmektedir. Küçük bir araştırma ile anlaşılabilecek bu gerçekleri anlayamıyorlarsa susmalarını ve düşünmeye devam etmelerini tavsiye ederiz.

Evet,

Ashab-ı Kehf olayında ilme dayalı sebeblerle zamanın kıyısına çekilmenin ve zamanda seyahatin mümkün olduğunu gördüğümüzde “Zülkarneyn (a.s.) ile ilgili ayetlere dönebilir ve kendisine her şey için bir sebeb verilen Zülkarneyn (a.s.)’ın zamanda seyahatle ilgili ilmi sebeblere de sahip olduğunu dikkate alarak bu ayetleri tekrar anlamaya çalışabiliriz” demiştik. Şimdi aynı şeyi sizler de yaptığınızda ayetlerle ilgili cevaplayamadığımız bütün soruların cevaplandığını ve meselenin açıklık kazandığını görebileceksiniz.

Hayatı bir gün gibi ele alan Kur’an-ı Kerim, güneşin doğuşu ve batışı ifadeleriyle bu günün evveline ve ahirine işaret etmektedir. İnsan fıtratı öncelikle geleceğe meraklı olduğu için Zülkarneyn (a.s.)’ın ilk yolculuğu batıya yani geleceğe olmuştur. Geldiği uç nokta Kur’an’da “Güneş dürülüp-köreltildiği zaman (81-Tekvir 1)” buyruğu ile ifade edilen kıyamet öncesi zamanıdır. Rabbimiz kıyamet öncesi mü’minlerin ruhlarını kabzedeceği ve kıyamet kafirler üzerine kopacağı için burada karşılaştığı kavim, açık küfürleri nedeniyle Sünnetullah gereği kendileri hakkında helak hükmü verilmiş ve nihai helak olan kıyametin üzerlerine kopacağı dünyanın son insanlarıdır.

Mesele buraya gelince Sünnetullah hükmünün değişmeyeceğini-değiştirilemeyeceğini bilen Zülkarneyn (a.s.) “Kim zulme saparsa biz onu azablandıracağız. Sonra da Rabbine döndürülür, O da onu görülmemiş bir azabla azablandırıverir. Kim de iman eder ve salih amellerde bulunursa, onun için güzel bir karşılık (mükafat) vardır. Ve ona emrimizden (onun için) kolay olanını söyleyeceğiz" tebliğini kime ve ne için yaptığını sormuştuk.

Size olayı bir örnekle anlatalım. İslam toplumunda yaşarken bir yakınınız bir kişiyi kasten katletti ve kısas hükmüyle öldürülmesine karar verildi diyelim. Kısas hükmünü değiştiremeyeceğinize göre bu yakınınızı kurtarabilmek için ne yapabilirsiniz? Çaresizlik içinde “Hiçbir şey” diyorsunuz değil mi? Evet hiçbir şey!. Ancak Zülkarneyn (a.s.) gibi zamanda biraz geriye gitme imkanınız varsa cinayet işlenmeden önceki zamana gidebilir ve o yakınınızı bir kez daha hakka davet edebilirsiniz. İşte Zülkarneyn (a.s.)’ın yaptığı o tebliğ de, haklarında helak hükmü verilmiş kavmin bir önceki zaman dilimine giderek yaptığı tebliğdir.

Doğuya yani geçmişe yaptığı yolculukta karşılaştığı kavime hiçbir tebliğde bulunmamasının, onlarla ilişkiye geçmemesinin nedeni ise İlahi irade tarafından hubren (evvel ve ahir ilmiyle) kuşatılması ve yaşanmış tarihe müdahale edemeyeceği içindir. Dolayısıyle “Geçmişe seyahat eden birisi dedesini öldürürse ne olur?” gibi sorular, hak ve hakikatten uzak sorulardır. Çünkü şanı yüce Rabbimiz her şeyden bir sebeb verdiği Zülkarneyn (a.s.) gibi bir peygamberine dahi yaşanmış tarihe müdahale izni vermemiştir.

Yeryüzüne yayılan ve yeryüzünde fesat-bozgunculuk çıkaran Ye'cuc ve Me'cuc’e sed yapması ise Ye'cuc ve Me'cuc’un yeryüzüne çıktığı zaman diliminde gerçekleşecek bir hadisedir. Nitekim o anlaşılamayan kitablarımızda “Kur’an’ın beyanına göre Zülkarneyn (a.s.)’ın Ye’cuc ve Me’cuc’e sed yaptığı bildirilmesine rağmen bu sed yaşadığımız zaman diliminde henüz yapılmamıştır” derken aynı gerçeğe işaret ediyorduk.

Yorulduğumuz için bu kadar açıklamayı şimdilik yeterli görüyoruz. Acele etmeden düşündüğünüz zaman Zülkarneyn (a.s.) ile ilgili ayetlerin birer birer açıklık kazandığına ve her taşın yerine oturduğuna şahit olabileceksiniz. Meselenin yokuşunu çıktığımıza göre biraz dinlenebilir, halen yokuşta olup bize yetişmeye çalışan kardeşlerimizi bekleyebiliriz.

Lütfen dua edelim..

Mehmed Alagaş
16.08.2018 14:06
Selamunaleykum
İnşirah kardeşimiz “Hızınıza yetişemiyoruz” dese de, işlediğimiz bu önemli meselenin yokuş kısmında durma taraftarı değiliz. Çünkü durursak, bu dik yokuşta hep birlikte kalkış yapmamız daha zor olacaktır. Meselenin yokuş tarafı diyoruz çünkü Zülkarneyn (a.s.) ile ilgili ayetleri anlayabilmemiz için sorduğumuz sorulardan oluşan bu dik yokuşu Mehmed abiniz onlarca yıl tefekkür etmesine rağmen aşamamıştı. Anlamadığımızı anladığımız birçok ayetin önünde yıllarca tefekkür ederek durmaya devam ettiğimiz gibi bu ayetlerin önünde de uzun yıllar tefekkür ederek durmaya devam ettik.

Tabi ki bu arada Kur’an araştırmalarımıza devam ettiğimiz için yine Kehf suresindeki ashab-ı kehf olayını da anlamaya çalışıyorduk. Bu olayı anlatan ayetler üzerinde Kur’an bütünlüğünde yoğunlaştığımız zaman ashab-ı kehf ile ashab-ı rakimin tefsirlerde yazılanların aksine birbirinden ayrı iki ashab olduğunu ve ashab-ı rakimin Kur’an’da şerefli yazıcılar denilen ve karşılaştıkları gençlere insan suretinde gözüken yazıcı melekler olduğunu anlamamız zor olmadı. Ancak takıldığımız ve yeterince anlayamadığımız ayet “Yoksa sen Kehf ve Rakim Ehlini Bizim acayip-şaşılacak ayetlerimizden mi sandın? (18-Kehf 9)” ayet-i kerimesiydi.

Bu ayetin bir diğer manası, bütün bu yaşananların acaip-şaşılacak şeyler olmadığı idi. Düşünmeye başladık. İnsan aklı hangi olayları acayip görmez, şaşkınlıkla karşılamazdı ki? Elbetteki üst planını ve sebeblerini bildiği olayları şaşkınlıkla karşılamazdı. Mesele bu noktaya geldiği zaman ayetler ve mucizeler üzerinde tekrar bir Kur’an araştırması yaptık ve gördük ki Kur’an’da bildirilen ayetler-mucizeler emre ve ilme dayalı olmak üzere iki ayrı başlığa giriyordu. Kızıldeniz’in yarılması, ateşin İbrahim (a.s.)’ı yakmaması gibi ayetler-mucizeler emre dayalı olup, insan aklının şaşkınlıkla karşılayacağı ve acze düşüceği ayetlerdi.

İlme dayalı ayetler-mucizeler ise bu ilmi sebebleri bilmeyen insanlar tarafından şaşkınlıkla karşılansa dahi bu ilmi sebebleri bilen insanlar için acayip-şaşılacak ayetler değildi. Bunu anladıktan sonra Kehf olayına döndüğümüzde gördük ki Rabbimizin “Yoksa sen Kehf ve Rakim Ehlini Bizim acayip-şaşılacak ayetlerimizden mi sandın?” buyurduğu bu ayetler, emre değil ilme dayalı ayetlerdi. Emre dayalı olsaydı Kur’an’da bildirilen ve merkebiyle birlikte yüz yıl ölü bırakılan adam (2-Bakara 259) örneğinde olduğu gibi sadece “Ol” emriyle bu olaylar gerçekleşir, mağaradakilerin sağa-sola döndürülmelerine ve bizlere yaşanan olayla ilgili birçok önemli ayrıntının bildirilmesine hiç gerek kalmazdı.

Kehf olayıyla ilgili araştırmalarımızı derinleştirdiğimiz zaman Rabbimizin lutfu ile ilmi sebeblere dayanan bu ayetlerin hem üst planını, hem de ilmi sebeblerini anlamaya başlamıştık. Bu ayetlerde insan vücuduna zarar vermeden ışık hızını geçmenin ilmi yöntemleri veriliyor ve böylesi hızlara ulaşıldığında yaşanan şimdiki zamanın dışına çıkılabileceği beyan ediliyordu. Bütün bunları anlamamıza rağmen elbetteki bu anladıklarımızı genele açık anlatımlarda yazıp-anlatacak kadar gafil değildik.

Kehf olayından anladığımız gerçek, mağarada bulunanlar ilme dayalı sebebler ile yaşanan zamanın üçyüz yıl kıyısına çekilmişlerdi ve bunda şaşılacak hiçbir şey yoktu. Bu noktaya eriştiğimizde zamanda yolculuk meselesini araştırmaya başladık. Çok yüksek hızlarda zamanın kıyısına çekilmek mümkün ise daha büyük hızlarda ve hız yönü değiştirilerek zamanın ilerisine veya gerisine gitmek mümkün müydü?

İşte mesele bu noktaya geldiği zaman uzay-mekan sorunuyla karşılaştık. Dünya güneşin etrafında döndüğüne göre dünyanın uzay mekandaki konumu, hareket halinde olan ve devamlı değişen bir konumdu. Mağaradaki gençler yüksek hız ile zamanın kenarına çekilmişlerdi ama bütün bu yaşadıkları aynı mekan içinde gerçekleşmişti. Oysa geçmişe veya geleceğe gidildiğinde bir gerçeklikle karşılaşılabilmesi için, gidilen tarihteki dünyanın uzay-mekanda bulunduğu konuma da ulaşılabilmesi gerekmektedir. Daha açık bir ifadeyle güneşin etrafında dönen dünyanın uzay-mekandaki konumu her an değiştiği için hem zamanda, hem de mekanda seyahat edilebilmesi şarttır.

Zamanda seyahat meselesini araştıran günümüz bilimselliğinin takıldığı ve aşamadığı nokta da budur. Tabi ki aşılması mümkün olmayan bu noktayı biz de aşamadık. Söz buraya gelince sakın ola ki bizlere zamanın ne olduğunu ve nasıl oluştuğunu bilmeden “Zamanın kısa tarihi” kitabını yazan Stephen W. Hawking’in tutarsız fikirlerinden bahsetmeyin. Dünyadaki şeytani üst aklın bilimsellik vitrininde ön plana çıkardığı, yegane Yaratıcıya ortak kılmak için büyük patlama teorisini hazırlattığı ve “Büyük patlamadan önce zaman olmadığı için Tanrı da yoktu!” diyebilen bu şahıs, birçok batıl fikire sahip olsa da hak açısından fikir fakiri bir zavallıdır. Ne yazık ki bu hal üzere birkaç yıl önce ölmüş ve yaşarken aramadığı hak ile öldükten sonra karşılaşmıştır.

Evet, dünya güneşin etrafında dönüyorsa ve zamanla mekan birlikte bir hareket içindeyse, zamanda ve mekanda seyahat edebilmek mümkün değildir noktasına gelmiştik. Tıkandığımız bu noktada Rahman olan Rabbimiz bizlere yardım etti ve günümüz dünyasında hiç sorulmaması gereken bir soruyu sormamızı ve gündemimize almamızı nasib etti.,

Dünya güneşin etrafında dönüyor muydu?

Evrim ve büyük patlama gibi küfür teorilerinin peşine takılan bilimselliğe haklı bir kuşkuyla yaklaştığımız için bu sorunun cevabını Kur’an-ı Kerim’de aramaya yöneldik. Aman Ya Rabbi yıllarca okuyup-geçtiğimiz ayetler bu sorumuzu açıkça cevaplamakta, atmosferiyle birlikte dünya sabit bir karar yeri iken içindeki yıldızlarla birlikte gök dönmekteydi. Daha önce ayrıntılı açıkladığımız için meselenin bu kısmına değinmeyeceğiz. Karşılaştığımız gerçek açıktı. Atomu yaratan Rabbimiz nasıl ki atomun çekirdeğini bir karar yeri kılmış ise makro düzlemde de dünyayı bir karar yeri kılmıştı.

Peki, bunun anlamı neydi?

Bunun en açık ve en muhteşem anlamı şuydu ki bizler geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği aynı uzay mekanda yaşıyorduk. O halde uzay mekanda değil sadece zamanda seyahat ederek, geçmişe ve geleceğe gidebilmek mümkündü. Ve bunun ilmi yöntemi ve sebebleri Kehf olayında bildiriliyordu. Bu gerçeklerle karşılaştıktan sonra artık Zülkarneyn (a.s.) ile ilgili ayetlere dönebilir ve kendisine her şey için bir sebeb verilen Zülkarneyn (a.s.)’ın zamanda seyahatle ilgili ilmi sebeblere de sahip olduğunu dikkate alarak bu ayetleri tekrar anlamaya çalışabiliriz.
Mehmed Alagaş
15.08.2018 15:01
Ve aleykümselam
Amin İnşirah kardeşim. Son yorumda da belirttiğim gibi tefekkür etmemiz gereken bu ayetler, Resulullah (s.a.v.)’in ahir zamanda deccalin fitnesine karşı çokça okuyup-tefekkür edin buyurduğu Kehf suresinin ayetleridir. Bu Nebevi buyruğun hikmeti, Kehf suresinin ahir zamanda karşılaşılacak birçok olayla ve birçok gelişmeyle yakın ilgisi olduğu içindir. Önce şu hususa dikkat çekmek isteriz ki Kehf suresinde verilen birçok gizemli olay, çok kısa ve öz ifadelerle verilen olaylardır. Bu nedenle ayetleri anlayabilmemiz için her kelimenin, her ayrıntının üzerinde durmamız, ayetlere hak sorular yöneltip-bu hak soruların cevaplarını Kur’an bütünlüğünde aramaya ve anlamaya çalışmamız gerekmektedir. Şimdi ayetleri kısaca değerlendirmeye başlayalım.,

Şanı yüce Rabbimiz “Gerçekten Biz ona yeryüzünde sapasağlam bir iktidar verdik ve ona (yapmak istediği) her şey için bir sebeb (yol ve imkan) verdik.” buyurmaktadır. Zülkarneyn (a.s.)’a verilen bu iktidar, neye veya nelere karşı bir iktidardır? Bir istisna olmadığına ve bütün bir yeryüzü ve içindekiler kastedildiğine göre kendisine böylesine geniş bir mülk verilen Zülkarneyn (a.s.) kimdir? Bu geniş iktidarla birlikte “Ona (yapmak istediği) her şey için bir sebeb (yol ve imkan) verdik.” buyurulmaktadır. Bu herşey ifadesine de bir istisna konulmadığına ve bu kişiye yapmak istediği herşeyden bir ilim, bir sebeb verildiğine göre bu kişinin yaptıklarıyla tarihe iz bırakan ve tarihte bilinen bir kişi olması gerekmez midir?

Ayette daha öz ve daha kısa olan doğuya veya batıya gitti ifadesi yerine “Güneşin doğduğu ve battığı yer” ifadesi kullanılmaktadır. Güneşin doğduğu ve battığı yer kişinin dünyada bulunduğu mekana ve konuma göre değişebilecek onbinlerce yer olabileceğine göre bu ayetlerde bize onbinlerce olasılığı olan muğlak bir yerden veya yönden mi bahsedilmektedir? Kaldı ki kendisine çok hızlı gidebilmek dahil her şeyden sebeb verilen bu kişi, güneşin dünya etrafında dönme hızına eriştiği zaman bu kişiye göre güneşin doğması veya batması söz konusu bile olmayacaktır. Ayrıca güneşi (hamletin) kara, sıcak bir balçıkta, bir gözede batmakta (gördü değil) buldu buyurulmaktadır. Binlerce kez gün batımını izleyen hiçbir insan böyle bir olaya şahit olmadığına göre bu olay nedir?

Rabbimiz bu kişiye bir topluma karşı ”Ey Zülkarneyn (istiyorsan) onlara azab da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin" buyurmaktadır. Gafil bir kavme sebebsiz azap etmekten ve azap ettirmekten münezzeh olan Rabbimiz, hiçbir kavmin akibetini peygamber de olsa bir kişinin keyfi insiyatifine bırakmayacağı için, bu kavmin içinde bulunduğu durum nedir? Kur’an-ı Kerim’de bunun tek bir cevabı vardır. Bu insan topluluğu Kur’an’a göre Allah’a davet edilip-Sünnetullah ile tehdit edilen, kendilerine verilen mühlet aralığında açık ayetlerle karşılaşan fakat bütün bunlara rağmen iman etmedikleri için değişmez Sünnetullah’ın gereği olarak haklarında helak hükmü verilen insan topluluğudur. Artık bunlara öğüt verip-vermemenin, iyi veya kötü davranmanın bunların durumunu değiştirmeyeceği için Rabbimiz bu kişiyi muhayyer bırakmaktadır.

İyi ama Rabbimizin değişmez ve değiştirilemez Sünnetullahıyla ilgili bu gerçeği bizler gibi Zülkarneyn (a.s.) da kesinlikle bildiğine göre "Kim zulme saparsa biz onu azablandıracağız. Sonra da Rabbine döndürülür, O da onu görülmemiş bir azabla azablandırıverir. Kim de iman eder ve salih amellerde bulunursa, onun için güzel bir karşılık (mükafat) vardır. Ve ona emrimizden (onun için) kolay olanını söyleyeceğiz." tebliğini kime ve ne için yapmaktadır?

Haklarında helak hükmü verilmiş bir topluma tebliğ etmeye çalışan bu Zülkarneyn (a.s.), güneşin doğmakta olduğu yerde karşılaştığı ve haklarında da helak hükmü verilmemiş olan bir kavme neden en ufak bir tebliğde bulunmamaktadır? Bu önemli sorunun cevabını bir sonraki ayette aradığımızda “İşte böyle idi. Biz onun yanında olan herşeyi (bildiklerini ve yaptıklarını) hubren (evvel ve ahir ilmiyle) büsbütün kuşatmıştık” buyurulmaktadır. Zülkarneyn (a.s.) güneşin batmakta olduğu yere gittiği zaman onu kuşatmayan ve muhayyer bırakarak tebliğine izin veren İlahi irade, güneşin doğmakta olduğu yere gidince hubren (evvel ve ahir ilmiyle) neden kuşatmaktadır?

Soruları fazlalaştırıp sizi daha fazla yormadan Ye'cuc ve Me'cuc meselesine kısaca değinelim. Ye'cuc ve Me'cuc ile insanlar arasındaki bu iki seddin evveliyatı nedir? Bu iki sed geçmişte Allah’ın koyduğu iki sed olduğuna ve Allah’ın Ye'cuc ve Me'cuc için koyduğu bu sedler normal şartlarda Ye'cuc ve Me'cuc tarafından kesinlikle aşılamayacağına göre bu sedler nasıl aşılmış, Ye'cuc ve Me'cuc yeryüzüne nasıl dağılmıştır?

Milattan binlerce yıl önce gerçekleşen Kızıldeniz’in yarılması bütün bir insanlık hafızasında yer alırken, M.Ö. 500 civarları gibi yakın dönemlere nisbet edilen bu muazzam hadiseden dünya insanlarının ve bu insanlık hafızasının neden hiçbir haberi yoktur? Zülkarneyn (a.s.) seddi yaptıktan sonra “Bu (engel, size) Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi geldiği zaman O bunu dümdüz eder. Rabbimin vaadi haktır." bu seddin ancak vaadedilen kıyamet geldiği zaman dümdüz olacağını söylerken, Rabbimiz de “Artık (Ye'cuc ve Me'cuc) onu ne aşmaya, ne de onu delmeye muktedir olabildiler” buyruğu ile bu sözü tasdik etmektedir.

Zülkarneyn (a.s.)’ın yaptığı sed Sur’a üfürüldüğünde yıkılacağına, dümdüz olacağına göre ahir zamanda Ye'cuc-Me'cuc’un çıkacağına ve bu olaylardan sonra insanların hac ve umre yapacaklarına dair sahih haberleri ve “Ancak Ye'cuc ve Me'cuc (sedleri) açıldığında, onlar herbir tepeden (yer üstüne) akın edip-çıkarlar. Ve gerçek olan vaad (kıyamet) yaklaştığında küfre sapanların gözleri (dehşetle) belerip-donakalacak, "Eyvahlar bize. Biz bundan tam bir gaflet içindeydik, biz gerçekten zalimlerden olduk" (diyeceklerdir). (21-Enbiya 96.97)” buyruğunu nasıl anlayacağız? Zülkarneyn (a.s.)’ın yaptığı sedler şu an varsa (ki en ufak bir tarihi iz yoktur), Zülkarneyn (a.s.)’ın yaptığı bu sedler ancak ve ancak Sur’a üfürüldüğünde yıkılacaktır. Sur’a üfürüldükten sonra ise bunların ne dünyaya yayılmaları, ne insanlara bir zarar vermeleri, ne de bu olaydan sonra insanların hac ve umre yapabilmeleri mümkündür. O halde Kur’an’a göre yer üstüne bir kere çıkması mümkün olan bu Ye'cuc-Me'cuc şimdiye kadar çıkmış mıdır ve Zülkarneyn (a.s.) yaptığı bu sed yaşadığımız zaman diliminde var mıdır?

İşte bu sorular Zülkarneyn (a.s.)’la ilgili ayetleri anlayabilmemiz için cevaplamamız gereken sorulardır. Araştırmacı müslümanların Zülkarneyn (a.s.)’ın zamanda seyahat olasılığını hiç dikkate almadan bu soruları Kur’an bütünlüğünde araştırmaları ve cevaplamaları gerekmektedir. Hatırlatmak isterim ki her hangi bir ayeti anlamak ve anlatmak, o ayete mantıklı bir açıklama getirmek değildir. Çünkü bir şeyin onlarca mantıklı açıklaması varken sadece bir tane hak gerçekliği vardır. O açıdan bu ayetleri tefekkür ederken, bu ayetlere güzel ve mantıklı bir anlam vermek için değil, bu ayetlerdeki hak anlamı bulmak için tefekkür etmeliyiz.

Nitekim yukarıdaki soruları onlarca yıl araştırmamıza rağmen cevaplayamamamızın ve haddimizi bilerek susmamızın nedeni, ayetlere mana vermek değil ayetlerdeki hak manayı anlayabilmek kaygımızdan kaynaklanmaktadır. Allah’a hamdolsun ki bir çok meseleyi bilmediğimizi bildiğimiz için yıllar sonra bu bilmediklerimizi bilmemiz mümkün olmuştur. 

Her ayeti bildiğini sananların iç dünyasına, hak bilgiler hangi merak ve arayış kapısından girebilir ki?
İnşirah Melal
15.08.2018 00:05
Selamaleykum
Değerli hocam yavaş yavaş ilerleyelim demiş olmanıza rağmen, diğer kardeşlerimizi bilmiyorum ama kendi adıma her biri birbirinden titiz araştırmalar gerektiren bir çok konuyu konuştuğumuz bu çalışmada hızınıza yetişemiyorum.. Ve yaptığınız bu çalışmaların ne kadar emek istediğini bir kez daha görüyor biz kardeşlerinize hakkınızı helal etmenizi rica ediyorum. Rabbim sizin sabrınızı bizlerin de azmini artırsın inşaallah...
Mehmed Alagaş
14.08.2018 14:23
Selamunaleykum
Konumuzu dağıtmadan yavaş yavaş ilerleyelim. Son yorumumuzun bitiminde “Zülkarneyn (a.s.) kimdir?” demiştik. Bildiğiniz gibi ‘Zülkarneyn’ bir isim değil güzel bir lakaptır. İki asır, iki zaman anlamına gelen bu güzel lakap Rabbimiz tarafından kime verilmiştir? ‘Zünnun’ yani iki balık sahibi anlamına gelen güzel lakap balığın karnında büyük bir imtihana tabi tutulan Yunus (a.s.)’a verilmişse, iki asr-iki zaman sahibi olmak gibi muhteşem bir lakap kime verilmiştir. Muhteşem dememizin nedeni iki asr-iki zaman sahibi olabilmek, iki ayrı asra-iki ayrı zamana ulaşabilmekle ilgilidir.

Kehf suresinde Zülkarneyn (a.s.)’la ilgili ayetlerin nüzul sebebi olan ehl-i kitabın “Seyahat eden adam kimdir?” sorusu, üzerinde durulması gereken bir sorudur.Sizlerden birisine “Seyahat eden adam kimdir?” sorusu sorulsa, seyahat eden binlerce adam olduğu için “Seyahat eden hangi adam” sorusuyla karşılık verirsiniz.Oysa yahudiler “Seyahat eden adam” derken normal seyahatlerde bulunan binlerce adamı değil, sıra dışı seyahatlerde bulunan özel bir adamı soruyorlardı. Çünkü Süleyman (a.s.)’ın sıra dışı seyahatler yaptığını biliyorlar fakat bunun nasıl olduğunu anlayamıyorlardı.

Şanı yüce Rabbimiz yahudilerin bu soru ile kimi kastettiklerini hakkıyle bildiği için “Sana Zülkarneyn hakkında sorarlar… (18-Kehf 83)” buyruğu ile sordukları kişinin kendi katında ‘Zülkarneyn’ lakabıyla da anılan Süleyman (a.s.) olduğunu beyan etmektedir. Ancak daha önce belirttiğimiz gibi soruda Süleyman (a.s.)’ın isminin geçmemesi ve Süleyman (a.s.)’ı peygamber olarak kabul etmeyen yahudiler tarafından “Seyahat eden adam” ifadesinin kullanılması, müslümanları asırlardır M.Ö. beşinci yüzyıllarda yaşayan bu adamın kim olduğu sorusuyla karşılaştırmıştır.

Sordukları kişinin Süleyman (a.s.) olduğunu çok iyi bilen siyonist yahudi zihniyeti ise bu gerçeği kesinlikle açıklamamış ve bunun da ötesinde bu kişinin Büyük İskender olduğu yalanını müslümanlar arasında yaygınlaştırmıştır. Tabi ki tuhaf bir durum ve ciddi bir fitnedir bu!. Çünkü M.Ö. beşinci yüzyıllarda kendisine dünyanın mülkü verilen ve çok geniş bir iktidar sahibi olan Süleyman (a.s.) varken, Zülkarneyn (a.s.)’ın bir pagan olan Büyük İskender olduğu zannedilmesi ve bu batıl zanların kitablarda yer alması hiç de kolay bir iş değildir. Fakat tarih boyunca kendilerini kadim dinlerin ilim sahibi (!) kişileri olarak gösteren siyonist yahudiler, hıristiyanlara yaptıkları gibi müslümanları da birçok konuda aldatmayı başarmışlardır.

Peki Kur’an-ı Kerim’de Zülkarneyn (a.s.)’ın Süleyman (a.s.) olduğu konusunda kuvvetli bir işaret var mıdır? Elbetteki vardır. Kur’an-ı Kerim’de hiçbir bilginin, hiçbir ayrıntının gereksiz verilmediğine iman eden biz müslümanlar Süleyman (a.s.)’ın ”Rabbim beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye ulaşmayacak (nasib olmayacak) bir mülkü bana bağışla-armağan et… (38-Sad 35)” duasını tefekkür ettiğimiz zaman bu gerçeği görebiliyoruz. Bu gerçeği görebilmemiz ayetteki “Benden sonra hiç kimseye ulaşmayacak (nasib olmayacak)” ayrıntısını anlamamızla mümkündür.

Şanı yüce Rabbimiz Süleyman (a.s.)’ın diliyle ifade edilen bu ayrıntıyı bizlere niye bildirmiştir? Süleyman (a.s.) ile aynı tarihi dönemlere nisbet edilen ve Büyük İskender olduğu zannedilen Zülkarneyn (a.s.)’a dönecek olursak, şanı yüce Rabbimiz onun hakkında “Gerçekten Biz ona yeryüzünde sapasağlam bir iktidar verdik ve ona (yapmak istediği) her şey için bir sebeb (yol ve imkan) verdik. (18-Kehf 84)” buyurmaktadır.

İşte bu buyruğu Süleyman (a.s.)’ın duasındaki “Benden sonra hiç kimseye ulaşmayacak (nasib olmayacak)” ayrıntısıyla birlikte düşündüğümüz zaman Süleyman (a.s.)’a Rabbi tarafından verilen ilim, sebeb ve iktidar ondan sonra hiç kimseye ulaşmayacağı-ulaşamayacağı için ayetteki “Gerçekten Biz ona yeryüzünde sapasağlam bir iktidar verdik ve ona (yapmak istediği) her şey için bir sebeb (yol ve imkan) verdik. (18-Kehf 84)” buyruğunda zikredilen kişinin, ancak ve ancak Süleyman (a.s.) olduğunu anlıyoruz.

Süleyman (a.s.) duasındaki “Benden sonra hiç kimseye ulaşmayacak (nasib olmayacak)” ayrıntısı ile kıyamete kadar yaşayacak bütün müslümanlara “Bana verilen ilim, sebeb ve imkanlara sahip biriyle karşılaşırsanız, bütün bunlara benden başkası ulaşamayacağı için bu kişi benden başkası değildir” gerçeğini bildirmektedir.

Bu açıklamalardan sonra üzerinde durmamız gereken en önemli soru, kendisine herşey için bir yol, bir sebeb verilen ve iki asr-iki zaman sahibi Zülkarneyn (a.s.)’a “Bu asırlar-bu zamanlar arasında gidip-gelme imkanı verilmiş midir?” sorusudur. Zülkarneyn (a.s.)’la ilgili ayetlerde böyle bir gerçek varsa hiç kuşkusuz ki bütün taşlar yerli yerine oturacak ve altı bin yıl önce erimesine rağmen Süleyman (a.s.)’ın haritasında yer alan buzul haritasının nasıl çizildiği açıklık kazanacaktır. Artık konuyla ilgili aşağıdaki ayetleri hep birlikte değerlendirebiliriz.,

“Sana Zülkarneyn hakkında sorarlar. De ki "Size ondan bir anı-haber okuyacağım.(83) Gerçekten Biz ona yeryüzünde sapasağlam bir iktidar verdik ve ona (yapmak istediği) her şey için bir sebeb (yol ve imkan) verdik.(84) O da (sebebe tabi olup) bir yol tuttu.(85) Sonunda güneşin battığı yere ulaşınca, onu 'kara-sıcak bir gözede' batmakta buldu, yanında da bir kavim gördü. Dedik ki "Ey Zülkarneyn (istiyorsan) onlara azab da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin."(86) (Zülkarneyn) dedi ki "Kim zulme saparsa biz onu azablandıracağız. Sonra da Rabbine döndürülür, O da onu görülmemiş bir azabla azablandırıverir."(87) "Kim de iman eder ve salih amellerde bulunursa, onun için güzel bir karşılık (mükafat) vardır. Ve ona emrimizden (onun için) kolay olanını söyleyeceğiz."(88) Sonra (yine sebebe tabi olup) bir yol tuttu.(89) Sonunda güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu (güneşi) kendileri için ona karşı bir siper kılmadığımız bir kavim üzerine doğmakta iken buldu.(90) İşte böyle idi. Biz onun yanında olan herşeyi (bildiklerini ve yaptıklarını) hubren (evvel ve ahir ilmiyle) büsbütün kuşatmıştık.(91) Sonra (yine sebebe tabi olup) bir yol (daha) tuttu.(92) İki seddin arasına ulaştığında, onların (sedlerin) önünde hemen hemen hiçbir sözü anlayıp-kavramayan bir kavim buldu.(93) Dediler ki "Ey Zülkarneyn. Ye'cuc ve Me'cuc yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaktalar, bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana vergi-ücret verelim mi?"(94) Dedi ki "Rabbimin beni sağlam bir iktidarla içinde bulundurduğu (nimet ve imkan) daha hayırlıdır. Siz bana güçle yardım edin de, sizinle onlar arasında sapasağlam bir engel yapayım."(95) "Bana demir kütleleri getirin. Onun iki yanı denkleşince "Üfleyin (körükleyin)" dedi. Onu kor-ateş haline getirince "Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır dökeyim" dedi.(96) Artık (Ye'cuc ve Me'cuc) onu ne aşmaya, ne de onu delmeye muktedir olabildiler.(97) (Zülkarneyn) dedi ki "Bu (engel, size) Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi geldiği zaman O bunu dümdüz eder. Rabbimin vaadi haktır."(98) (Seddin dümdüz olacağı) o gün, Biz onları birbiri içinde dalgalanır halde bırakmışızdır. Sur'a da üfürülmüştür. Böylece onların hepsini bir araya getirip-toplamışızdır.(18-Kehf 83…99)”

Evet, bu çok önemli ayetleri tefekkür etmemiz gerekmektedir. Dikkat edin bu ayetler Resulullah (s.a.v.)’in ahir zamanda çokça okuyup-tefekkür edin buyurduğu Kehf suresinin ayetleridir.
Yusuf Gökçe
14.08.2018 00:27
Özür
İkazın için teşekkür ederim Mehmet Can kardeşim, sizleri kırdım veya üzdüysem haklarınızı helal edin. Susup süreci takip etmem hayırlı olacaktır inşallah. Sa.
Mehmed Can
13.08.2018 23:24
Selamunaleykum
Yusuf kardeşim ben Mehmed abini tanıyorum, bizler gibi sade bir müslüman. Kişileri fazla büyütmene ve endişelenmene hiç gerek yok. Hepimiz gibi onun da tek arzusu müslümanca ölebilmek. Bunun zamanlaması ise beşere değil Allah’a ait bir takdirdir.

Bekir kardeşimizin de değindiği gibi Mehmed abinin ikazına rağmen meseleyi heyecanla ön aşamalara taşımaya devam ediyorsun. Bazı hususları kardeşlerinden önce anlaman güzel olsa da, bir şeyi anlamak ile ayetler ışığında anlatabilmek birbirinden ayrı şeylerdir. Gördüğümüz kadarıyla Mehmed abin yıllar önce ayetlerden anladıklarını yine ayetler ışığında ve belli bir sıra ile anlatabilme çabasında. Şimdiki sorumuz ise Zülkarneyn aleyhisselamın kim olduğu?

Rahmet ve merhamet içeren dualarına amin diyorum.
Bekir Ziya
13.08.2018 23:00
Esselamü Aleyküm
Yusuf kardeşim, bence en son soracağını hatta belki de hiç sormaman gereken bir soruyu sormuşsun. Daha rüzgarı aşamamışken sen nerelere gitmişsin. Senin dediğin o konuyu ben de bir ara Mehmet Abi'ye sormuş ve net cevap alamamıştım. Fakat zihnimde kim olduğuna dair düşüncemde Kur'an'da zikredilen bir peygamber olduğuna inanıyordum. Bu sonuca ulaşmamın nedeni de Mehmet Abi'nin İki Deniz Arası kitabıydı tabi. Birlikte Değerlendirelim başlığı altında değerlendirmelerimiz sırasında Mehmet Abi bir yerde bu ismi deşifre etti ama sonrasında üstünde durmadı ve iyi de etti bence. Çünkü bir çok şeyde olduğu gibi bu konuda da ufkumuz çok gerilerde.
Yusuf Gökçe
13.08.2018 18:49
Zaman da yolculuk
Sa.Kıymetli hocam,gaybın izharun kılınması sadece bir resule verilmesi (hz. Süleyman olduğunu çok şükür öğrendik) hz. Musanın buluştuğu salih kulun da aynı kişi yani hz Süleyman olabileceği düşüncesine vesile oldu.Sizin düşüncenizi merak ediyorum sevgili hocam.Allah görünen görünmeyen yakın veya uzak bütün düşmanlardan sizi muhafaza eylesin.
Yusuf Gökçe
13.08.2018 18:31
Çanaklar
Teşekkürler Mehmet Hocam, Sizin bu tespitleriniz Şiayı da Ehli Sünneti de temelden yıkıyor. Ahir zamanda kurtarıcı olarak Şia 12 .İmamdır diyor,Ehli Sünnet ise buna Hz. İsa'yı da ekliyor.Hocam bu aslında İslam'ın yeniden ihyası anlamına geliyor.Acizane bir uyarım olacak Mehmet Hocam,eger dedikleriniz taraftar bulursa size ilk saldırı Şia'dan ve Ehli Sünnetten gelirse şaşmayın ve mümkünse Allah 'a tevekkül edip tedbirli olun.Ciddi ciddi size bir şey yaparlar diye kaygılanıyorum.Nice alim geçinen insan tanıdım ama hiçbiri işin farkın da bile değiller maalesef size ihtiyacımız var.Selametle...
Mehmed Alagaş
13.08.2018 16:22
Ve aleykümselam
Yusuf kardeşim konuyla ilgili kitablarda yazdıklarımızdan hareketle birlikte değerlendirdiğimiz meseleyi diğer aşamalara taşımayalım. Meselenin düşünen kardeşlerimiz tarafından iyice anlaşılması için adım adım ilerlemeye çalışıyoruz. Şimdiye kadar değerlendirdiğimiz ayetler bizlere göre anlam olarak somutlaştırılması en rahat ayetler olmasına rağmen bu ayetlerde bile anlatma ve anlama zorluğu ile karşılaşmamız, bundan sonraki ayet değerlendirmelerimizde daha yalnız kalacağımıza işaret etmektedir. Ancak işlediğimiz konuların günümüz ve yakın tarihimiz için çok önemli olduğunu bilerek değerlendirmemize devam edecek, bu değerlendirmeleri bizden sonraki samimi kardeşlerimizin istifadesine bırakacağız.

Süleyman (a.s.)’ı birlikte değerlendirmeye almamızın nedeni, bu peygamberin günümüz dünyası ve yakın tarihimiz için çok önemli olmasındandır. Nitekim şeytani üst akıl da en çok Süleyman (a.s.) üzerinde durmakta, Süleyman (a.s.)’ın yaptığı sıra dışı işlerin arka planını anlamaya çalışmaktadırlar. Tabi ki bunu yaparlarken kalkış noktalarında Harut ve Marut’tan öğrenilen sihiri esas aldıkları için bu sihirin peşine düşmüşler ve bunu elde edebilmek için küfretmişler ve şeytanla işbirliğine girmişlerdir. Tuttukları bu batıl yolda hakkı bulmaları mümkün değildir. Süleyman (a.s.)’ın derin sularda yaptırdığı korunmuş meskenlere ‘Kayıp kıta Atlantis’ demeleri de, hak ve hakikatten ne kadar uzak olduklarını göstermektedir.

Bu sapıkları bir tarafa bırakarak geldiğimiz noktayı kısaca özetleyecek olursak rüzgar emrine verilen Süleyman (a.s.)’ın çok uzak mesafelere çok kısa zamanda gittiğini görüyor ve bu yolculukları havuz büyüklüğündeki çanaklarla gerçekleştirdiğini biliyoruz. Sebe kavminin yeriyle ilgili ayetleri incelediğimiz zaman bu kavmin okyanus ötesi bir kavim olduğunu anlıyor, tarihi yazıtların bu kavmin Mayalar olduğuna işaret ettiğini görüyoruz. Süleyman (a.s.)’ın haritalarından faydalanılarak çizilen Piri Reis haritasına baktığımız zaman ise bu haritanın aslının asla ve asla yerden çizilemeyeceğini görüyoruz. Çünkü güney Amerika’ın alt ucu olan Arjantin bölgesi asıl itibariyle aşağı doğru düz olmasına rağmen dünyanın bir bütün olarak görüş seviyesine girdiği yükseklikten bakıldığı zaman eğri gözükmekte ve haritada da bu eğrilikte çizildiği görülmektedir. Bunun anlamı Süleyman (a.s.)’ın dünyayı bir bütün olarak görebileceği seviyelere kadar yükseldiğini ve bizzat gittiği Amerika haritasını da bu yükseklikten çizdiğidir. 

Ancak Süleyman (a.s.)’ın çizdiği haritadaki güney kutbuyla ilgili bir gerçek, akılları hayrete düşürmektedir. Süleyman (a.s.)’ın haritasında altı bin yıl önce eriyen buzulların, erimeden önceki coğrafi durumu yine gökyüzünden bakılarak çizilmiştir. Ufo meraklıları bu durumu “Uzaylılar altı bin yıl önce de dünyayı ziyaret etmişlerdir” teorisiyle açıklamaya çalışmaktadırlar. Tabi ki bu gibi teoriler, Kur’an-ı Kerim’i esas alan bizlerin itibar edeceği teoriler değildir. Şanı yüce Rabbimiz birçok ayette “Yer ve gökler” diyerek, bir yaşam mekanı olan yerin tekliğine işaret etmekte, kulluktan sorumlu canlılar olarak sadece dünyadaki insanları ve cinleri yarattığını bildirmektedir.

Din adına konuşarak “Uçsuz bucaksız galaksiler sadece insanlar için yaratılmış olamaz” diyen şaşkınlar, Allah’ın azametinden habersiz şaşkınlardır. Nitekim gökyüzünün ve yıldızların hareketini gözlemledikten sonra “Bu gözlemlediğimiz şeyin gerçekleşmesi ancak dünyanın dönmesiyle mümkündür ve dünya dönüyor” diyen şaşkınlar da aynı gaflet içindedir. Oysa gözlemlediğimiz bu olayın gerçekleşmesi “Ya atmosferiyle birlikte dünyanın dönmesiyle, ya da atmosfer ötesindeki göklerin içindeki yıldızlarla birlikte dönmesinden kaynaklanabilir.

Hangisi daha kolaydır?

Elbetteki küçücük dünyanın dönmesi ve döndürülmesi daha kolaydır!. Fakat bilmezler ki Allah için zor ve kolay yoktur. Ve her şeye Kadir olan bu Allah Kur’an’da gökleri döndürdüğünü beyan ederken, yeryüzünü de sabit bir karar yeri kıldığını bildirmektedir. Fakat müslüman da olsa küçücük insan aklı meseleyi kendi acizliğine göre değerlendirmekte ve bu İlahi gerçeği anlamakta zorlanmaktadır.

Herneyse, ufo safsatasını bir kenara bırakarak konumuza dönelim. Süleyman (a.s.)’ın buzulların altı bin yıl önceki bu haritasını çizmesi ancak altı bin yıl öncesine gitmesiyle mümkünse, Süleyman (a.s.)’a zamanda seyahat imkanı verilmiş midir? İki zaman sahibi anlamına gelen Zülkarneyn (a.s.), Süleyman (a.s.)’ın ta kendisi midir?
Yusuf Gökçe
13.08.2018 13:38
hz süleyman ve çanaklar
sa sevgili hocam,
siz çanakları çok gelişmiş uçan aletler olarak yorumluyorsunuz.ufoların çanak şeklinde düşünülmesi bir tesadüf mü eğer tesadüf değilse bu bilgiye ulaşanlar mı var veya hz Süleyman ara ara geleceğe bilği amaçlı seyahatlar yaptı da bazı insanlar gerçekten bu çanağa benzeyen sıra dışı uçan çanakları gördü mü? yorumunuzu sabırsızlıkla bekliyorum.allah ufkunuzu açsın.
D. Demirel
12.08.2018 20:05
Selamunaleyküm
Süleyman (a.s.)’ın rüzgarla seyahati ve bu seyahatlerde kullanılan çanaklara ait beyanlar düşünülüp-araştırılmadan anlaşılacak şekilde açık ve detaylı bir şekilde verilseydi, bu ayetlerdeki gerçek beyyineleri anlayabilmemiz 15 asır sürmezdi.” Diyorsunuz size aynen katılıyorum, geçmiş alimlerin haberdar olmaması ilahi takdir iledir. Ayetler üzerine düşünerek Sebe kavminin yerine bize ulaşan beyyineler ile ulaştık. Ben açık ve detaylı olarak ifade edilmeyen ayetlere de iman ediyorum ancak söz konusu Rabbimin dini olunca kalbimiz mutmain olmadan geçmeyelim diyorum.
“...Meselenin daha zor olan üçüncü kademesinde ise konuya ait dalları beyan eden ayetler somut iken araştırmacı kardeşlerimiz için gövde soyut yani mücerret bir durumdadır. Böylesi konularda araştırma yapan kardeşlerimizin büyük bir dikkat ve derinlik ile somut ayetlerin hepsini ayrı ayrı tesbit etmeleri ve bu ayetlerin ortak istikametinden hareket ederek gövdeyi somutlaştırmaları gerekir.” Uyarınızı dikkate aldığım için iyice pekişsin istedim.
Yeri gelmişken tüm kitaplarınızı kısa süre önce aldım ve istifade ediyorum Allah razı olsun. Özellikle Rabbani yol ve Sünnetullah çalışmanız ile Kur’an’a yönelirken çalışmanızı birkaç kez okudum. Kitaplarınızda dert edindiklerinizi biz de dert ediniyoruz. Gayretimiz Müslümanca yaşayıp o şekilde Rabbimize kavuşmak üzeredir.
Rabbim bizleri kendisinin razı olduğu kullardan eylesin. Hepimizi hak ve hakikatte birleştirsin.
Takipteyiz inşaAllah..
Mehmed Alagaş
12.08.2018 15:55
Ve aleykümselam
Yusuf kardeşim evanjelistlerin Armegeddon dedikleri kıyamet öncesi bu büyük savaşın zamanlaması müslümanlarla ilgili bir durum değildir. Kendi dini kaynaklarına göre zamanın geldiğine inanan ve şeytani üst akıla bağlı olan evanjelistler, sık sık vurguladığım gibi reel politikanın dışına çıkarak bunu gerçekleştirmek istemektedirler. Doların yükseltilmesiyle başlayan ekonomik saldırılar da, bu savaştan önce Türkiye’yi zayıf düşürmek içindir. “Türkiye bundan etkilenir mi?” dersen, bu tercihe bağlıdır. Yıllar önce söylediğimiz gibi kapitale değer verenler, kapitalist emperyalizm karşısında yenilmeye mahkumdurlar. Kapitali değer veren solcuların da yenik düştüğü bu kapitalist emperyalizm ancak ve ancak kapitale değer vermeyecek olan gerçek müslümanlar tarafından yıkılacaktır. Esas itibariyle ahireti önemsediklerini söyleyen geniş kesimlerin, dünyayı ve dünyalığı ne kadar önemseyip-önemsemediklerini bu süreçte göreceğiz.

Diyar kardeşim Süleyman (a.s.)’ın rüzgarla seyahati ve bu seyahatlerde kullanılan çanaklara ait beyanlar düşünülüp-araştırılmadan anlaşılacak şekilde açık ve detaylı bir şekilde verilseydi, bu ayetlerdeki gerçek beyyineleri anlayabilmemiz 15 asır sürmezdi. Ancak İlahi kelamda bazı gerçekler çok kısa ifadelerle verilmiş ve bu gerçeklerin müslümanlar tarafından anlaşılması ciddi çalışmalara ve İlahi takdirdeki hikmetli zamanlamaya bağlanmıştır. Enbiya 21’den örnek veriyorsun, ayeti şöyle vermiştik.,

“Süleyman'a da şiddetle esen rüzgarı müsahhar (emre hazır-hizmetine uygun) kıldık. Onun (Süleyman'ın) emriyle (kendisini) içinde bereketler kıldığımız yere (yumuşacık) akıp-giderdi. Biz her şeyi bilenleriz. (21-Enbiya 81)”

Biz ayetler üzerinde tefekkür ettiğimiz zaman Süleyman (a.s.) ile rüzgarı birbirinden ayırmadığımız için parantez içinde (kendisini) de ilave ettik. Bazı kardeşlerimiz burada akıp-giden sadece rüzgardır diyerek, bu rüzgarın bomboş bir şekilde içinde bereketler kılınan yere akıp-gittiğini anlamaktadırlar!. Onlar bu anlayışlarında ısrar ediyorlarsa, bu anlayış istikametinde ilerleyebilir ve havuz büyüklüğündeki çanaklardan yemek yemeğe devam edebilirler.

Bizler böyle düşünmüyoruz. Küçük çocuklar bile rüzgarla uçurtmalarını havalandırırken, rüzgar emrine verilen ve ilim sahibi olan Süleyman (a.s.)’ın, bu rüzgarla seyahatin nasıl olacağını hakkıyle bildiğini ve onu belirli amaçlar için kullandığını görüyoruz. Yoksa rüzgarın emrine verilmesinin ne anlamı olurdu ki? Hangi akıllı insan kendi amacı için kullanmayacaksa, Allah’ın hikmet ve takdir üzere bir düzen içinde estirdiği rüzgarları emrine almak ister ki? Süleyman (a.s.) rüzgarla birlikte kendisi de gitmiyorsa, bu rüzgarın içinde bereketler kılınan yere ulaşmasının, sabah gidişi bir ay olan mesafelere birkaç saatte ulaşmasının doğal afetlerden başka ne önemi, ne hikmeti kalır ki?

“Bizler ayetlerde bunların tane tane, açık açık yazıldığını görmüyoruz” diyen kardeşlerimize “Görmeniz şart değil, kendinizi zorlamayınız” diyor ve görenlerle birlikte bu araştırmaya devam edeceğimizi bir kez daha hatırlatıyoruz.
D. Demirel
12.08.2018 14:11
Selamunaleyküm
Anladığım kadarıyla Mahmut kardeşimin sormak istediği şey ‘ “Biz Rüzgarı emrine verdik” demek ile rüzgarla seyahatin ne ilgisi var?’ Akıp-giden rüzgar olarak ifade ediliyor. Konunun başında ayeti somutlaştıralım derken Mehmed abi şöyle demişti:
Mehmed abiniz “Rüzgarın nesi Süleyman (a.s.)’ın emrindeydi?” sorusuna “Rüzgarın yönü, esmeye başlaması, hızlanması, atmosferde hangi yükseklikte eseceği, Süleyman (a.s.)’ın istediği her yönde hangi hızla, hangi manevrayı yapacağı, nerede yavaşlayacağı, nerede duracağı…. yani Süleyman (a.s.)’ın istediği ve emrettiği her şeyi..” cevabını vermişti. Nitekim “Böylece Biz rüzgarı onun hizmetine-buyruğuna verdik. Emriyle dilediği yere (sarsılıp-zorlanmadan) yumuşakça akıp-giderdi. (38-Sad 36)” buyruğu da, bu cevabı teyid ve tasdik etmektedir.

Bu açıklamaya baktığımızda rüzgarın O’na hizmet verdiğini anlıyoruz ancak seyahat anlamı çıkmıyor.
“Süleyman'a da şiddetle esen rüzgarı müsahhar (emre hazır-hizmetine uygun) kıldık. Onun (Süleyman'ın) emriyle (kendisini) içinde bereketler kıldığımız yere (yumuşacık) akıp-götürürdü. Biz her şeyi bilenleriz. (21-Enbiya 81)
Burada akıp giden rüzgar olduğu halde parantez içi ifadelerle ‘akıp götürürdü’ diye meallenmiş. Bu kısmı biraz daha açıklamak gerekir diye düşünüyorum. Ben Arapça bilmiyorum o yüzden akıp giden nedir, ayetteki fail nedir ? Biraz kafam karıştı açıkçası.
Yusuf Gökçe
12.08.2018 13:37
melhamei kübra
sa Mehmet hocam,
hadislerde geçen melhamei kübra yakın mı saygılarımla...
Mehmed Can
11.08.2018 22:48
Selamunaleykum..
Ve aleykümselam
Mahmut kardeşim. Biz neleri konuştuk, sen nerelerde kalmışsın!. Aşağıdaki ayetlerde Süleyman Aleyhisselamın rüzgar ile yolculuk yaptığını çıkaramıyor musun? Lütfen anlamaya çalış.

“Böylece Biz rüzgarı onun hizmetine-buyruğuna verdik. Emriyle dilediği yere (sarsılıp-zorlanmadan) yumuşakça akıp-giderdi. (38-Sad 36)” 

“Süleyman'a da şiddetle esen rüzgarı müsahhar (emre hazır-hizmetine uygun) kıldık. Onun (Süleyman'ın) emriyle (kendisini) içinde bereketler kıldığımız yere (yumuşacık) akıp-götürürdü. Biz her şeyi bilenleriz. (21-Enbiya 81)
Mahmut
11.08.2018 21:28
Selamünaleyküm.
Ben metinden Süleyman aleyhiselamın Rüzgarla yolculuk ettiğini çıkaramadım. Tamam rüzgar hizmetine verilmiş ama bir şeyin hizmette verilmesi bir tek ona bindiğimiz anlamına gelmez. Kaldı ki rüzgarın tek görevi insan taşımacılığı da değildir. (hatta böyle bir görevinin olup olmadığını nerden çıkarabileceğimizi de ben bilmiyorum). Bunu anlayamadığım için başka soru soramıyorum. Memet abi veya bilen biri açıklarsa sevinirim. Bilmediğini sormak kötü olmasa gerek.
Selami Özcan
08.08.2018 15:17
Ve aleykümselam
Allah razı olsun inşaallah hocam anlattığınız her ayrıntıyı hakkıyla olmasada makûl sayılabilecek kendi ölçeğinde kavradığımı düşünüyor ve gerçekten çok istifade ediyorum. Bu anlattıklarınız ümmete seslenme konumunda olan yetkililer tarafından dikkate alınmasının ne kadar hayati olduğunu görüyor ve Rabbime dua ediyorum.
Tekrar Allahım sizden razı olsun,islama ve insanlığa ümmet adına çalışmalarınız hayırlara vesile olmasını Rahman olan Rabbim'den niyaz ediyorum.
Selâm ve dua ile..
Mehmed Alagaş
08.08.2018 14:29
Selamunaleykum
Süleyman (a.s./ kıssasına kısa bir ara verip bu konuları niye gündeme getirdiğimizi anlatmaya devam edelim. Son yorumlarda şeytani üst aklın evanjelist hıristiyanları da peşine takarak Türkiye’ye ve ümmet coğrafyasına saldırdıklarını belirtmiş ve ehl-i kitab arasındaki bu şeytani birliğin Kur’an’a göre nasıl dağılacağını sormuştuk. Sizlerin de bildiği ve Kur’an-ı Kerim’de de bildirildiği gibi ehl-i kitab camiasında Allah’a ve ahiret gününe iman edip, bildiklerince salih amelde bulunan ciddi bir kesim vardır. Tarih boyunca din adamlarının hakkı örten telkinleri, günümüzde ise şeytani üst akılın batıl propagandalarıyla aldatılan bu insanlar, cennet umudu ile bu şeytani birlikteliğin içinde yer almaktadırlar.

Peki bilmezlik veya aldatılmışlık nedeniyle hıristiyanların ve musevilerin içinde bulunan, Allah’a ve ahiret gününe iman eden vicdan sahibi bu geniş kesim diğerlerinden ne zaman ve nasıl ayrılacaktır. İşte bu çok önemli sorumuzun cevabını şanı yüce Rabbimiz Beyyine suresi ile vermektedir. Şimdi bu sureyi dikkatlice okuyalım.,

“Kitab ehlinden ve müşriklerden küfre sapanlar, kendilerine beyyine (beyan-apaçık delil-belge) gelinceye kadar (bulundukları durumdan ve birbirlerinden) ayrılacak değillerdi. (1) (Oysa) Allah tarafından gönderilmiş-bir resul (kendilerine) tertemiz sahifeleri okumaktadır. (2) Onların içinde (isteyip-beklemekte oldukları) kayyum (tek başına yeterli dosdoğru) yazılı deliller-ayetler vardır. (3) Kitab ehlinden olanlar ancak kendilerine beyyineler (apaçık deliller-belgeler) geldikten sonra ayrılığa düştüler. (4) Oysa onlar (kendilerine apaçık deliller geldikten sonra) dini yalnızca O'na halis kılmak, hanifler (Allah'ı birleyenler) olarak sadece Allah'a kulluk etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekten başkasıyla emrolunmadılar. İşte kayyum (doğru-kalıcı) olan din budur. (5) Hiç şüphesiz Kitab ehlinden ve müşriklerden (kendilerine apaçık deliller geldikten sonra) küfre sapanlar, içinde sürekli kalıcılar olmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar yaratılmışların en kötüleridir. (6) (Apaçık deliller geldikten sonra) iman edip salih amellerde bulunanlar ise işte onlar da yaratılmışların en hayırlılarıdır. (7) Rableri katında onların mükafatı, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah onlardan razı-hoşnut olmuştur, kendileri de O'ndan razı-hoşnut olmuşlardır. İşte bu (güzel akibet) Rabbinden huşu (saygı dolu korku) duyan kimse içindir. (98-Beyyine 1..8)”

Tamamen ehl-i kitabla ilgili olan bu sure bizlere ehl-i kitabın dününü ve bugününü anlatmakta, onları uyarırken açık bir tehdit ve müjde ile karşı karşıya getirmektedir. Surede sözü edilen ayrılık, hak beyyineler ile ehl-i kitabın birbirlerinden ayrılmalarıdır. Sure içersinde “Kitab ehlinden ve müşriklerden küfre sapanlar, kendilerine beyyine (beyan-apaçık delil-belge) gelinceye kadar (bulundukları durumdan ve birbirlerinden) ayrılacak değillerdi. (1)” ve “Kitab ehlinden olanlar ancak kendilerine beyyineler (apaçık deliller-belgeler) geldikten sonra ayrılığa düştüler. (4)” buyurulduğu gibi bu ayrılık beyyineler ile gerçekleşmektedir.

Burada sormamız gereken soru, ehl-i kitabın birbirlerinden ayrılmalarına vesile olacak bu hak beyyineler gelmiş midir? Bu soruya ehl-i kitabın genelini kapsayacak tek bir cevap veremeyiz. Rahman olan Rabbimiz “Onların içinde (isteyip-beklemekte oldukları) kayyum (tek başına yeterli dosdoğru) yazılı deliller-ayetler vardır. (3)” buyruğu ile bu beyyinelerin 15 asır önce yazılı ayetler olarak indirildiğini beyan etmektedir. Ancak bu ayetlerdeki hak beyyineler, Kur’an’ın değişik ayetlerinde ifade edildiği gibi yanlarındaki geçmiş Kitablardan ilim olanların görüp-anlayacakları beyyinelerdir. Nitekim geçmiş tarihte yanlarında Kitab’tan ilim olanların bir kısmı inen ayetlerin hak olduğunu görerek iman ederlerken, küfürde ve şirkte ısrar edenler görmelerine rağmen bu beyyineleri inkar etmişler, geniş kitleleri asırlardır bu inkara ve batıla davet etmeye devam etmişlerdir. Bu söylediklerimiz yanlarında kitabdan ilim olanların görebilecekleri ve gördükleri beyyinelerle ilgilidir.

Peki yanlarında kitabdan ilim taşımayan diğer geniş kesimler bu beyyineleri görmeyecek midir? Rabbimizin genel ve nihai bir ayrılıktan söz ettiği “Kitab ehlinden olanlar ancak kendilerine beyyineler (apaçık deliller-belgeler) geldikten sonra ayrılığa düştüler. (4)” buyruğu bu geniş kesime de beyyinelerin geleceğini, bu geniş kesimin de beyyineleri göreceğini bildirmektedir. İşte bu beyyineler “Onların içinde (isteyip-beklemekte oldukları) kayyum (tek başına yeterli dosdoğru) yazılı deliller-ayetler vardır. (3)” buyruğunda sözü edilen ayetlerin, görünür alemde bizzat tecelli edecek ve herkes tarafından görülecek olan beyyinelerdir.

Mesela Piri Reis haritasının kaynağı olan ve 2500 yıl önce çizilen Süleyman (a.s.)’a ait harita, Süleyman (a.s.)’ın Kur’an’da beyan edildiği gibi büyük çanaklarla gökyüzünde seyahat ettiğinin görünür bir beyyinesidir. Şeytani üst akıl 2500 yıl önce çizilen Süleyman (a.s.)’a ait harita konuyla ilgili Kur’an ayetlerinin bir beyyinesi olduğu için bu haritanın asıllarını ellerinde tutup insanlardan gizlemekteler ve İlahi takdir gereği Piri Reisin çizdiği nüshayı da tahrif edip-gündemden düşürmeye çalışmaktadırlar.

Sadece bu mu? Elbetteki değil. Hak ayetlere batıl yorum getirmeyi bir görev addeden bu şeytani akıl, iki deniz arası olarak Cebelitarık boğazını ve Firavunun insanlara ayet olarak bırakılan bedeniyle ilgili olarak da bir mumyayı göstererek, ümmetin gündeminden bu ayetleri uzaklaştırmak istemektedir. Ama gülerek ve gülümseyerek söylüyoruz ki işleri çok zordur. 

Süleyman (a.s.)’a ait haritanın aslını dünya insanlarından sakladıkları gibi İki Deniz Arası ayetini ve bu ayetin çok açık coğrafi beyyinesini insanlardan saklayamayacaklardır. “İki Deniz Arası” kitabımızda ayetlerle açıkladığımız gibi Kur’an’da önemle zikredilen iki deniz, Musa (a.s.)’ın yardığı, Rabbimizin birbirine saldığı ve arasına berzah koyduğu iki denizdir. Firavunun insanlara ayet olarak bırakılan ve ilk günkü tazeliğini koruyan cesedi de, bu iki denizin birleştiği yerde bulunacaktır. İki denizin birbirine karışmasını engelleyen bu ince ve görünmez berzahın bilimsel bir açıklaması olmadığı, olamayacağı için bütün dünya için açık bir beyyine olacak bu tecelliyi, şeytani üst aklın engelleyebileceğini düşünüyor musunuz?

Dünya insanlarının Sünnetullah hafızalarını tazeleyecek olan, global ve küresel emperyalizmi Sünnetullah istikametinde Allah ile karşı karşıya getirecek olan bu tecelliler, bu beyyineler kesinlikle gizlenemeyecektir. Sözü uzatmadan şunu söyleyelim ki Kur’an-ı Kerim’de on beş asır önce inzal olan birçok ayet, görünür tecellileri ile hem ehl-i kitab dünyası, hem de diğer insanlar için açık beyyineler olacak, ehl-i kitab camiasındaki şeytani birliktelikler dağılacak ve bu yüce Kitab insanlık gündeminin baş köşesine oturacaktır. Bizlerin görevi Burhan kardeşimizin ifade ettiği gibi sadece zalimleri kuşatmayacak olan bir azaptan sakınabilmek için hakkı ve hakikati anlatmaya devam etmek, kardeşlerimizi günümüzü de ilgilendiren bu İlahi gerçeklere davet etmektir.

Şimdi yakın tarihte tecelli edecek olan bu beyyinelerin önemini, bu beyyineleri ayetler ile açıklayan “Sona son kala” ve “İki deniz arası” kitablarının niye yayınlandığını ve yakın tarihte tecelli edecek olan bazı beyyinelerin en önemli şahsiyeti olan Süleyman (a.s.)’ı neden birlikte değerlendirmeye aldığımızı ve onunla ilgili konuları neden çok önemsediğimizi anladınız mı?

Gerçekten anladınız ise anlayanlar ile konumuza devam edelim..
Mehmed Alagaş
07.08.2018 22:33
Ve aleykümselam
Helal olsun D. Demirel kardeşim. Allah’ın dini adına konuşurken çok dikkatli ifadeler kullandığımız gibi kardeşlerimizden de bu dikkati bekliyoruz. Sünnetullah gerçeğini kısaca ne güzel ifade etmişsin. “Rabbani Yol ve Sünnetullah” kitabımızı okumamışsan, detaylı bilgi için okumanı tavsiye ederiz. Zaten Mehmed abin de 35 yıldır “Dünya emperyalizmini Allah ile karşı karşıya getirmemiz gerek” derken dayandığı İlahi hakikat bu Sünnetullah gerçeği idi. 35 yıldır müslümanların gündemine bile girmeyen bu büyük gerçek, hiç kuşkun olmasın ki yakın zamanda dünya gündemine girecektir.
Tabi ki önemle üzerinde durduğumuz bu konularla birlikte..
D. Demirel
07.08.2018 19:32
Selamunaleyküm, hakkınızı helal edin
Öncelikle İslamla yeni tanışmış biri olarak evet kendimi de katarak içselleştirdik dedim. Kendimi düzeltme gayretiyle okuyorum ve Rabbimin razı olmadığı her türlü şeyden ben de artık Rabbime sığınıyorum.
İfademde sanki siz eşitlikten bahsetmişsiniz gibi anlaşıldıysa özür dilerim. Yorumlardaki feminist bakış açısı için yazdım ben onu. Sizin akidenizden yana şüphem yok. Sizinle ve yorumlara katılan kardeşlerle birlikte nasıl Müslümanca düşünülür, Kuran’dan nasıl faydalanılır öğrenmeye çalışıyorum.
Toplumların helakı ile ilgili Sünnetullaha baktığımızda Allah’ın ayetleri ile apaçık uyarılan toplumların durumlarını değiştirmezlerse bilmedikleri bir akibetle değil uyarıldıkları apaçık ayetlerde zikredilen akibetle (Allah’ın azabı) karşılaştıklarını görüyoruz.
Biz hangi memleketi helak ettikse, muhakkak onların halkını uyaranlar olmuştur. Onlara öğüt verilmiştir. Biz zulmetmiş değiliz.( Şuara 208,209)
Yine yüz çevirirlerse, artık deki: ben sizi Ad ve Semud yıldırımına benzer bir yıldırımla uyarıp korkuttum. (Fussilet 13)
Biz onlara (inkarları nedeniyle) birtakım yakın arkadaşlar musallat ettik de, onlar önlerinde ve arkalarında olanları kendilerine süslü gösterdiler. Kendilerinden önce gelip-geçmiş cin ve insan toplulukları için hak olan (azab) sözü onların üzerine de hak oldu. Gerçekten onlar hüsrana (ebedi ziyana) uğrayanlardı. (Fussilet 25)

Burada uyarıcılarla ilgili olarak azlık-çokluk güçlü-zayıf şeklinde bir şartın olmadığını da görüyoruz. Bize düşen apaçık tebliğdir.
Mehmed Alagaş
07.08.2018 15:42
Ve aleykümselam D.Demirel
“Modernizme ait kavramlar ne yazık ki öylesine içselleşti ki bunları savunur hale geldik” derken bu ifadeye kendinizle birlikte umarız bizleri de dahil etmiyorsunuzdur. Kendi adımıza böyle bir durumdan Allah’a sığınır ve bu sığınmanın aksine tek bir cümlemiz varsa bilmek isteriz. Zikrettiğin Fatır 43 ayetinde Rabbimizin toplumların helakıyla ilgili hangi Sünnetullah’ından bahsettiğini bizlere birkaç cümle ile açıklarsanız çok seviniriz.
D. Demirel
07.08.2018 14:24
Selamunaleyküm
Konu başlığı açıldığı gün konunun önemi yine anlaşılmayacak diye düşündüm. Kur’an-i Kerim’i okumamıza rağmen zihnilerimiz modern düşünürken sorun çözülmeyecek gibi. Bir önceki konu başlığında da böyle oldu. Kadına şiddetin sebebi İslam hukuku mu? diye bir başlık açmıştınız. Konu tartışılırken eşitlikten bahsedilmişti. Bakınız eşitlik, demokrasi, laiklik , ilerlemecilik gibi kavramlar İslami olmayan modernizme ait kavramlardır ancak ne yazık ki öylesine içselleşti ki bunları savunur hale geldik. Zorunlu eğitim ve üniversite eğitimi ile oldu bunlar ve tabi ki medya. Abdurrahman Arslan bu konuda ciddi çalışmalar yapmış ve bizleri uyarıyor , uyandırıyor. Mutlaka okunmalı diye tavsiye ediyorum özellikle “modern dünyada müslümanlar” isimli kitabını. Sünnetullah siz kendinizde olanı değiştirmeden bu düzen değişmez diyor. (13-Ra'’d 11)
Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar vermez. (Maide 105)
Şart belli doğru yolda olursak!
Nahl 45)ve (59-Haşr 2) Buradaki ayetlerden anlıyoruz ki Allah düzenleri beklenmedik yerden bozacaktır.
Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp düzenleyerek (düşmanlık da yaptılar). Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını dönüp-kuşatmaz. Onlar öncekilerin sünnetinden (onlara uygulanandan) başkasını mı gözleyip-beklemektedirler? Sen Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir tebdil (değişme-değiştirme) bulamazsın. Sen Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir tahvil de (azabı başka şeye çevirme, döndürme de) bulamazsın.(35-Fâtır 43)
Şimdilik böyle.
Mehmed Alagaş
07.08.2018 12:39
Selamunaleykum
Süleyman (a.s.)’la ilgili bu birlikte değerlendirmeye başladığımız zaman meselenin önemini anlayamayan bazı kardeşlerimiz “Yaşadığımız ülke ve ümmet coğrafyası toplu bir dış saldırıyla karşı karşıya iken siz Süleyman (a.s.)’ın çanaklarıyla mı uğraşıyorsunuz?” demişlerdi. Değerlendirmenin ilk aşamasını bitirip işlediğimiz konuların yaşadığımız güncel olaylarla yakın ilgisini belirtmek için şeytani üst akıla dikkat çekmeye başladığımızda ise teorik ilme meraklı kardeşlerimiz “Niye konudan koptuk, niye Süleyman (a.s.)’a devam etmiyoruz?” demektedirler!.

Arkadaşlar biz bu konuları bilgimize bilgi, kültürümüze kültür katmak için değerlendirmiyoruz. İşlediğimiz bu konular ümmet olarak yaşadığımız olaylarla ve yakın geleceğimizle çok çok ilgili olaylardır. Kendilerini siyasi ve politik gelişmelere kaptırıp Kur’an’ı ihmal edenler nasıl bir eksiklik içindeyse, kendilerini sadece öğrenme kaygısıyla Kur’an’a kaptırıp içinde yaşadıkları dünyayı ve dünyadaki gelişmeleri ihmal edenler de benzer bir eksiklik içindedirler.

Kur’an-ı Kerim yaşadığımız hayata inen, yaşadığımız hayata müdahale eden bir Kitab’dır. Şeytani üst akıl evanjelist akımıyla hıristiyanları peşine takmış ve ehl-i kitab denilen çok geniş kesimi propagandalar ile Muhammed ümmeti üzerine saldırtıyorsa elbetteki ne yapmamız gerektiğini Kur’an’a soracak ve Kur’an’ın gösterdiği yolda ilerlemeye çalışacağız.

Karşımızda şeytani üst aklın başını çektiği bir ehl-i kitab birlikteliği varsa bu birlikteliğin nasıl dağılacağı, bu birliktelikteki aldanmış kimselerin nasıl uyanacağı, insani ve vicdani değerlerini yitirmemiş kesimlerin bu birliktelikten nasıl ayrılacağı bizler için önemli bir soru ise bu soruyu Kur’an-ı Kerim’e sormamız elbetteki elzemdir. İşte bu soruyu soruyor, Kur’an araştırmalarına önem veren kardeşlerimizden bu güncel sorunun cevabını bekliyoruz.
Burhan Akdeniz
06.08.2018 22:37
Ve aleykümselam Mehmed abim.
Rabbimizin İlahi yardımla ilgili sünnetini hikmetiyle açıkladığınız için teşekkür ediyoruz. Bu açıklamadan sonra müslümanız diyen çevrelerin de dahil olduğu toplumun geniş bir kesimine dümdüz bir ayna tutuyor ve aynadaki rezaletin sadece bir kısmını zikrediyorsunuz. Bu görüntü karşısında sadece zulmedenleri kuşatmayacak olan azaptan tekrar tekrar Allah’a sığınıyor ve bizlere sorumluluğumuzu hatırlattığınız için sizden Allah razı olsun diyoruz.
Mehmed Alagaş
06.08.2018 14:52
Selamunaleykum
Son yorumda “Yahudi kaynaklı şeytani üst akıl hıristiyanları da peşine takarak Türkiye’ye ve ümmet coğrafyasına saldırıyorlarsa ve nihai müdahale için kendilerine nedenler arıyorsa biz ne yapacağız?” demiştik. Bu önemli ve güncel soru karşısında söylenen “Biz inanıyoruz, onları yeneceğiz, onların bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı vardır…” gibi sözler itikadi açıdan doğru sözler olsa da, bu sözlerin ayetlere dayalı ilmi temelinin doldurulması gerekmektedir. Allah elbetteki gelebildikleri noktadan görebildikleri İslam’a teslim olan ve samimi dini duygularla Kendisinden yardım dilenen müslümanları yalnız bırakmayacak ve onlara yardım edecektir. Nitekim son on yılda dış merkezli değişik saldırılara ve özellikle 15 Temmuz istilasına karşı Allah’ın bu halka yardım ettiği doğrudur.

Ancak bu görünür yardımdan hareketle “Allah bize şimdiye kadar yardım ettiğine göre biz doğru yoldayız, bundan sonra da yardım edecektir” demek, Rabbimizin İlahi yardımla ilgili Sünnetullah’ını bilmemek demektir. Mesela sizlere Kur’an-ı Kerim’den bir örnek verelim.,

“Andolsun ki Allah birçok yerde ve Huneyn gününde size yardım etti. Hani çokluğunuz sizi böbürlendirip-gururlandırmış fakat size bir yarar sağlamamıştı. Yer ise bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti ve sonra (bozularak kaçışmış) gerisin geri gitmiştiniz.(Bundan) sonra Allah, Resulü ile mü'minlerin üzerine sekinet (güven duygusu ve huzur) indirdi, sizin görmediğiniz orduları indirdi ve kafirleri azablandırdı. Kafirlerin cezası buydu. (9-Tevbe 25.26)”

Şimdi bu ayetleri dikkatlice tefekkür ettiğiniz zaman Huneyn gününde kendileriyle böbürlenip-gururlanan müslümanlar Allah’ın yardımını ve zaferi haketmişler miydi? Tabi ki hak etmemişlerdi. O halde Allah müslümanlara niye yardım etti? Bu sorunun cevabı ayet içinde “Kafirlerin cezası buydu” ifadesiyle verilmektedir. Müslümanlar içine düştükleri durum nedeniyle Allah’ın yardımını ve zaferi hak etmeseler de, karşılarındaki kafirler yenilgiyi ve böyle bir cezayı hak eden kafirler oldukları için galip gelmişlerdi.

Bu ayetleri anladıysanız, son on yılda yaşanan olaylara bu anlayışla bakabilir ve “İçinde bulundukları itikadi ve ameli durum nedeniyle müslümanlar mı İlahi yardımı ve galibiyeti hak etmişlerdir yoksa Allah adına kitleleri kandıran vatan hainleri mi yenilgiyi ve böyle bir cezayı hak etmişlerdir?” sorusunu cevaplayabilirsiniz. Bu cevabı verdikten sonra “Allah bize şimdiye kadar yardım ettiğine göre biz doğru yoldayız, bundan sonra da yardım edecektir” demeye devam ediyorsanız, Kur’an’dan ve içinde bulunduğunuz durumdan bihabersiniz demektir. 

Lütfen aynaya bakalım!..

Toplumun önde gelen din adamları ve akademisyenleri büyük patlama gibi bir küfür teorisini savunuyorlarsa, evrimsel denen süreci ayetleri eğip-bükerek sahipleniyorlarsa, biz müslümanız diyen kalabalıklar bu sapık görüşlerin arkasından gidiyorlarsa, dış müdahaleye her an açık olan laiklik ve demokrasi denilen evrensel söylemin batı dünyası için bir yalan olduğu görülmesine rağmen bu coğrafya için çözüm olacağına inanılarak laiklik ve demokrasi yol olarak benimsenebiliyorsa, kadınlara verilen ölçüsüz haklar ile aile kurumu ifsat ediliyorsa, Allah’ın gazaplandığı eşcinsellik karşısında müslümanız diyen çevreler bile politik veya çağdaş! nedenlerle “Biz kimsenin cinsel tercihine karışmayız” diyebiliyorlarsa ve bu eşcinseller “Biz Lut kavminin çocuklarıyız” pankartıyla sokaklarda topluca yürüyebiliyorlarsa, bu toplum ve böylesi müslümanlar! Allah’ın yardımına ne kadar yakındır hiç düşündünüz mü?

Lütfen kusura bakılmasın, bizler gözlerimizi kapatarak boş ve temelsiz bir iyimserlik içine giremiyoruz. Gücümüz nisbetince içinde yaşadığımız toplumu uyarmaya çalışıyor, Kur’an-ı Kerim’den açıkça anladığımız hak ve hakikate davet ediyoruz. Bu davetimizin gördüğü çok yoğun (!) ilgi ise içinde yaşadığımız toplumun böyle bir davete ne kadar aç, ne kadar layık olduğunu göstermektedir. Tabi ki umudsuzluğa düşmeyecek ve son nefesimize kadar bu davetimizi sürdüreceğiz.

Ümmet olarak karşılaştığımız çok uluslu saldırılar karşısında birçok kardeşimiz “Onların bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı vardır” demektedirler. Amenna ve sadakna. İyi ama Rabbimizin bu gelişmeler karşısındaki hesabı nedir ve bu İlahi hesapta bizlere hangi hak görevler düşmektedir? Niye bu soruyu sormazlar ve bu çok önemli sorunun cevabını Kur’an’da niye aramazlar ki? Oysa Kur’an-ı Kerim bizlere bu soruların cevabını vermekte, bizlere ne zaman ne yapacağımızı bildirmektedir.

Daha önce her fırsatta belirttiğimiz gibi küresel emparyalizme karşı Allah’ı yanımıza almamız, Allah’ın yanında olmamız ve bu emparyalizmi Allah ile karşı karşıya getirmemiz olmazsa olmazımızdır. Çünkü şeytani üst akıl denilen bu yapılar Allah ile Allah’ın insanlık tarihi boyunca devam eden sünneti ile karşı karşıya getirildiğinde, yerle bir olacak yapılardır. Bunu gerçekleştirdiğimiz zaman karşı tarafın mali ve askeri gücünü dikkate almamıza Vallahi hiç gerek yoktur.1987’de yayınladığımız Sünnetullah kitabı, meselenin bu temel yönünü ayetlerle açıklayan bir kitabdır.

Karşılaştığımız güncel tabloda yahudi merkezli şeytani üst aklın hıristiyanların dini duygularını istismar ederek onları kullandıklarını ve bu hıristiyanları şeytani birliklerine dahil ettiklerini görüyoruz. “Onların bir hesabı varsa elbette Allah’ın da bir hesabı vardır.” diyen kardeşlerimize yine soruyor ve “Şanı yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de onların hesaplarının nelerle ve nasıl bozulacağını, bu şeytani birlikteliğin nasıl dağılacağını bildirmiş midir?” diyoruz. Günümüz gelişmelerinde hayati bir önem taşıyan bu sorunun cevabını Kur’an-ı Kerim’de araştırmanız ve konuyla ilgili açık ayetleri tefekkür etmeniz gerekmez mi?

Tabi ki önce bu ayetleri bulmanız şartıyla..
Mehmed Can
05.08.2018 16:01
Aleykümselam hocam
Önce farkındalığımızı arttırdığınız için Allah razı olsun diyorum. Kısa ifadelerinizdeki uzun manaları anlayabilmek için tekrar tekrar okumaya ve düşünmeye devam ediyorum. Bir önceki yorumunuzdaki tavsiyeniz üzerine Abdullah Çiftçinin bir videosunu izledim. Meselenin önemini anlamak isteyen kardeşlerimin bu videoyu da dikkatle izlemelerinde fayda görüyorum. Link adresi şöyle;
https://www.youtube.com/watch?v=P5TLUNvtWyg
Mehmed Alagaş
05.08.2018 15:12
Selamunaleykum
Şeytani üst akıla rahatsızlık versek de kendi çevremize rahatsızlık vermeden konumuza devam edelim. Tarihin her döneminde kendisini hissettiren, tapınak şövalyelerinden günümüze kadar değişik adlardaki dini tarikatler ile günümüze gelen şeytani üst aklı tanıyabilmek için fazla gerilere gitmenize gerek yoktur. Son yüzyılı doğru gözlemlemek, bu yapıları tanımak için yeterli olabilecektir. Çünkü bir yapının zihniyeti ve amaçları, bu yapının imkanlarının en geniş olduğu dönemlerde çok daha rahat gözlemlenebilmektedir.

Bu yapı 20. yüzyılda ne yapmıştır?

20. yüzyılda kapitale sahip olduğu gibi politikacılara, sanayiye, teknolojiye, okullara, düşünce kuruluşlarına, araştırma merkezlerine, Hollywooda ve dünya medyasının yüzde doksan beşine sahip olan şeytani üst akıl, bu çok geniş imkanları ile ne yapmış ve insanlığı hangi noktaya getirmiştir. Bunları ana başlıklar halinde kısaca şöyle özetleyebiliriz.,

Finansını sağladığı bilim dünyasına yön vererek küfür teorileri ürettirmiş, Darwin teorisinden sonra büyük patlama teorisi ile asırlardır bu alemin mutlaka bir Yaratıcısı vardır diyen temiz insan zihinlerine “Bu yaratılış bir patlama ile gerçekleşmiştir” safsatasını yerleştirmişlerdir. Dünya dışı canlılar safsatasını Eric Van Daniken denilen sapığa “Tanrıların arabaları” ismiyle yazdırıp, dünya insanlarının peygamber algılarını uzaylılarla iletişime bağlamaya çalışmışlardır. Faiz sistemini dünya geneline yaymışlar, köyde yaşayan müslüman bir aile bile faturasını unutup ödeyemediği zaman onu faiz vermeye mahkum etmişlerdir. Evlerinin hanımı, çocuklarının anası olan kadınları feminizm adına hem işte hem de evde çalışmaya mecbur ederek, kreşlere terkedilen milyarlarca çocuğu analı-babalı yetim durumuna düşürmüşlerdir. Her projenin ön hazırlığını yaptıkları Hollywood filmleri ile sinsice ve peyderpey ahlaksızlığı yaymışlar, bu ahlaksızlık içinde uyuşturucuya terkedilen genç nesilleri helak etmişlerdir. Bilimsellik adına eşcinselliği önce masum bir hastalığa sonra da fıtrata nisbet ederek, bu çirkin sapıklığın dünya genelinde hızla yaygınlaşmasına neden olmuşlardır…

Şimdi size soruyoruz Allah’ın yasak ve emirlerine rağmen ahlakı, aile kurumunu, genç nesilleri ve tüm insanlığı ifsat eden bu üst akıl, ateist bir üst akıl mıdır?

Kesinlikle değildir. Çünkü ateistlerin ahlak, namus, adalet gibi evrensel insani değerlerle bir sorunu yoktur. Allah’ın “Yapmayın” dediklerini özellikle yapan ve dünyayı bu misyon istikametinde dizayn etmeye çalışan zihniyet, kesinlikle ve kesinlikle Allah’ı inkar eden ateist bir zihniyet değildir. Böyle bir zihniyet ve böyle bir misyon, Allah’ı inkar etmeden Allah’a savaş açan siyonist bir aklın misyonudur. Tahrif edilmiş dini kaynaklarına dayanarak Allah ile savaşıp-O’nun mülkünden bir şeyler koparmayı bir meziyet ve mümkün sanan bu sapık zihniyet, şeytani üst aklın zihniyetidir.

Yaptıkları işlere sembollerle imzaları koyan bu şeytani üst akıl, Allah ile savaştan yana olan bu zihniyetlerini zaten gizlememektedir. Mesela örneklerden sadece birisi olan Apple’in ısırılmış elma amblemi, tesadüfi bir amblem değildir. Bu amblem ile alemlerin Rabbi olan Allah’a “Sen yasakladın fakat biz hiç korkmadan ısırdık” demektedirler. Son zamanlarda yayınladıkları “İnsanlık 2 sıfır” kitabında ise Allah’ın insanı yaratırken malzemeden çaldığını iddia etmekteler ve kendilerinin yaratmaya çalıştıkları yedek parçalı dijital insanlarla Allah’a karşı 2-0 öne geçtiklerini zannetmektedirler.

Kısaca ifade etmek gerekirse dünya insanları semavi bilgileri şeytanın yolunda kullanan ve Allah’a savaş açan bir zihniyetle karşı karşıyadır. Bu şeytani zihniyetin mağdurları müslümanlar ve hıristiyanlardır. Hıristiyanlar tarihi süreçte müslümanlarla savaşmalarına rağmen bu siyonist zihniyetten gördüğü zararı başka hiçbir yerden görmemişlerdir. Hiç şüpheniz olmasın ki İncil’i tarihi süreçte tahrif edip samimi hıristiyanların eline verenler de bunlardır. El Hafız olan Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’i korumuş olmasaydı, bu batıl zihniyet tarihi süreçte müslümanların eline de tahrif edilmiş bir Kur’an verirlerdi. Buna imkan bulamadıkları için tahrifatlarını diğer kaynaklarda yapmışlar özellikle hadis rivayetlerine batıl müdahalelerde bulunmuşlardır. Günümüzde ise geçmişte kendilerinin yaptıkları tahrifatları ve mevzu rivayetleri yine kendilerine bağlı müsteşrikler vasıtasıyla gündeme getirterek ve meselenin farkında olmayan müslümanları hadisleri toptan reddetmeye davet ederek öldürücü darbeyi vurmak istemektedirler. 

İşte dünya müslümanları ve hıristiyanları, bu şeytani üst aklın taaruzu altındadır. Mesih sıfatıyla geleceği söylenen Deccal’e ön hazırlık yapmak amacıyla gündeme getirdikleri Mesih haberi ve yorumu ile evanjelist hıristiyanları müslümanlarla savaşmaya ikna eden, kendileri dünyayı alırken bu saf hırıstiyanlara sadece ahireti bırakan bu şeytani üst akıl, sahip olduğu imkanlar ile dünya üzerindeki etkinliğini ciddi bir şekilde sürdürmektedir.

Bu zihniyet çok uzun yıllardır bilimi ve medyayı kontrollerine aldıkları için günümüzün düşünen insanları bir illüzyon içindedir ve adeta iman ettikleri bu illüzyondan kurtulmaları da çok zordur. İman etmelerinin nedeni ise bu batıl görüşlerin bilimsellik adına gündeme getirilmeleri, Hollywood filmleriyle görselleştirilmeleri ve dünya medyası tarafından tasdik edilmeleridir. Ne tuhaftır ki düşündüğünü zannettiğimiz birçok araştırmacı, şeytani projenin bir ön hazırlığı olan Hollywood filmlerini esin kaynağı olarak kabul etmekte ve geleceğe ait görüşlerini bu muhteşem esin kaynağına bağlamaktadır.! Çocuklar gibi şikayet etmeyi bir kenara bırakmamız gerektiğine göre sormamız gereken soru bellidir.,

Yahudi kaynaklı şeytani üst akıl hıristiyanları da peşine takarak Türkiye’ye ve ümmet coğrafyasına saldırıyorlarsa ve nihai müdahale için kendilerine nedenler arıyorsa biz ne yapacağız?
Mehmed Alagaş
04.08.2018 12:54
Ve aleykümselam
Şeytani üst aklın Piri Reis haritasına yönelik ciddi ilgisine dikkat çeken Gülsüm hanıma teşekkür ederiz. Haritanın kenarına Piri Reis’e ait olmayan bir el yazısıyla sonradan ilave edilen notların, Osmanlı sarayına Kanuni döneminde sızmaya başlayan siyonist zihniyete ait olduğunu düşünüyoruz. Nitekim Piri Reis’in özellikle bu çalışmalarından dolayı öldürülmesinde de başta Hürrem Sultan olmak üzere bu zihniyetin etkisi olduğunu görüyoruz.

Bizler şeytani üst akıldan bahsederken ne yazık ki birçok kardeşimiz bunun önemini ve yaşadığımız olaylarla yakın ilgisini bilmedikleri için bu birlikte değerlendirdiğimiz konuların önemini de yeterince anlayamamaktadırlar. Şeytani üst aklın ne olduğunu ve tarih boyunca ne yaptıklarını bilseler, işlediğimiz bu konuların dünyada gelişen olaylarla çok yakından ilgisi olduğunu da anlayacaklardır.

Bizler seksenli yılların başında İslami hareketten bahsederken bireysel ve toplumsal hedeflerimiz vardı. Bireysel düzlemde tevhidi kulluğu yaşayıp, insanları bu kulluğa davet ederken, toplumsal düzlemde de yaşadığımız ülkenin İslami bir sisteme kavuşması kaygısını taşıyorduk. Ancak 90 lı yıllara geldiğimizde ülkede yaşanan zulmün küresel emperyalizmin güdümünde olduğunu görmüş ve bu küresel emparyalizmin asıl itibariyle tek merkezli olduğunu farketmiştik. Bunu farkettikten sonra hiç kuşku duymadan “T.C. sınırları dahilinde İslam adına sadece Konya’da iktidara gelmek ne kadar anlamlıysa, emparyalizmin küreselleştiği günümüz dünyasının herhangi bir ülkesinde iktidara gelmek de o kadar anlamlıdır!” demiş ve müslümanları bölgesel değil küresel hedeflere, küresel direnişe davet etmiştik. Çünkü ümmet olarak karşılaştığımız küresel saldırılar varsa bu saldırılara ancak ümmet olarak karşı çıkabilirdik.

Özellikle son on yılda İslami duyarlılıkla yerlileşmeye ve millileşmeye çalışan Türkiye’nin karşılaştığı dış müdahaleler, bu sözlerimizi doğrular mahiyette olup hiç şaşırtıcı değildir. Çok açık bir şekilde ifade etmeliyiz ki Türkiye ve ümmet coğrafyası, küresel empalyalizme yön veren şeytani üst akılın saldırısı altındadır. Bu saldırıları birer kukla olan Trump gibi kişilere bağlayanlar veya materyalist bir bakış açısıyla ekonomik çıkarlarla açıklamaya çalışanlar, şeytani üst akılı hiç tanımayanlardır. 

Yaşadığımız dünyanın yıllık geliri yirmi-otuz trilyon dolarla ifade edilirken, insanların ve devletlerin elinde katrilyon dolarlarla ifade edilen ve karşılığı bilinmeyen basılı bonolar ve kağıtlar dolaşmaktadır. Katrilyon dolarlarla ifade edilen bu kağıt parçalarını dünya piyasalarına kim sunmuş ve karşılığı hangi kasaları doldurmuş hiç düşündünüz mü? Son üçyüz yıldır dünya kapitalini zaten ellerinde bulunduran, günümüz insanlarının yarınlarını, uzun yıllarda kazanabileceklerini ipotek altına alarak kendisine borçlandıran bu şeytani üst aklın dünyaya yansıyan projelerinde artık ekonomik bir neden olabilir mi?

Aysbergin görünen kısmını bile yeterince fark edemeyen günümüz müslümanlarının artık kendilerine gelmeleri gerekir. Müslümanların Aytunç Altındal ve onun yolunu izleyen Abdullah Çiftçi gibi araştırmacıların çalışmalarını veri toplama açısından dikkatle izlemeleri faydalı olacaktır. Veri toplama açısından diyoruz çünkü çalışmalarına saygı duyduğumuz bu araştırmacılarımızın Kurani bilgileri ne yazık ki çok az olduğu için bazı doğru gözlemleri yanlış yorumlayabilmektedirler.

Oysa hangi konuda araştırma yapacak olurlarsa olsunlar her insanın araştırması gereken ilk soru “Bu alemlerle birlikte bizleri de yaratan ve başıboş bırakmayacak olan bir Yaratıcı var mıdır?” sorusudur. Bu soruyu “Bizleri yaratan ve bizlere bir Kitab gönderen Yaratıcı vardır” şeklinde cevaplayanların, araştırma konuları ne olursa olsun önce inandıkları bu Kitab’a yönelmeleri ve bu Kitab’ın araştırma konularıyla ilgili verdiklerine sımsıkı tutunmaları gerekir. Bunu yapmadıkları zaman kendilerine araştırmacı bilim adamları da denilse, bu bilim adamları elinde adres olmadan bir evi bulabilmek için sokaklarda avare avare gezinen kimselere benzemektedir.

Konumuza devam edecek olursak şeytani üst aklın Suriye’de ve Türkiye’de yapmak istedikleri, ekonomik değil kendilerine göre dini referanslara dayanmaktadır. Zaten reel politikanın dışına çıkarak küstah bir çizgide ısrar etmelerinin nedeni de, kendi dini verilerine göre artık zamanın gelmiş olduğuna inanmalarıdır. Dolayısıyle ümmet olarak batıl dini kaynaklara dayanan şeytani bir üst aklın müdahalesi ile karşı karşıya isek yapmamız gereken en akıllıca iş hak dinin kaynaklarına sarılmak ve batılın karşısına bu hak ile çıkmaktır.

Bu nedenle bireysel düzlemde tevhidi kulluğu yaşayıp, insanları bu kulluğa davet ederken, küresel düzlemde de bu konuların üzerinde durmamız hayati bir önem arzetmektedir. Çünkü korunmuş Kitab ile elimizde olan Hak, onların tüm batıl referanslarını yerle bir edecek bir haktır. Son bir ifadeyle Muhammed ümmeti şeytani üst aklın taarruzuna maruz kalıyorsa artık “Rahmani üst akılın oluşma ve gelişmelere yön vermeye başlama vakti gelmiştir” diyor ve kardeşlerimizi şeytani üst aklın arka planını görmeye, anlamaya davet ediyoruz.
Gülsüm Alagaş
03.08.2018 13:51
Selamunaleykum
9 Kasım 1929’da Topkapı sarayı müzeye dönüştürülürken envanter çalışmaları sırasında tesadüfen bulunan Piri Reis haritası, İlahi takdir gereği çoğaltılmış ve basılan nüshaları topluma açık hale getirilmiştir. Şimdi anlıyoruz ki haritanın çoğaltılıp-halka mal edilmesi, şeytani üst aklın haberi ve kontrolü dışında olmuştur.

İlahi takdir gereği halktan gizlenemeyen bu harita daha sonraki yıllarda Eric Van Daniken sapık tarafından “Tanrıların Arabaları” kitabında uzaylılara nisbet edilmeye çalışılmıştır. Bu batıl yorumla birlikte soruna Türkiye’de müdahale etmek için haritanın kenarına Piri Reis’e ait olmayan bir el yazısıyla garip notlar yazdırılsa da bu müdahaleler tahrifat için yeterli olmamıştır. Çünkü Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye kitabında bu haritanın kaynağıyla ilgili olarak yaptığı açıklamalar bu batıl yorumları çürüttüğü için şeytani üst akıl için bu harita bir sorun olmaya devam etmiştir. 

1987 yılında hükümet tarafından Muhteşem Süleyman sergisi için Amerika’ya gönderilen Piri Reis haritası, sergilenen eserler arasında ne gariptir ki hiç gözükmemekte ve hiçbir haberde yer almamaktadır. İşin daha garip tarafı ise bu haritanın Türkiye’ye dönmediği iddiasıdır. Bu iddiayı yalanlayan sorumlu çevreler haritanın Topkapı Sarayında olduğunu iddia etmelerine rağmen bu haritayı yıpranır bahanesiyle bilirkişilerin incelemesinden uzak tutmaktadırlar!. Haritanın 500. yılı olan 2013 yılında Topkapı’da loş ışıklar altında uzaktan sergilenen haritanın, asıl harita olmadığına kesin gözüyle bakılmaktadır.

Söylemek istediğim müslümanların gündeminden uzak tutulmaya çalışılan Piri Reis haritasına, şeytani üst aklın ilgisi bu söylediklerimizin çok daha ötesindedir. Bunların üzerinde dikkatle durulmalı diyorum.
Mehmed Alagaş
31.07.2018 13:48
Ve aleykümselam
Kardeşlerimize teşekkür ediyor ve güzel dualarına amin diyoruz. Bir gerçeği paylaştığımız zaman neyin ne kadar anlaşıldığını tabi ki görmek istiyoruz. Ayetleri Kur’an bütünlüğünde anlayabilmek için yaptığımız bu araştırmada yalnız olmadığımızı hissetmek elbetteki bizlere umud veriyor. Tuhaf karşıladığımız durum ise Kur”an”ı öncelediklerini söyleyen birçok çevrenin, bu söylediklerimiz karşısında suskun kalmalarıdır. Süleyman (a.s.)’la ilgili bu gerçekler bizlere sahih rivayetlerle bildirilseydi ve bizler de sahih hadisleri dikkate alarak bunları yazsaydık hiç kuşkunuz olmasın ki bu suskun çevreler hep birlikte ağızlarını açacaklar ve bizlere şunları söyleyeceklerdi.,

“Yok efendim Hüdhüd denilen bir kuş varmış da, bu kuş 12.500 km. uçmuş da, Süleyman (a.s.)’la konuşup ona Sebe’den haber vermiş de, Süleyman (a.s.) çanağa binip rüzgarla bir günde onbinlerce km. yol almış da… falan filan, beyler bırakın bu saçmalıkları. Günümüz bilimselliği nelerden bahsederken, sizler neler anlatıyor, hangi masalları gerçek sanıyorsunuz?”

Evet, bizlere bunları söyleyeceklerdi. Fakat şimdi bu anlattıklarımızı yine içlerine sindirememelerine rağmen susuyorlar!. Susmalarının nedeni anlatılanların sahih hadislere değil ayetlere dayanması. İyi ama madem Kur’an’ı önceliyorlar, Kur’an’ın önemle gündeme getirdiği bu gerçekler konusunda niye sesleri çıkmıyor, niye doğruya doğru-yanlışa yanlış demiyorlar? Fakat bilsinler ki bu gibi ayetleri gündemlerine almasalar da, bu ayetler beyyineleriyle birlikte insanlık gündeminin baş köşesine oturacaktır.

Fatma kardeşim Maya yazıtlarıyla ilgili katkından dolayı teşekkür ederiz. D. Demirel’in hüdhüdle ilgili sorusunu yanlış anlamış olsak da, bu vesileyle meselenin bir diğer boyutunu cevaplamış olduk. Yusuf kardeşim sana gelince geçmiş alimler konusunda gafletle söylediğin o sözlerini Rabbimiz affetsin. İşlediğimiz konuyla ilgili gerçekleri anlaman gerçekten güzel fakat bunları anlarken Mehmed abinin ilk yorumlardaki şu ifadelerini her halde yeterince düşünmeden geçtin.,

“Bu gibi konular Kur’an’da neden somut bir şekilde verilmemiştir sorusunun cevabı ise bu gibi konuların ümmetin gündemine girmesine ilişkin İlahi takdirdeki hikmettedir. İnsanların zaman darlığı yaşadığı, okumaya ve düşünmeye fırsat bulamadığı böyle bir çağda bizler yetersiz bir cehdle bu ayetleri gündeme getirirken, zamanda sakinliği ve bereketi yaşayan çok ciddi mütefekkirlerin ve müfessirlerin bu ayetleri yeterince tefekkür etmeden geçmelerini de yine İlahi takdirdeki hikmete bağlıyoruz. Rabbimiz açılmasını ve açıklanmasını murad etmemişse, o ayetleri binlerce yıl da okusak söz konusu gerçekleri görmemiz mümkün olmayacaktır…”

Bizlere birçok ayetin en ince detaylarını gösteren salih müfessirlerin, bu ayetlerin üzerinde durmamalarının nedeni onların sığlığından değil İlahi takdirden olduğu gibi bizler gibi yetersiz müslümanların bu gerçekleri görmesi de bizlerin derin ilminden (!) değil yine İlahi takdirdeki rahmettendir. 
Yusuf Gökçe
31.07.2018 13:25
teşekkür
sa Mehmet hocam zülkarneynle ilgili tespitlerinizle 1400 yıldır anlaşılamamış ayetleri gün ışığı gibi aydınlattınız yere göğe sığdırılmayan alimlerin kurana yaklaşımlarının ne kadar sığ olduğunu da anlamış olduk artık kurana çok daha dikkatli yaklaşıyoruz burada zikredemiyeceğim nice hakikatlere ulaştığımı bilmenizi istiyorum ama bu sizin yol göstermeniz sayesinde oldu allah sizi başımızdan eksik etmesin daha nice yıllar kuran üzerine çalışmanızı rabbim nasip eylesin inşallah bir gün sizinle karşılıklı sohbet imkanı bulurum bu benim en mutlu günüm olurdu herhalde...allaha emanet hocam
Fatma Ceren
31.07.2018 00:37
Selamun Aleyküm
Şimdiye kadar üzerinde durulmayan, durulmaya değer görülmeyen bir çok ayetin ve hakikatin anlaşılmasına katkı sunacak değerli yorum ve açıklamalar okuduk. Mehmed Abi'den Allah(c.c.) razı olsun.

Hız peşinde koşan dönem insanı ve bilimi, hızı ileri noktalarda yaşamış olan Süleyman(a.s.)ı dikkate almadıkça hızına hız katamayacak diye düşünüyorum.

Mayaların bahsettiği kişinin Süleyman a.s. olduğundan, bütün araştırmalarımdan sonra, hiç şüphem yok. Mesela, o yazıtlarda ve bazı kitaplarda yazılanlara baktığımızda en asgari şu bilgilerle karşılaşıyoruz;

".....Tekrarlanan sembol gökyüzünden uçarak gelen , insanlara bilgi ve barış getiren , görev süresi sona erdiğinde ise yeniden geri döneceğini vaat ederek , uçan gemisiyle göklerde uzaklaşıp kaybolan Tanrı motifidir. Bu motif şunlarla o toplumda ilgili iz bırakmıştır. Gökyüzü, Uçan makine, Havalanmak üzere olan nesne, Venüs gezegeni, Atlarla konuşan Kral, Buhar ve rüzgarın gücünü kullanan efendi, Rüzgarın çok güçlü efendisi, Güneşe doğru uçuş, Işığı arkasına alıp kullanan bir güç, Yeryüzünün üzerinde uzun uçuşlar......."

Bu ayetler uzun uzun üzerinde tefekkür edilmeli ve konuşulup gündem edilmeli. Piri Reis'i arkasından, sizi de hayattayken rahmetle anıyor ve konuyla ilgili diğer bilgilerinizden istifade etmek istiyoruz Mehmed Abi.

Sanırım konu devam edecek, bekliyoruz inşaallah.
Gülsüm Alagaş
29.07.2018 14:03
Selamunaleykum
Yorumları dikkatle takip ediyor ve bütün kardeşlerimden Allah razı olsun diyorum. Piri Reis Bahriye kitabında bu haritaları Hz. Süleyman'ın haritalarından faydalanarak çizdiğini belirttiği için bunu dikkate alan müslüman araştırmacılar Hz. Süleyman'ın bu haritaları kuşlardan ve cinlerden faydalanarak çizdiğini ileri sürmüşlerdi. Mehmed hocamızın 2012 kitabında bu iddialara verdiği cevap şöyleydi.

“Nitekim Bahreyn kitabındaki bu önemli açıklamalarla karşılaşan bazı araştırmacılar, Süleyman Aleyhisselam'ın ancak gökyüzünden çizilebilecek bu haritaları, emrinde olan cinlerden veya kuşlardan faydalanarak çizmiş olabileceğini söylemektedirler. Tabi ki tebessümle karşıladığımız ancak hiç şaşırmadığımız bir yaklaşımdır bu!. Çünkü Kur'an-ı Kerim'deki Süleyman Aleyhisselam kıssasını efsanevi bir masal gibi okuyan bu insanlar, yerde yaşayan ve yerde gezinen Süleyman Aleyhisselam'ın bazen havalandığını ve havada olabileceğini hiç düşünemeyen insanlardır. Oysa bir insanın emrine rüzgar verilmişse ve bu insan rüzgarla yolculuk yapıyorsa, rüzgarla yolculuk yapan kişi elbetteki yerde değil gökte ilerleyecek ve sabah gidişi bir ay-akşam dönüşü bir ay olan uzun yolculuklarını tabi ki gökte yapacaktır.”

2012 ve İki deniz arası kitabı yayınlandığı zaman anlaşılamayan bu cümlelerin artık anlaşılmasını umud ediyorum. 
D. Demirel
28.07.2018 18:19
Selamunaleyküm
Öncelikle cevaplarınız için Allah razı olsun. Sanırım ifademde bir yanlışlık oldu. Hüdhüd saygısızlık etmiş gibi düşünmedim. Emrinde cinler , kuşlar , rüzgar ve insanlar olan bir peygamberin neyi bilip bilmediğini nereden biliyor ki ? Sebe’nin bulunduğu yer uzak bir yer ancak emrinde rüzgar var, onun çok büyük çanakları var. Süleyman(as)ın bilmediğini düşündüğüne göre acaba daveti götürmediği bir yer diye mi ?
Selami Özcan
28.07.2018 15:41
Selam
Mehmed hocam,Allah senden razı olsun inşaallah...
Bu hazine değerindeki önemli ufuk açıcı kur'an-a dayalı ilmi bilgileri bizlerle paylaştınız yakın tarihde hakkıyla anlaşılmasa bile,inanıyorum ki,gelecek kuşaklara ışık olacak,kur'an ayetlerine yaklaşım ve anlamaları noktasın da çok hayırlı bir çalışma olduğu aşikardır.

Tekrar Allah sizden razı olsun inşaallah dua ile....
Mehmed Alagaş
28.07.2018 14:35
Ve aleykümselam
Konumuz bu noktaya gelince eksik bıraktığımız bir hususa değinerek Piri Reisi rahmet ve şükranla anmak istiyoruz. Piri Reis Süleyman (a.s.)’ın haritalarına bakarak çizdiği kendi haritasından ne kadar faydalandı bilmiyoruz ama çizdiği bu nüsha müslümanlar ve dünya insanları için çok önemlidir. Şayet bu nüshayı çizmeseydi dünya insanları bu haritadan habersiz kalacaklar ve oldukça yüksekten çizilmiş bu haritanın mahiyetini ve kim tarafından kaleme alındığını bilemeyeceklerdi.

Bilemeyeceklerdi diyoruz çünkü 1492’den önce Endülüs kütüphanelerini yağmalayan, bu haritaların aslını ellerine geçiren ve böylelikle Amerika kıtasını istila eden emperyalist zihniyet, bu haritaların aslını hala saklamaktadırlar. Günümüzde üst akıl denilen şeytani akıl bu haritaları ve Süleyman (a.s.)’la ilgili diğer dökümanları dünya insanlarından saklamaya ve gizlemeye devam etmektedirler.

Bir müslüman olarak tuhafınıza gitti değil mi?

Çünkü saf köylü çocuğu olan biz müslümanlar İlahi bir gerçekle karşılaştığımız zaman imani bir heyecanla bunu herkese anlatmak, herkesle paylaşmak isteriz. Ancak kökleri çok eskilere dayanan siyonist zihniyet böyle değildir. Onlar İlahi gerçeklerin sadece kendilerine ait olduğunu düşünüp, bu gerçekleri ahiret değil dünya menfaatleri istikametinde kullanmak isterler. Allah’ın ayetlerini gizlemekle ilgili “Allah'ın indirdiği Kitab'tan bir şeyi gizleyip de onu az bir pahaya satanlar, işte onların yedikleri karınlarında ateşten başkası değildir… (2-Bakara 174)” gibi ayetler, öncelikle İsrailoğullarını muhatab alan ayetlerdir. Ayetteki “Az bir paha” ifadesini hahama verilen maaş veya bağış olarak algılamayın. Dünya ve içindekiler de Rabbimiz katında “Az bir paha” olup, siyonist zihniyet asırlardır bu az bir pahanın peşindedirler.

Piri Reis haritası ilk gündeme geldiği zamanlar uzaylılara inananların ayak takımı bu haritaya sahip çıkmışlar ve havadan çizilen bu haritanın uzaylılar tarafından çizildiğini iddia etmişlerdi. Daha sonra haritanın güney kutbunda 6000 yıl önce eriyen buzulların 6000 yıl önceki haritasını gördüklerinde ise bu haritayı çizen uzaylıların dünyaya 6000 yıl önce gelmiş olduklarına bir delil olarak ileri sürmüşlerdi.

Ama dediğimiz gibi bunlar uzaylılara inananların ayak takımıydı!.

Onları bu inanca sürükleyen şeytani üst akıl ise meseleye hiç böyle yaklaşmıyor ve bu haritanın gündemden düşmesini istiyordu. Çünkü Piri Reis bu haritasını Süleyman (a.s.)’a nisbet ediyor ve işin içine Süleyman (a.s.)’ı dahil ediyordu. Haritayla ilgili bu hak boyut, onların insanlardan ve insanların ilgisinden uzaklaştırmak istedikleri bir boyuttu. Nitekim bu haritanın aslı ellerinde olmasına rağmen Piri Reis haritasını insanların gündeminden bilerek uzaklaştırmışlardır.

İşin garip tarafı bilimsellik adına Kur’an’da gündeme getirilen emre dayalı mucizeleri saçma sapan yorumlarla açıklamaya çalışan çevreler, Süleyman (a.s.)’ın ilme dayalı eylemlerini incelemeye değer görmedikleri gibi Piri Reis haritasının kaynağını da araştırmaya gerek görmemişlerdir!. Çünkü dünya medyasını ellerinde bulunduran şeytani üst akıl sadece coğrafi çizim olmayan, dünyanın hassas noktalarına da işaret eden Piri Reis haritasının gündem dışı kalmasına karar vermiştir. Dolayısıyle Piri Reis haritası uzaylılara inananların gündeminden hızla uzaklaşırken, müslüman araştırmacılar tarafından da üzerinde durulmaya değer görülmemiştir.

Bu garip durum içinde Piri Reisi tekrar rahmetle anmak istiyoruz..
İnşirah Melal
28.07.2018 01:28
Selamaleykum
Bir haftadır yorumları okuyor olmama rağmen yazma fırsatı bulamadım. Ve şimdi kaldığım yerden tüm yorumları tekrar okuduğumda yakalanan ivmeyi geriletmekten endişe ediyor olsam da, bir kaç hususa değinerek sizlere yetişmek istiyorum.

1- Süleyman (a.s.)'ın sahip olduğu ilim ve sebebleri sadece bizler gibi insan olan İsrailoğullarından değil bu bilgileri İsrailoğullarına sızdıracak olan (emrindeki özel cinler dışındaki) cinlerden de gizlediğini anlıyorum doğrudur değil mi?

2-Bir yorumunuzda yerinden sökülemeyen kazanları da ayırdetmeksizin "..Bunlar düşünülmeden söylenen sözlerdir. Bütün bunların yüksek hızda seyehat edebilmekle ne ilgisi vardır ki?" demiştiniz ancak daha sonraki bir yorumunuzda "...Oysa bizler ayetleri tefekkür ettiğimiz zaman Süleyman (a.s.)’ın yüksek hızlara ulaşmada kullandığı sabit kazanlar gibi..." ifadelerini kullanmışsınız. Fatma ablanın "Çanak içinde kapalı bir mekanda seyahat eden..." ifadesini de hesaba katınca seyahatin mahiyetinin yeterince açıklanmadığını düşündüm. Bu seyahatleri gerçekleştirirken yerinden kalkmayan kazanların bir fonksiyonu var mı? Çözemedim ama içimden bir ses METAFİZİK ile ilgili sorumun bu konuyla bağlantılı olduğunu söylüyor..?!

3- İsrailoğullarının peygamber olarak görmediği Süleyman (a.s) ile bizimkilerin açık ve net bir şekilde peygamberdir diyemediği Zülkarneyn'in aynı kişi olması da oldukça manidarmış ..!!! Zülkarneyn'in kimliği hakkında neden bu kadar ihtilaf var sorusunun cevabı bizatihi "iki zaman sahibi" anlamına gelen isimde/sıfatta gizli olsa gerek..!

4-Hüdhüd meselesine gelince;
Süleyman (a.s)'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan olan orduları toplanmış ve hepsi düzenli bir şekilde sevk ve idare edilirken (27-Neml 17) kuşları denetliyen Süleyman (a.s)'ın "..Hüdhüd'ü neden göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?" (27-Neml 20) deyip ardından "Onu şiddetli bir azaba uğratacağım veya onu boğazlayacağım ya da o bana (mazeretini gösteren) apaçık bir burhan (kesin bir delil) getirmelidir." (27-Neml 21) demesini tefekkür ettiğimde; Hüdhüd'ün normal olmayan bir zamandır ortalarda görünmediğini anladım. Ve bunun üzerinden çok geçmese de yine bir miktar zaman geçtikten sonra Hüdhüd'ün geldiğini düşününce (27-Neml 22) bir kuş ne kadar zamanda ne kadar uzaklaşabilir sorusu aklıma geldi?! Bu bilgi ne kadar gerekliydi bilmiyordum ama ilginç bir şeyle karşılaştım;
Kıyı çamurçulluğu bilimsel ismiyle Limosa lapponica göç sırasında durmaksızın en uzun mesafe uçan kuş türüymüş.. Bu kuşlar Alaska'dan Yeni Zelanda'ya göçleri sırasında yaklaşık 12 bin kilometre mesafeyi dokuz gün boyunca durmaksızın uçarak katedebiliyormuş. Ve bilim adamları Limosa lapponica'ların 9 gün boyunca durmaksızın bu mesafeyi katedecek enerjiyi nereden bulduklarını henüz çözememişler.. !
Hüdhüdün cinsinden emin olamayabiliriz belki ama sebenin yerini ararken farklı bir yolla karşılaştığım 12000 km bilgisini de paylaşmak istedim.

5- Ve hocam; "...önceleri ticareti ve iletişimi mümkün kılan bu adalar Rabbimizin dilemesiyle su altında kaldıkları için ana kıtayla iletişimleri kesilen Sebe kavmi tarihi bir efsaneye dönüşmekte..." demişsiniz. Rabbimizin dilemesini de Onların "Ey Rabbimiz. Seferlerimizin arasını aç-uzat" duasına bağlamamız gerekiyor sanırım. Ve çok sabreden, çok şükreden kimselerden olmak için çabalamak...! Ki, ayetleri görüp kavrayabilelim..


Rabbim tüm kardeşlerimizden Razı olsun.. Bu noktaya kadar okuduğum her yorum önemle ve dikkatle okunması gereken yorumlardı, "Bu açıklamalar yanlış, doğrusu şudur” diyecek olanları ben de kendi adıma merakla bekliyorum..
Mehmed Alagaş
27.07.2018 14:12
Ve aleykümselam
Kardeşlerimize teşekkür ederiz, müslümanların asırlardır düşünmediği ayetleri düşünüyor ve anlamaya çalışıyorsunuz. D. Demirel kardeşimiz “Sabah gidişi bir ay olunca akşam dönüşü neden farklı olsun ki o da bir olur” diyerek sabah gidişi ve akşam dönüşünün neden ayrı ayrı bildirildiğini soruyor. İşte ayetleri anlayabilmek için ayetlere böyle akli sorular yöneltilmelidir. Bu konuda Mehmed abiniz ayeti açıklamaya çalışırken bu ifadelerin aynı gün içinde gidip-gelindiğine işaret etmek için kullanıldığını yazmış ve aynı gün içinde bir maksada binaen yapılan ve gidip-dönülen bu yolculukların bir veya birkaç saatten fazla süremeyeceğini belirtmişti. Bu da şu anlama gelir ki en az 12.000 km. olan bu mesafeleri Süleyman (a.s.) bir veya birkaç saat içinde alabiliyordu.

“Hüdhüd kuşu bir peygamberle nasıl öyle konuşuyor?” diyorsun. Hüdhüd’ün bu konuşmasında bir saygısızlık olmadığı gibi Allah’ın dilemesiyle bizlere bir gerçeği bildirmekte ve gittiği beldenin Süleyman (a.s.)’ın henüz gidip-bilmediği uzak bir belde olduğuna işaret etmektedir. Hüdhüd bu ifadeyi kullanmasaydı, bizler meselenin bu boyutunu anlayamazdık. Talha kardeşim Hüdhüd’ün hangi cins bir kuş olduğunu bilmememize rağmen bu kuşun çok uzun mesafeler uçabilen bir kuş olduğunu anlayabiliyoruz.

Sebe’nin nerede olabileceğine gelince bizler Sebe 12 ayetini vasat insan ve at ilerleyişini esas alarak yaptığımız hesaplamada yaya olarak 1.200 km. ve atlı olarak da 12.000 km. sonucuna ulaşmıştık. Kudüs Kabe arası 1.220 km. olduğu için 1.200 km.nin Kabe’ye işaret ettiğini görürken, 12.000 km.nin nereye tekabül ettiğini görebilmek için haritayı açmış ve Kudüs’ü merkez alarak 12.000 km. uzaklıkta hangi ülkelerin olabileceğine bakmıştık. Kudüs’ten 12.000 km. mesafedeki yerlerin çoğu denizlere tekabül ederken kara parçası olarak sadece Avustralya’ya ve Amerika’ya tekabül etmektedir. Mayaların yaşadığı yer de Kudüs’ten kuş uçuşu 12.500 km.dir.

Avustralya mı yoksa Amerika mı diye düşünürken Rabbimizin “Andolsun ki Sebe'nin oturduğu yerlerde bir ayet vardır…” (34-Sebe 15)” buyruğunu düşünmeye başladık. Bu ayete göre Sebe’nin yaşadığı coğrafyada insanlık için bırakılan ve bu olaya açıklık kazandıracak olan ayet-işaret vardı. Bu ayet tecelli etti mi yoksa edecek mi sorularına kesin bir cevap verememekle birlikte “Şayet tecelli etmişse bu ayet ne olabilir?” sorusuna cevap aradık.

Bu konuda Süleyman (a.s.)’ın Avustralya’ya gittiğine ait hiçbir tarihi izle karşılaşmazken Maya’ların duvar kabartmalarında metal çanak içinde bir insan figürü görürken taş yazıtlarında da “Bize gökten metal çanak içinde kızıl sakallı kutsal adam geldi. Bizlere darı dikmesini öğretti..” ifadeleriyle karşılaşıyoruz. Kendilerine iyilikle ve rahmetle gelen bu kutsal adamı o kadar çok sevmiş olacaklar ki, şartlar icabı Nazca bölgesine göç etmelerine rağmen “Biz buradayız, buraya geldik” dercesine gökten görülebilen dev figürleri çizmişlerdir.

İşte bu gördüklerimizi şeytani akıla bağlı dünya medyası bizlere uzaylılar masalıyla anlatırken biz Kur’an-ı Kerim’e bakıyor ve “Böyle bir olay yaşanmışsa, Mayaların gördüğü bu kutsal kişi Süleyman (a.s.)’dan başkası değildir diyoruz. Çünkü sadece havadan çizilmesi mümkün olan Amerika kıtasına ait haritayı (Piri Reis’in ben bu haritayı Süleyman (a.s.)’ın haritasından faydalanarak çizdim ifadesinden anlaşılacağı üzere) Süleyman (a.s.)’ın çizdiğini biliyoruz.

Üzerinde tefekkür ettiğimiz “Onlarla mübarek-bereketli kıldığımız memleketler arasında görünebilen beldeler kıldık ve orada gidip-gelme (sefer imkanlarını) takdir ettik” buyruğunu araştırdığımız zaman ise bu buyruğun daha önce Amerika ile ana kıta arasındaki Atlas okyanusunda deniz seferlerini mümkün kılan birçok görünür adaların olduğunu, bu adaların üstünde insanların bulunduğuna işaret eden taş yapıların olduğunu ve bütün bu adaların daha sonra su altında kaldıklarını öğreniyoruz. Dolayısıyle önceleri ticareti ve iletişimi mümkün kılan bu adalar Rabbimizin dilemesiyle su altında kaldıkları için ana kıtayla iletişimleri kesilen Sebe kavmi tarihi bir efsaneye dönüşmekte, varlıkları bilinmesine rağmen kim oldukları ve nerede yaşadıklarına dair değişik hikayeler anlatılmaktadır. İşte bizler bütün bunları dikkate alarak söz konusu ayete meal verirken parantez içi şu açıklamalarda bulunmuştuk.,

 “Onlarla mübarek-bereketli kıldığımız memleketler arasında (deniz üstünde) görünebilen beldeler (adalar, konaklama yerleri) kıldık ve orada (okyanusta) gidip-gelme (sefer imkanlarını) takdir ettik. (Onlara) "Oralarda geceleri ve gündüzleri güvenlik içinde gezip dolaşın" (dedik). (34-Sebe 18)”

“Bu açıklamalar yanlış, doğrusu şudur” diyecek olanları merakla dinlemek isteriz..

Fatma Ceren
27.07.2018 09:39
Selamun Aleyküm
Yorumlardan çok istifade ediyorum. Katkısı olanlardan Allah razı olsun.

Çanak içinde kapalı bir mekanda seyahat eden birinin kuşatamadığı, ama bir kuşun kuşattığı şey; gördüğü şeylerdir diye düşünüyorum. Hüdhüd kuşu ne görmüştür? Bu da Sebe'nin yerini belirleyici olmalı. Allahuâlem...
D. Demirel
27.07.2018 01:14
Selamunaleyküm
Konu ilerleyip yorumlar geldikçe nasıl önemli bir meseleyi konuştuğumuzu daha iyi anlıyorum. Allah razı olsun cümlenizden. Önceki yorumları tekrar okuduğumda Sebe kavminin yerleşim yeri için Yemen ihtimali artık siliniyor. Hüdhüd kuşunun hemen yakındaki bir yer bilip de Süleyman As bilmeme durumu bu ihtimali yok ediyor. Fatma kardeşin yorumunu düşünce (uzaklara gidince) Sebe kavmi ile ilgili onların efsane olduğunu bildiren ayeti kerime geliyor aklıma ve onlar efsane olduklarına göre haberlerini almış olmamız gerekir diye düşünüyorum. Sebe 15 te belirtildiği üzere orada ayetler var. Ayrıca şu yorumunuzu da ekleyince;
“ Mesela bu gizli dini yapılar Piri Reis haritasının asıl kaynağını elinde tutmalarına ve tarihin değişik dönemlerinde havada görülen metal çanakların kime ait olduğunu bilmelerine rağmen bütün bunları dünya insanlarına Ufo kaynaklı takdim etmekte ve dünya dışı varlıkların olduğu teorisinden hareketle yeni komplolar hazırlamaktadırlar. “ bugün dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen ve ancak çok yüksekten bakınca fark edilen hayvan figürleri ve geometrik şekiller çizili olan Nazca geliyor aklıma.
Aklıma takılan iki sorum olacak müsanizle biri Hüdhüd kuşu bir peygamberle nasıl öyle konuşuyor? ( senin bilmediğini biliyorum ) ikincisi “sabah gidişi bir ay akşam dönüşü bir ay “ ifadesinde sabah gidişi bir ay olunca akşam dönüşü neden farklı olsun ki o da bir olur. Burada netleşsin diye mi böyle bildiriyor Rabbimiz? Bunları sorabileceğim başka yer yok.
Talha
26.07.2018 23:17
SELAMUN ALEYKUM
Fatma ablamın söylediği benimde aklıma gelmişti ancak mesafenin 9 bin küsur km olduğunu araştırınca vazgeçip Kudüs'e en uzak ve ayetteki sebe halkının yaşadığı bölgeye en yakın şartların var olduğu bölgeyi araştırmaya koyuldum.
Aslında Mezopotamya bölgesi demiştim ilk başta hem sedir ağaçlarının anavatanı olarak aktarıldığı için. Antalya da yüksek yerlerde ılgın da sedirde var ama mesafeden dolayı pek içime sinmedi ve bize verdikleri tarihi bilgilerinde gerçekliğini düşünerek sonradan biraz daha araştırayım dedim.
Son vardığım nokta ise Yeni Zelanda.
Yaklaşık olarak 16 bin küsur km mesafede bulunan bu bölge çok bereketli topraklara sahip. En ilginci ise sonraları adalara ayrılıp kara parçalarının birbirinden uzaklaşması. Birçok ağaç çeşidi de bulunuyor ve yüz ölçümünün %80 ine yakını tarım arazisi. Bununla beraber sert rüzgarların görüldüğü bir bölge.
Ama yinede Hüdhüd'ün mahiyetini ve bu mesafeyi nasıl aldığını anlayamıyorum.
En doğrusunu Allah bilir...

"Onlarla mübarek-bereketli kıldığımız memleketler arasında görünebilen beldeler kıldık ve orada gidip-gelme (sefer imkanlarını) takdir ettik. (Onlara) "Oralarda geceleri ve gündüzleri güvenlik içinde gezip dolaşın" (dedik). (34-Sebe 18)”

Birde gece ve gündüzlerinin karanlık olmadan güvenlik içinde dolaşılabileceğini düşünür, görünebilir beldeler olduğunu burdan yola çıkarak varsayarsak 5 bin küsur km mesafede yer alan ve güneşin hiç batmadığı Lapland yani Laponya ülkesi var. İskandinav ülkelerinin olduğu bölgede. Burası da benim düşündüğüm yerler arasında.
En doğrusunu Allah bilir.
Fatma Ceren
26.07.2018 18:51
Ve Aleyküm Selam
Zeyd kardeşin hatırlatmaları dahilinde, bu yer Süleyman(a.s.)'ın kuşatamadığı ve oldukça uzak bir yer ve ticari faaliyetleri yoğun olan bir bölge. Kendi içlerinde memleketler halinde sefer imkanları olan, bugünkü Kanada, Birleşik devletler, Brezilya, Meksika Arjantine kadar olan geniş bir bölge olabilir.
Zeyd Der Ki
25.07.2018 14:16
Selamunaleyküm
Kur’an-ı Kerim’in Sebe suresinde Süleyman (a.s.)’ın rüzgarla seyahatlerinden ve bu seyahatler için yaptırdığı çanaklardan bahsedildikten sonra Sebe kavmiyle ilgili geniş bilgi verilmesi elbetteki tesadüf değildir. Konuyla ilgili ayetler şu şekildedir.,

“Andolsun ki Sebe'nin oturduğu yerlerde bir ayet vardır. Sağdan ve soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki)  "Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. İşte temiz-güzel bir belde ve bağışlayan bir Rab." (15) Ancak onlar yüz çevirdiler, Biz de onlara Arim selini gönderdik. Onların iki bahçesini buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük. (16) Nankörlük etmelerinden dolayı onları böyle cezalandırdık. Biz nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız? (17) Onlarla mübarek-bereketli kıldığımız memleketler arasında görünebilen beldeler kıldık ve orada gidip-gelme (sefer imkanlarını) takdir ettik. (Onlara) "Oralarda geceleri ve gündüzleri güvenlik içinde gezip dolaşın" (dedik). (18) Onlar (ticari hırs ve tamahla) "Ey Rabbimiz. Seferlerimizin arasını aç-uzat" dediler ve kendi nefislerine zulmetmiş oldular. Biz de onları efsaneler kıldık ve darmadağın edip dağıttık. Bunda elbetteki çok sabreden ve çok şükreden herkes için ayetler vardır. (34-Sebe 15..19)”

Bu ayetlerde Sebe kavminin yaptıklarıyla ilgili bilgi verildiği gibi 18 ve 19. ayette yaşadıkları coğrafi bölgeyle de ilgili bilgiler verilmektedir. Bu değerlendirmede Süleyman (a.s.)’ın geniş çanak içinde rüzgarla yaptığı seyahatlerde gittiği coğrafi yerler araştırıldığı için özellikle Sebe 18 ayetinin tefekkür edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

“Onlarla mübarek-bereketli kıldığımız memleketler arasında görünebilen beldeler kıldık ve orada gidip-gelme (sefer imkanlarını) takdir ettik. (Onlara) "Oralarda geceleri ve gündüzleri güvenlik içinde gezip dolaşın" (dedik). (34-Sebe 18)”

Burası neresidir?

Tabi ki bu ayeti Hüdhüd’ün “..Senin (bilgi veya haberle henüz) kuşatıp öğrenemediğin şeyi (ben ulaşıp) öğrendim ve sana Sebe'den yakin (kesinlikle doğru) bir haber getirdim. (27-Neml 22)” buyruğunu dikkate alarak tefekkür etmemiz ve burasının tacirlerin dahi gidip-geldiği ve bildiği Yemen gibi çok yakın bir yer olmadığını bilmemiz gerekir.

Sebe 18’i düşünelim diyorum..
Fatma Ceren
25.07.2018 00:45
Selamun Aleyküm
Cevabınız için teşekkür ediyor, konunun dağılmaması için düşüncelerimi topluyor ve Sebe ile ilgili sorunuza dair müsadeniz olursa bir kaç şey söylemek istiyorum.

Sebe kavmi hakkında bir çok tarihsel veri var fakat Kur'an'ın bildirdiği haberlere sadık kalarak bir kaç özelliğini şöyle sıralayabiliriz.

Bi kere zengin ve zenginliğe önem veren bir kavim. Sebe, sağdan ve soldan geniş bereketli bahçeleri, verimli toprakları olan bir yerleşke. Üstelik tarımda, sulama ve ticarette ilerlemiş ve zenginleşmiş. Böyle bir kavim, can damarı olan yeşilliklerinde en önemli faktör olan güneşe tapıyor. Zira güneş olmazsa olmazları. Aslında sahip oldukları herşeyin, güzelliğin ve zenginliğin sebebi o. Bu sebebe öyle sarılmış olmalılar ki, sahip oldukları herşeyin bir kaynağının da su olduğunu unutmuşlar. Nitekim Arim Seli onlara birçoğuyla beraber bu hakikati de hatırlatmış olmalı...Sonrasında herşey çerçöp olmuyor, burası dikkatimi çekti. Allah(c.c.) dileseydi tamamıyla küle döndürürdü ama o bahçeler yok olmuyor; güçsüüüz, zayıııf verimsiiiiz, ancak acımtrak meyveleri olan ve birkaç sedir bulunan -üstelik güneş alan- çirkin bahçelere dönüşüyor...

Sebe melikesi ve halkı somutlaştırma eğilimi olan ve her değeri somut ile ölçen insanlar. Süleyman(a.s.)'ı değerli hediyelerle etkilemek ve kontrol altına almak istemeleri, güneş gibi somut bir tanrı seçmeleri, tahtın ihtişamına büyüklüğüne önem vermeleri buna işaret ediyor.

Ayrıca güneşe tapmayla ilgili psikolojik bir yaklaşım olarak şunu düşünebiliriz; aydınlıkta herşey görülür, somutlaşır, ayırt etmek kolaylaşır. Kur'an'da da aydınlık/karanlık teşbihleri vardır. Bu kavim aydınlık konusunu abarttıkları ve sadece güneşten bildikleri için güneşi de yaratanı unutmuşlar, belki öyle işlerine gelmiş. Bilemiyorum. Bu da onları somut bir algılama tarzına sürüklemiş olmalı ki, Sebe melikesinin sınandığı şeyler somut üzerinden seçiliyor Süleyman a.s. tarafından. Taht ve köşk...

Benim ayetlerden okuyabildiklerim şimdilik bunlar.
Çağkan
24.07.2018 23:13
Selamunaleyküm
Süleyman(as)'ın Sebe-12 de, gidebileceği mesafeleri dikkate alarak 2012 ve İki Deniz Arası kitabınızın ilgili bölümlerini tekraren okudum hocam.Ayetler ve bahsettiğiniz bilimsel bulgular çok ciddi ufuklar açıyor ve bazı taşları gerçekten yerine oturtuyor.Bunu Sebe kavmi ile beraber düşündüğümde ise "Hüdhüd tek başına nasıl,nerden ve ne kadar zamanda haber getirdi?" ve Sebe kavminden gelen elçiler nasıl ve ne kadar sürede geldiler?" soruları bu güzel gezintimi biraz bölüyor :) bu soruları biraz açabilir misiniz?
Mehmed Alagaş
24.07.2018 15:00
Ve aleykümselam
Fatma kardeşim çanakların çoğul kullanılmasından, mahiyetini bilmesek de bu çanaklarının sadece yaşanan zaman dilimindeki kişisel seyahatlerde kullanılmadığını anlayabiliriz. Burada önemli olan bize bildirilmeyen değil bildirilen hususları derinlemesine araştırmamızdır. Enbiya 81 ayet mealine parantez içi “Kendisini” yazmamızın nedeni, rüzgar sadece kendisinin emrine verildiği ve bu konuda yetki devri yapamayacağı içindir. Çanağın içine kendisiyle birlikte bir başka birisini almış mıdır diye soracak olursan, derin sulardaki korunmuş meskenine götürdüğü Belkıs’ı aldığını söyleyebiliriz.

Bekir kardeşim Süleyman (a.s.)’ın yaptıklarını sihire nisbet eden siyonist zihniyet Süleyman (a.s.)’a ait alet ve araçları yer üstünde aramaya devam ettikleri için bakmadıkları önemli bir yer olan mabed altını bu nedenle oymaya çalışmış olabilirler. Oysa bizler ayetleri tefekkür ettiğimiz zaman Süleyman (a.s.)’ın yüksek hızlara ulaşmada kullandığı sabit kazanlar gibi araç ve gereçlerin timsallerle korunmuş ve hala korunmakta olan derin sulardaki meskeninde olduğunu anlıyoruz. Derin sulardaki bu korunmuş meskenin kayıp kıta Atlantis olduğunu zanneden bu siyonist zihniyet yerinden sökülemeyen büyük kazanları binlerce yıldır bulamadıkları gibi mabedin altında da bulamayacaklardır.

 Dualarına amin diyorum Mehmed Can kardeşim. Önemli gerçekleri bizlere anlaşılır kılan Rabbimize hamdolsun. Yahudilerin “Seyahat eden adam” hakkındaki soruları üzerine müslümanların aklına Süleyman (a.s.)’ın gelmemesinin nedenini soruda Süleyman (a.s.)’dan bir adam, bir kişi olarak bahsedilmesinde görebiliriz. Müslümanlar yahudilerin sordukları kişi Süleyman (a.s.) gibi bir peygamber olsaydı bunu her halde açıkça söylerlerdi diye düşünmüşler ve bu gizemli kişinin kim olduğu konusunda asırlardır kafa yormuşlardır. Oysa İsrailoğulları Süleyman (a.s.)’ı bir peygamber olarak görmemekte ve bu kişinin yaptığı sıra dışı işleri Harut ve Marut’tan öğrenilen sihire bağlamaktadırlar.

Kur’an-ı Kerim ise bu soru üzerine “Sana Zülkarneyn hakkında sorarlar. De ki "Size ondan bir anı-haber okuyacağım. Gerçekten Biz ona yeryüzünde sapasağlam bir iktidar verdik ve ona (yapmak istediği) her şey için bir sebeb (yol ve imkan) verdik. (18-Kehf 83.84)” buyurarak sordukları kişinin aynı zamanda Zülkarneyn yani iki zaman sahibi olduğunu ve bütün bunları sihirle veya büyüyle değil kendisine verilen ilim ve sebeble gerçekleştirdiğini beyan etmektedir. 

Talha ve Orhan kardeşimize Kur’an’dan verdikleri cevaplar için teşekkür ediyoruz. Süleyman (a.s.)’ın gittiği yerlerden birisi ayetlerde de işaret edildiği gibi Kudüs’e kuş uçuşu 1220 km. olan Kabedir. Ancak biliyoruz ki Süleyman (a.s.) sabah gidişi 12 ila 18 bin km. olan mesafelere de gidebiliyordu. Belkıs iman ettikten sonra Sebe kavmine gitmiş olacağını düşünürsek, Sebe kavminin yaşadığı yerin önemli olduğunu anlayabiliriz. Nitekim Kur’an-ı Kerim de Sebe’ye ve Sebe’nin yaşadığı yere özel bir önem verdiği için 34. suresine Sebe adını vermekte ve bu surede Sebe’nin yaşadığı coğrafyaya ait önemli ip uçları vermektedir. Şimdi tefsirlerde zikredilen Yemen olasılığını bir kenara bırakarak Hüdhüdün verdiği haber ve Sebe’nin yaşadığı yer üzerinde duralım.

Bekir Ziya
24.07.2018 14:43
Esselamü Aleyküm
Mehmet Abi ve takipçi kardeşlerim ne der bilmiyorum ama Yaradılış ve İnsanlık Tarihi kitabında Süleyman (as)'ın kıssasını okudugumdan beri Yahudilerin Mescidi Aksa'nın altını oyma sebebinin Süleyman Mabedi'nin temellerine ulaşmak degil, Süleyman (as)'ın yaptıgı olaganüstü araç-gereçlere ulaşmak oldugunu düşünüyorum. Yani bu noktada da insanlıgı yanıltıyorlar.
Mehmet Can
24.07.2018 14:08
Selamunaleykum
Mehmed abi öncelikle sizden ve katılan arkadaşlardan Allah razı olsun diyorum. Bizlere okuyup geçtiğimiz, anladığımızı sandığımız ayetleri nasıl düşünmemiz gerektiğini gösteriyorsunuz. “Biz herşeyi bilenleriz” ifadesine getirdiğiniz açıklamadan sonra ayetlere ne kadar yüzeysel yaklaştığımızı anladık. Bu son yorumunuzdan anlıyoruz ki Süleyman aleyhisselam sahip olduğu ilim ve sebeblerden İsrailoğullarına zırnık koklatmamış. Yazdığınız gibi onlar sadece bazı duyumlarla Süleyman aleyhisselamın çok uzak mesafelere kısa sürede gidip geldiğini biliyor ama bunun nasıl olduğunu anlayamıyorlardı.

“Sana Zülkarneyn hakkında sorarlar. De ki "Size ondan bir anı-haber okuyacağım. (18-Kehf 83)” ayetinin nüzul sebebi de kaynaklarda yahudilerin peygamber aleyhisselam gelip seyahat eden adamı sormaları olarak yazılmaktadır. Benim anlayamadığım husus Kur’an’da seyahat eden bu adamın rüzgar emrine verilmiş olan Süleyman aleyhisselam olduğu açıkça belirtilmesine rağmen geçmişten bugüne müslümanların aklına bu kişinin Süleyman aleyhisselam olduğu neden hiç gelmiyor? Yahudi din adamlarının seyahat eden adam derken kimi kastettiklerini sanıyorlar?

Yazılara lütfen devam edin Mehmed abi. Bizimle daha çok uğraşmanız lazım, hakkınızı helal edin..
Salih Can
24.07.2018 09:41
Selamun aleykum
İçlerinden biri göz açıp kapayıncaya kadar tahtı getiririm derken nasıl bir hızdan bahsediyor sorusu bu konuyu düsünürken aklıma gelen sorulardan birisi,diğer sorularım bende kalsın ama en azından bu sorunun cevabının konuyla ilgisi var diye düşünüyorum.
Ayrıca sebe kavminin merkezinin kızıl denizle umman denizini bağlayan magrip kenti olduğu kaynaklarda geçiyor.tabi bu ne kadar doğrudur bilmiyorum.ilgiyle takip ediyorum.
Selâm ve dua ile
Fatma Ceren
24.07.2018 00:58
Ve Aleyküm Selam
Aslında suskunluk olarak nitelendirdiğiniz durum, biraz size ayak uyduramamaktan, konuyu işleyiş yönteminizi anlamamaktan ve anlaması da anlatması da zor bu konuyu etraflıca uzun uzun düşünmemizden kaynaklı diye düşünüyorum.

Bir sorum var.

Süleyman (a.s.)'ın yaptırdığı ve kullandığı araçlar ayette hep çoğul geçmekte? Timsal ve meskenin çoğulluğunu bu minvalde anlayabilirim. Ama neden sadece kendisinin kullanacağı 1 çanak ya da 1 havuz yaptırmamış da birden fazla yaptırmış?

Aşağıdaki "kendisini" parantezini neye göre verdiniz?


Süleyman'a da şiddetle esen rüzgarı müsahhar (emre hazır-hizmetine uygun) kıldık. Onun (Süleyman'ın) emriyle (kendisini) içinde bereketler kıldığımız yere (yumuşacık) akıp-götürürdü. Biz her şeyi bilenleriz. (21-Enbiyâ 81)
Orhan Akdeniz
24.07.2018 00:30
Selamunaleykùm
Sınıfta olan tūm abi/abla kardeşlerden Allah razı olsun. Özellikle Mehmet abi yaptığın açıklamalarından dolayı Allah senden de razı olsun.
sūleyman aleyhisselam nereye seyehat etmiş sorusuna vereceģimiz ilk cevap Talha kardeşin de paylaştığı enbiya 81. Ayeti kerimede belirtilen,
"...içinde bereketler kıldığımız yere.." o da mekkedir. Başka yerlerede seyehat etmiştir mesela sebe kavminin bulunduğu yere orasıda nerededir?
Talha
23.07.2018 17:18
SELAMUN ALEYKUM
Süleyman'a da şiddetle esen rüzgarı müsahhar (emre hazır-hizmetine uygun) kıldık. Onun (Süleyman'ın) emriyle (kendisini) içinde bereketler kıldığımız yere (yumuşacık) akıp-götürürdü. Biz her şeyi bilenleriz. (21-Enbiyâ 81)
Tarihsel kayıtlara göre dünyanın en bereketli toprakları Mezopotamya bölgesi dediğimiz yere aitmiş.
Bu ayetle birlikte değerlendirildiğinde benim zannım bu bölgelerde yolculuk ettiği.
Ancak yapılan hız düşünüldüğünde çok dar bir alanmış gibi geliyor.
Sebe kavmininde Yemen bölgesinde yaşadığı birçok tarihsel kayıtta geçiyor. Ama nasıl olurda Hüdhüd'ün haberdar olduğu bu kavimden cinlerin ve rüzgârın emrinde olduğu Süleyman a.s habersizdi anlayamıyorum, kavrayamıyorum...
Mehmed Alagaş
23.07.2018 15:00
Selamunaleyküm
Anlaşılması zor bir bir suskunluk olsa da biz bunu hayra yoruyor, okunanları hazmetme süreci olarak görmek istiyoruz. Yapılan açıklamalara hiçbir ilmi itiraz gelmediği için Sebe 12 ayetiyle ilgili olarak Süleyman (a.s.)’ın sabah gidişi en az 12 en çok 18 bin km. olan mesafeyi kısa sürede aldığını kabul ediyor ve bu seyahatlerini kendisine verilen ilimle yaptırdığı 70-100 metre çapındaki çanaklarla yaptığını anlıyoruz. Seyahatlerde kullandığı bu çanakların hangi teknolojiye ve özelliklere sahip olduğu bizlere bildirilmediği için bu konuda susuyor ancak Süleyman (a.s.)’a konuyla ilgili herşeyin ilmi ve sebebi verildiği için rüzgarla çok büyük hızlar katedebilen bu çanakların mükemmel özelliklerde olduğunu anlayabiliyoruz.
Burada dikkat çekmek istediğimiz husus bizlerin çanakların mahiyetine ilişkin bilmediğimiz hususları İsrailoğulları biliyor muydu? Bizlerin bu önemli sorusuna aşağıdaki ayetler cevap vermektedir.,

“Süleyman için de (yaya veya binekli) sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgarı (müsahhar, emrine hazır-seyahatine uygun) kıldık. Erimiş bakırı ona sel gibi akıttık. Onun eli altında Rabbinin izniyle (özel) iş görmekte olan bir kısım cinler de vardı. Onlardan kim Bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından taddırırdık. (Süleyman'ın özel-kapalı işlerini yapan bu cinler) ona dilediği şekilde (korunmuş ve şerefli) meskenler, (bir şeye benzer) timsaller, (büyük ve geniş) havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülemeyen (sabit-taşınmaz) kazanlar yaparlardı. Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın. Kullarımdan şükretmekte olanlar azdır. (34-Sebe 12.13)”

“Şeytanlar arasından onun için dalgıçlık eden (derin sulara dalan) ve bundan başka (özel-gizli) işler görenler de vardı. Biz onları (sıkı) gözetim altında tutuyorduk. (21-Enbiya 82)”

“Şeytanlardan her bina ustasını ve dalgıçlık yapanları da (onun emrine-hizmetine verdik). Ve sağlam bağlarla birbirine bağlanmış diğerlerini. (38-Sad 37.38)”

Bu ayetleri karşılıklı tefekkür ettiğimiz zaman cinler ve şeytanlar bir bütün olarak Süleyman (a.s.)’ın emrine verilmesine rağmen bunların aralarından bir kısım cinler ve şeytanlar Süleyman (a.s.)’ın özel ve gizli işlerini yapıyorlardı. Sağlam bağlarla birbirine bağlanmış olan bu cinler ve şeytanlar “Onlardan kim Bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından taddırırdık” hükmü gereğince yaptıkları bu gizli ve özel işleri asla ve asla açığa vuramazlardı.

Peki Süleyman (a.s.) dilediği şekilde (korunmuş ve şerefli) meskenleri, (bir şeye benzer) timsalleri, (büyük ve geniş) havuz büyüklüğünde çanakları ve yerinden sökülemeyen (sabit-taşınmaz) kazanları kimden ve neden gizliyordu? İstisnaları olmakla birlikte İsrailoğullarının genel zihniyetini tanıyanlar için bu soruların cevabı açıktır. Kur’an-ı Kerim’in tanımıyla peygamberlerini öldüren, onlara hainlik yapan, her durumda dünya menfaatini gözeten bu kavim, Davut ve Süleyman (a.s.) tarafından da gayet iyi bilinen ve kendilerine hiç güvenilmeyen bir kavimdi. Nitekim Süleyman (a.s.)’ın babası olan Davud (a.s.) karşılaştığı bu küfür zihniyetini kendi diliyle lanetlemiştir (Maide 78).

Süleyman (a.s.) sahip olduğu ilim ve sebeblerin babasının diliyle lanetlenen küfri bir zihniyetin eline geçmemesi için elbetteki gizleyecek, onların kötü niyetlerine alet edilmesini istemeyecekti. Dolayısıyle İsrailoğulları Süleyman (a.s.)’ın seyahatlerde kullandığı çanakların mahiyetini bilmek bir yana çanakların varlığını dahi Kur’an’dan haber almıştır. Onlar sadece Süleyman (a.s.)’ın kısa sürede uzak mesafelere gidebildiğini, (Belkıs kaynaklı olabilecek bir haberle) derin sularda bir yerleşim yeri olduğunu duyuma bağlı olarak biliyorlar fakat mahiyetini bilmiyorlardı. Nitekim mahiyetini bilmedikleri derin sulardaki korunmuş meskene kayıp kıta Atlantis dedikleri gibi Kur’an’ın Süleyman (a.s.) hakkında açıklayıcı bilgiler vermesi üzerine Resulullah (s.a.v.)’e gelerek “Seyahat eden adam hakkında ne diyorsun?” sorusunu sormuşlardır. Tabi ki Kur’an-ı Kerim onların bu sorusuna hem sordukları hem de sormadıkları geniş bir boyuttan cevap vermektedir.

Herneyse, konumuza adım adım devam edelim. Sebe 12 ayetine göre sabah gidişi en az 12 en çok 18 bin km. olan mesafeyi kısa sürede alan Süleyman (a.s.) nerelere gitmiştir ve hüdhüdün haber verdiği Sebe kavmi nerede yaşamaktadır?
D. Demirel
22.07.2018 01:52
Selamunaleyküm
Hava akışkan bir madde olduğu için sıvılardan (hidro elektrik) farklı olarak daha çabuk hareket eder ve bulunduğu ortamın her yerini kaplar. Havanın hızlı yer değiştirmesi ile içindeki parçacıkların hareketi de hızlı olur. Havanın bu özelliği kinetik enerjiye dönüştürme işlemine rüzgâr enerjisi adı verilir. Böylece Süleyman (as) yakıt ihtiyacı karşılanmış oluyordu diye düşünüyorum. Metafizik derken ne demek istediniz anlamadım ancak emrine verilen rüzgara “beni şuraya, şu vakitte götür “diyebilirdi gibi hissediyorum.
Kısa süre içinde alacağı mesafeden etkilenmemesi için de cinlerin yaptığı çanak biçimindeki aracı kullanmıştır. Doğru mu anlıyorum ? Sabır ve merakla takipteyim
Bekir Ziya
21.07.2018 16:26
Esselamü Aleyküm
Ben aslında Talha kardeşi incitmeden bir espri yapmak istemiştim ama her halde yanlış anlaşıldım. Daha ilk yorumumda Süleyman (as)'ın yaptıgı bu sıra dışı yolculukları nasıl ve neyle yaptıgını merak etmiş ve (bu arada rüzgar gücünü anlamadıgım es geçmiş) maden-enerji veya yakıt olarak kullandıgı sebeplerin neler olabilecegini merak etmiştim. Ayet ayet ilerledigimiz ve ben de sıraları daha fazla karıştırmak istemedigim için, sessizce izlemeyi tercihe devam edecegim inşaAllah.
Mehmed Alagaş
21.07.2018 14:27
Ve aleykümselam
Arkadaşlar bu birlikte değerlendirmeden amacımız, ayetleri belli bir sıra ile somutlaştıra somutlaştıra ilerleyebilmemizdir. Şunu hatırlatmak isterim ki yazılanları ve konuşulanları izleyip akli bir esneme ile “Olabilir” demek, ayeti somutlaştırmak anlamına gelmez. Sebe 12 ayeti üzerinde araştırma yapan bizler diyoruz ki Süleyman (a.s.) sabah gidişi en az 12.000 km. olan bir mesafeyi katedebilmektedir. En az 12.000 km. dememizin nedeni bizler “İstisnai durumlar belirtilmeyen ayetlerde vasat olanı ölçü olarak alırız” dedikten sonra saatte 40 km. hızla koşabilecek vasat bir atı esas alarak bu sonuca varmıştık. Hızlı koşan cins atlar ise saatte ortalama 60 km. hızla koşabilmekte ve bir ayda gidebilecekleri mesafe ekvatorun yarıçapını geçebilecek şekilde 18000 km. olmaktadır. Ki bizim bu uzunluğu da dikkate almamız gereklidir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de Süleyman (a.s.)’ın sahip olduğu atların gerçekten cins atlar olduğu belirtilmektedir. Kur’an’da bize verilen bu bilginin boşuna olmadığını düşünerek Süleyman (a.s.)’ın sabah gidip akşam dönebileceği mesafenin en az 12.000 ile en çok 18.000 km. arasında olduğunu görüyor ve kardeşlerimizin hafsalasını zorlamamak için konuya 12000 km.yi esas alarak devam ediyorduk.

Bu anlattıklarımıza “Olabilir’ derken başka bir olasılığın bulunabileceğini ve bizim ayete yaklaşımımızın yanlış olduğunu düşünen kardeşlerimiz varsa bunu açıkça yazsınlar ki ayeti birlikte tartışalım. Biz kalbi ve akli bir mutmainlikle diyoruz ki ayetin zahir ve açık anlamını dikkate aldığımız zaman Süleyman (a.s.)’ın sabah gidip akşam dönebileceği mesafe en az 12.000 ile en çok 18.000 km. arasındadır. Bu açık gerçeği anlayamayanlar, bu ayetin anlamını somutlaştıramayanlardır. Ki bu ayetin açık anlamını bile zihinlerinde somutlaştırıp, bu İlahi gerçeğin heyecanını hissedemiyorlarsa, konuyla ilgili diğer ayetlere geçmelerinin hiçbir anlamı yoktur.

Sen Bekir Ziya kardeşim bunca yazılıp konuşulanlarıı anladın da bakırın dövülmesine mi takıldın? Kaldı ki Talha kardeşin bakırın dövülmesinden değil işlenmesinden bahsetmişti. Sen de bakırın işlenmesi denilince aklını bakırcılar çarşısına kaydırdın ve bakırın dövülerek çanak haline getirildiğini düşündün her halde!. Mehmed abin “Biz herşeyi bilenleriz” ayetine açıklık getirirken, kendisine ilim ve sebeb verilen Süleyman (a.s.)’ın çok yüksek hızlarda giderken normal insan vücudunun dayanamayacağı basınç değişkenliklerinden etkilenmemek için yapılması gereken her şeyi bildiğini belirtmişti.

Konuyla ilgili gereken herşeyi bilen ve günümüzdeki mikro teknolojinin yapamayacağı ince işçiliği cinlere yaptırabilecek olan Süleyman (a.s.)’ın, 12.000 km. hızla gidebilmesi için bakırı çekişle dövdürerek kabaca bir çanak yaptırdığını mı düşünüyorsun?

İnşirah kardeşim bir olguya fiziki değil metafizik boyuttan hükmetme meselesini açmamızı istiyorsun. Güzel ve yerinde bir soru ama biz şu an fiziki boyuttan bakırı dövüp-dövmemekle meşgulüz. Konuyu o aşamaya taşımamız lüks olacak. Fakat sana şimdilik bunun da kelimelere bağlı sebebler düzleminde gerçekleştiğini söyleyebilirim.

R. Engin kardeşimiz anlayamadığınızı söylediğiniz o iki kitabı, yüzünden tekrar okuyup geçmenize gerek yok yine anlayamazsınız. Çünkü bazı şeylerin anlatılabilmesi, anlatanın cehdine bağlı olduğu gibi okuyanın da ciddi bir anlama cehdine bağlıdır.

Sebe 12 ayetinin açık anlamını zihinlerinde somutlaştıran bazı kardeşlerimiz, Süleyman (a.s.) bu çok yüksek hızlarda gidebilmek için ne yapmıştır-ne yaptırmıştır sorusunun cevabına korunmuş meskenleri, timsalleri ve yerinden sökülemeyen kazanları da dahil etmiştir. Bunlar düşünülmeden söylenen sözlerdir. Bütün bunların yüksek hızda seyehat edebilmekle ne ilgisi vardır ki?

Dışardan farkedilmesine engel olan timsallerle korunmuş ve hala korunmakta olan mesken, yahudi zihniyetinin kayıp kıta dediği Atlantistir. Kayıp kıta derken yahudilere inanıp daha önce açıkta olduğunu sakın düşünmeyin. Süleyman (a.s.)’ın cinlere ve şeytanlara yaptırdığı bu su altı meskeni zaten Sebe melikesi Belkıs hariç insanların gözleminden ve şahitliğinden uzaktı. Yerinden sökülememesine rağmen dünya üzerinde bulunamayan dev kazanlar da, bu meskenin içersinde olup bir başka maksada binaen kullanılmaktadır.

Fakat söylediğimiz gibi bunlar Süleyman (a.s.)’ın çok büyük bir hızla havada gitmesiyle alakalı şeyler değildir. Rabbimizin bu konuda bizlere işaret ettiği aygıt, normal değil büyük havuz (yani en az 70-100 metre) genişliğindeki çanaklardır.

“(Süleyman'ın özel-kapalı işlerini yapan bu cinler) ona dilediği şekilde (korunmuş ve şerefli) meskenler, (bir şeye benzer) timsaller, (büyük ve geniş) havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülemeyen (sabit-taşınmaz) kazanlar yaparlardı. Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın. Kullarımdan şükretmekte olanlar azdır. (34-Sebe 13)

Dikkat ederseniz Rabbimiz “Yerinden sökülemeyen çanaklar ve kazanlar” dememiş, sabitlik vasfını sadece kazanlara verirken normal şartlarda yerinden kaldırılmasının zor olan bu büyüklükteki çanaklara sabitlik değil hareketlilik vasfını vermiştir. Tabi ki bizleri şaşırtan bir durum değildir bu. Çünkü bizler de bu sorunun cevabını küçücük aklımızla düşünürken ve “Rüzgarla rahat akıp-gitmesi için aero dinamik olarak disk şeklinde yatık ve basık olması gerekir” derken, şanı yüce Rabbimiz de aynı gerçeğe işaret etmektedir.

Rabbinizin bu açıklamasına şaşırmıyorsunuz, şaşırmıyorsunuz ama geleneksel tefsiri tekrar eden ve bu konuda hiçbir araştırma yapmayan çok geniş bir kitle karşınıza çıkıp “Bu çanaklar yemek yemek içindi” dediklerinde ne diyeceğinizi şaşırıyorsunuz. Aklınıza “Acaba tabağın ortasından kim yiyordu?” gibi sorular gelse de susuyorsunuz?

Bunlara neyi, nasıl anlatacağınızı bilemiyorsunuz?
Talha
21.07.2018 04:27
SELAMUN ALEYKUM
Bekir Ziya abim/kardeşim tabiki bir örs demir ve bakırı dövmek için yeterli olabilir... Lakin havuz büyüklüğünde devasa çanaklar yapabilmek için bunları eritip, yaklaşık olarak aynı oranlarda, taşınması güç olan/sabit kazanların yapılabilmesinden bahsettim... Tabi bu benim somuta yol alırken kapasitem oranında basit düşüncemin ürünü...
En doğrusunu Allah bilir...
İnşirah Melal
21.07.2018 02:42
Selamaleyküm
Hocam "bir olguya fiziki değil metafizik boyuttan hükmetme, madde ile metafizik boyuttan da iletişime geçebilme" gibi ifadelerinizi sırası geldiğinde daha da açacağınızı umarak sorunuza geçiyorum;

"...Onun eli altında Rabbinin izniyle (özel) iş görmekte olan bir kısım cinler de vardı..." "... ona dilediği şekilde (korunmuş ve şerefli) meskenler, (bir şeye benzer) timsaller, (büyük ve geniş) havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülemeyen (sabit-taşınmaz) kazanlar yaparlardı..." (bknz; Sebe 12,13)

Diğer arkadaşların da verdiği bu cevap aslında beni yeterince tatmin etmedi. "Süleyman (a.s) ne ve neler yaptırmıştır" diye sorulsaydı bu cevap yeterdi. Lakin hocam, yaptırdığı bu şeylerin tamamının "yüksek hızlarda seyahat etmek için" olduğunu söyleyebilmem, biraz daha tefekkür edip daha fazla gerekçe görmeme bağlı..
Fatma Ceren
20.07.2018 23:59
Selamun Aleyküm
Havuz büyüklüğündeki sabit kazanlar, büyük çanaklar, meharibler(korunmuş meskenler) ve timsalleri kullanırdı.
Bekir Ziya
20.07.2018 22:39
Esselamü Aleyküm
Yerinden sökülemeyen kazan ve havuz büyüklügünde çanak tamam da, içinde bakır ve demirin işlenmesi(!) olmamış galiba Talha kardeşim. Demir ve bakır dövmek için sabit kazana ihtiyacımız olmaz; bir örs yeterlidir.
Çağkan
20.07.2018 21:08
selamun aleykum
Konunun başından beri elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum ve bu tahlilleri çok önemsiyorum.Allah emeği geçenlerden razı olsun,kolaylaştırsın..Birkaç gün içinde denk geldiğim iki programdan bahsederek başlamak istiyorum.Bir belgeselde Eski Mısır'da bulunan göz cerrahisinde kullanılan birtakım aletleri heyretle ve şaşkınlıkla sunuyorlardı.En hassas operasyonlardan olan bu işlemlere dair bugün kullanılan aletlerle benzerlikleri ile o günkü bilimsel şartları da tartışıyorlardı.Bu örneği Mehmed Hocamın bilimsellikle ilgili çok önemli tespitlerini tekrar hatırlayalım diye denk gelimşken aktardım.Konuda gelinen noktayla ilgili de jet pilotlarının geçirildiği testleri anlatan bir programda hızlanarak dönen bir kabinde pilotların yüzünün şekilden şekile girdiğini ve binlerce kez deneme yapılan özel kıyafetleri gördüm.Hz. Süleyman(as)'ın fiziksel olarak bir mucizevi yönünü göremediğimiz için de bir vasıta içinde ancak bu hızda bir yolculuk olabileceğini düşünüyoruz.Bu noktada benim de aklıma Talha kardeşim gibi bahsedilen çanak ve kazanlar geliyor.
R. Engin
20.07.2018 18:53
Selam
Sizi takip etmek beyin enerjisinden harcamaktır. Yada düşük kalitedeki beyni normale yakın bir seviyeye çıkarmaktır. Her iki durumda da az da olsa beyin gereklidir... Merak, öğrenme isteği, varılacak nokta gb bazı sebepler sizi okumaya mecbur bırakıyor diyebiliim. Aynı sebepler yorum yapmaya yada en azından bazı sorulara mecbur bırakıyor. Bu nedenle dahil olmamı kınamayın ve yorum yapma şartlarına riayet ederek yaptığım yorumları yayınlayın lütfen.

Sözüne ettiğiniz kitaplarınızı yeteri kadar anlayamayanlardan biriyim. Nasip olursa tekrar okurum ama sadece yüzünden. Kafamdaki sorulardan biri;
Ulaştığınız verilerinizde Süleyman as.ın sadece mekan değişikliğinde kullandığı değil aynı zamanda zaman değişiminde kullanabildiği ...çanağı vardı. Bu durumda rüzgâra neden ihtiyaç duysun? Günde iki aylık mesafe alabileceği rüzgâra ihtiyacı olmayan insanın sahip olduğu bu daha düşük nimeti neden anlatılır Allah'u Teala, bunun bizi ilgilendiren kısmı nedir? Boşuna anlatılmadığına iman eden biri olarak odaklanmam gereken temel mezaj nedir sizce? (Tek boyuttun)
Talha
20.07.2018 17:12
SELAMUN ALEYKUM
Atların ortalama hızları konusunda sanırım biraz abartmış sonucu 20000 km hıza ulaşabilir Allahu alem demiştim... İşte insanların hesaplamalarında ki farklılıklara bir örnek...

Bu konuyu bu şekilde aşama aşama götürerek, taşları teker yerine oturtup somuta ulaşabilmemiz düşüncesi sabırsızlığımızın sebebi olsa gerek...
Subhanallah... Bu heyecanımız diğer vazifelerimizede nasibolur inşaallah...

Sorulan son sorunun cevabının;
Sabit halde bulunan kazanlarda demir ve bakırın işlenerek oluşturulduğu özel havuz büyüklüğünde ki çanaklar olduğunu düşünüyorum.
Mehmed Alagaş
20.07.2018 14:23
Ve aleykümselam
Yaşlandığım için biraz hızlı gitmeye çalıştığım bu meselenin birçok kardeşim için ağırlaştığının farkındayım. Lütfen şimdilik anladığınız kadarıyla yetinerek ve anlayış kapınızı devamlı açık tutarak sabır gösterin. Bilin ki ortak olduğunuz bu çalışma, yarın ki kardeşlerinizin Kurani ufuklarını açacağı için sizleri rahmetle yadedecekleri bir çalışma olacaktır.

Fatma kardeşim meseleye Sebe 12 ayetinden başladığımızı hatırlatmak isteriz. “Zamanlar ötesi hareket kabiliyeti olan birisi için zaman niye önemli olsun ki?” diyorsun. Bu ayette öyle bir şey var mı ve bizler bu araştırmamızda meselenin o boyutuna geldik mi? Konuyla ilgili olarak kitablardaki yazdıklarımızı dikkate alarak bu meseleyi aceleyle bir üst aşamaya sıçratmayalım. Bu birlikte değerlendirmenin amacı, konuyla ilgili ayetleri somutlaştıra somutlaştıra bir üst aşamaya geçmektir.

Şimdi Sebe 12 ayetinden başlayarak Süleyman (a.s.)’ın rüzgarla seyahatini somutlaştırmaya çalışıyoruz. Günümüzde üst akıl denilen siyonist zihniyet Süleyman (a.s.)’ın yaptıklarını Harut ve Marut’tan öğrenilen sihire-büyüye nisbet ederken, müslümanım diyenler de düşünülmemesi ve araştırılmaması gereken mucizevi veya efsanevi bir olay olarak okuyup-geçmektedirler. Oysa Süleyman (a.s.)’ın yaşadığı bütün olaylar, Kur’an-ı Kerim’in detaylarını verdiği gibi ilme ve sebeblere dayalı olaylardır.

Tayy-ı mekan yani mekanı aşarak bir anda değişik mekanlarda olmak, görünebilmek özelliği özellikle sufi dünyasında şeyhlere nisbet edilirken, şanı yüce Rabbimiz böyle bir vasfı (hiçbir insana nasib olmayacak mülkü verdiği) Süleyman (a.s.)’a dahi vermediği için onun bir mekandan başka bir mekana gitmesini kerametlere değil ilme ve sebeblere bağlamıştır. Siyonizmin yönlendirdiği bilimselliğin tesirinde kalan insanlar ilim ve sebeb dendiği zaman maddeyi sebebler düzleminde fiziki boyuttan yönlendirmeyi veya şekillendirmeyi anlamaktadırlar.

Oysa rüzgarın Süleyman (a.s.)’ın emrine verilmesi, yaratılmış bir olguya fiziki değil metafizik boyuttan hükmetme anlamına gelmektedir. Zaten siyonist zihniyet bunu anlamadığı için Süleyman (a.s.)’la ilgili bir çok olayı sihire-büyüye bağlamakta ve onu bir peygamber olarak kabul etmemektedir. Süleyman (a.s.)’ı onların iftiralarından tenzih ederek konumuza devam ediyor ve madde ile metafizik boyuttan da iletişime geçebilen Süleyman (a.s.)’ın günümüz bilimselliğinin çok çok ötesinde olduğunu bir kez daha hatırlatıyoruz

Mehmed abiniz “Rüzgarın nesi Süleyman (a.s.)’ın emrindeydi?” sorusuna “Rüzgarın yönü, esmeye başlaması, hızlanması, atmosferde hangi yükseklikte eseceği, Süleyman (a.s.)’ın istediği her yönde hangi hızla, hangi manevrayı yapacağı, nerede yavaşlayacağı, nerede duracağı…. yani Süleyman (a.s.)’ın istediği ve emrettiği her şeyi..” cevabını vermişti. Nitekim “Böylece Biz rüzgarı onun hizmetine-buyruğuna verdik. Emriyle dilediği yere (sarsılıp-zorlanmadan) yumuşakça akıp-giderdi. (38-Sad 36)” buyruğu da, bu cevabı teyid ve tasdik etmektedir.

Rüzgarın yönünü olduğu gibi hızını da kendi belirleyecek olan Süleyman (a.s.) ayette işaret edilen sabah gidişi ortalama 12000 km. olan mesafeyi ne kadar zamanda almıştır sorusuna ise “Bu Süleyman (a.s.)’ın isteğine bağlıydı” cevabını vermiştik. Tabi ki buradaki istek, ilme ve sebeblere bağlı bir istektir. Yaratılmış bu dünyada sebebler düzleminde ilmen ne mümkün ise Süleyman (a.s.)’ın isteği de bu çerçevedeydi. Dolayısıyle Süleyman (a.s.) ortalama 12000 km. olan bu mesafeyi isterse bir saatte, isterse üç saatte alabilirdi.

Sabah gidilip-akşam dönülecek olan bu mesafeyi bir veya iki saatte almak demek elbetteki saatte 6 veya 12 bin km. hıza ulaşmak demektir. İyi ama Süleyman (a.s.) normal insan bedeninin çok çok zorlanacağı bu yolculuğu nasıl yapıyor, bizlerle aynı olan vücudu bu yolculukta hiç zorlanmıyor muydu? Bu sorumuzun cevabını ayet vermektedir.,

“Süleyman'a da şiddetle esen rüzgarı müsahhar (emre hazır-hizmetine uygun) kıldık. Onun (Süleyman'ın) emriyle (kendisini) içinde bereketler kıldığımız yere (yumuşacık) akıp-götürürdü. Biz her şeyi bilenleriz. (21-Enbiya 81)”

Ayette gördüğümüz üzere Süleyman (a.s.) bu yolculuğu hiç zorlanmadan akıp-giderek yapabiliyordu.

İyi ama Allah (c.c.) Süleyman (a.s.)’a bu konuda mucizeler vermediğine göre Süleyman (a.s.) böylesi yüksek hızlarda ne yapılması, değişken hava basınçlarına karşı sebebler düzleminde nasıl bir önlem alınması gerektiğini biliyor muydu? Bu önemli sorumuza ayetin sonunda cevap verilmektedir.,

“Biz her şeyi bilenleriz.”

Okuyup-geçtiğiniz ve anladığınızı zannettiğiniz bu ifadeyi hiç düşündünüz mü? Burada “Biz” kimdir ve bilinen herşey nedir? İfadedeki bilinen her şeye mutlak bilgiyi ve mutlak ilmi dahil edemezsiniz. Çünkü Allah’ın mutlak bilgisi ve ilmi sadece kendi Zatına ait olduğu için bu mutlak ilmin kastedildiği ayetlere yaratılmışlar da katılarak kesinlikle “Biz” ifadesi kullanılmaz. Nitekim gayb ilmi gibi mutlak ilimlere “Biz” ifadesiyle melekler veya peygamberler bile dahil edilmez.

O halde “Biz her şeyi bilenleriz” ifadesindeki herşey mutlak ilimle değil bu konuyla yani Süleyman (a.s.)’ın rüzgarla yaptığı seyahatlerle ilgili gerekli herşeyi biliriz anlamında olup, cümledeki “Biz” ifadesine Süleyman (a.s.) da dahildir. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi şanı yüce Rabbimiz Süleyman (a.s.)’a bu seyahatlerle ilgili olarak mucizeler veya kerametler değil ilim ve sebebler vermiştir.

Peki bu ilme ve sebeblere sahip olan Süleyman (a.s.), yüksek hızlarda seyahat etmek için ne ve neler yaptırmıştır?
İnşirah Melal
20.07.2018 03:16
Ve aleykumselam
Belki de şifa temennimden sonra yorumlar iyi gelmiştir Fatma abla. ;)
Birbirimizin sağlığına her daim duacıyız inşaallah..

Hocamın sorusuna gelince;
Elimden geldiğince titiz bir şekilde Kur'an'da geçen rüzgar ifadelerini ve benzeşenlerini araştırmaya koyuldum. Gördüm ki; genelde hepimize, 30/46'daki gibi müjdeleyici olarak "rüzgarlar"ı "BEN" gönderdim diyen Rabbimiz, özelde ise "bir rüzgarı" 21/81, 34/12 ve 38/36'da açıkça Süleyman (as.)ın emrine "BİZ VERDİK" diyerek Süleyman (as)'a rüzgarlardan bir rüzgarı yönetme yetkisi verdiğini söylüyor.

BEN ve BİZ ayrımına dikkat çekmemin sebebi ise;
Olmaz ama olursa da şaşırmam... Birileri "Ne yani, Süleyman (a.s.) 'Allah'a rağmen' kafasına göre rüzgar mı estiriyor" derse cevap olarak bu ayrımın bile yeteceğini düşünmemdir.

Yani Hocam,
Benim geldiğim bu noktada “Süleyman (a.s.)’ın isteğine bağlıydı” cevabını paylaşmak bir tercih olmaktan çıkmış zorunluluk haline gelmiştir. "Elbetteki Allah'ın izin verdiği ölçüde."

Takipteyim inşaallah..
Fatma Ceren
20.07.2018 00:49
Selam
Gelinen bu noktada, ki ben hala gelemedim, elbette bu cevabı paylaşırdım ama Süleyman(a.s.)'ın isteği neye bağlıydı? orayı kestiremiyorum. Zira zamanlar ötesi hareket kabiliyeti olan biri için zaman niye önemli olsun ki?

Bana geçmiş olsun, şifa temennisi son yorumlardan sonra iyi geldi sağolasın İnşirah kardeş.. Bakalım sen ne diyeceksin bu soruya, Allah kolaylık versin.
Mehmed Alagaş
19.07.2018 15:14
Ve aleykümselam
Arkadaşlar her türlü eksiklikten münezzeh bir İlahi kelamla karşı karşıya olduğumuzu unutmamalıyız. Bu öyle bir kelamdır ki her kelimesi, her ayrıntısı önemle dikkate almaya değerdir. Bu açıdan ayetin zahirine sadık kalarak ve bu zahir anlama sım sıkı tutunarak düşüncelerimizin farklı istikametlere saçaklanmasına izin vermememiz, ayetin zahir anlamı istikametinde derinleşmemiz gerekir.

Bu ayette Rabbimiz “Sizin için sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay..” ifadesini kullansaydı, Kur’an-ı Kerim’in evrenselliğinden hareketle bu mesafeyi insanın yaya yolculuğundan başlayarak kıyamete kadar ulaşabileceği en yüksek hızı esas alarak hesaplayabilirdik. Ancak Rabbimiz bu ayette “Sizin için” değil “Süleyman için” ifadesini kullanarak gidilen veya gidilebilecek bu mesafeyi Süleyman (a.s.) dönemine nisbet etmekte ve bu dönemde yaşayan insanların mevcut imkanlarla gidebilecekleri mesafeye işaret etmektedir.

M.Ö. beşinci asırda yaşayan insanların en yavaş ilerleyişleri yaya olarak yürümek iken en hızlı ilerleyişleri de o dönemin en hızlı bineği olan atlarla ilerlemeleridir. Ayette bilerek ve istenerek atlı-yaya ayrımı yapılmadığı için, bir ayda gidilebilecek veya dönülebilecek bu mesafe her iki olasılığa da açık bir mesafedir.

Kur’an-ı Kerim’de istisnası yapılmayan beyanlarda vasatı yani ortalamayı dikkate almamız gerektiğinden vasat bir insanın yıllık gün ortalamasında on saat yolculuk yapabileceğini esas alabiliriz. Yine ortalama yaşta vasat bir insanın saatte 4 km. yürüyebileceğini düşünürsek, bir ayda yaya olarak alınabilecek ortalama mesafenin 1200 km. olduğunu görürüz. Ayet "İnsanlar içinde haccı duyur. Gerek yaya, gerekse derin (vadileri)-uzak yolları aşarak yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler. (22-Hacc 27)” buyruğunda olduğu gibi yaya veya binekli sınırlandırması yapmadığı için bu mesafenin atlı olarak hesaplanmasında da saatte 40 km. hız yapabilen ortalama atları esas alarak bu mesafenin günde 400, ayda 12000 km. olduğunu görürüz.

İşte bunlar ayetin zahirinden hareket edip, istisnai durumları ve hızları dikkate almadan ulaştığımız vasat yani ortalama sonuçlardır. Bu açık sonuçlara göre Süleyman (a.s.) sabah giderken ve akşam dönerken ortalama 1200 ve 12000 km. arası olan mesafeleri katedebiliyordu. Burada aklınıza gelebilecek olan soru “Bu mesafeleri ne kadar zamanda katediyordu?” sorusudur. Bir maksat üzerine gittiğine ve bu maksadı yerine getirdikten sonra aynı gün döndüğüne göre gidiş veya gelişin bir veya birkaç saatten fazla olamayacağını anlayabilirsiniz. Ki bizim düşüncemize göre bu yolculuk süresi Süleyman (a.s.)’ın isteğine bağlıydı.

Çünkü,
(Fatma kardeş dikkatlice tefekkür et) şanı yüce Rabbimiz ayette de belirtildiği gibi Süleyman (a.s.)’ın emrine ortalama hızları belli olan rüzgarları değil sadece bir rüzgarı vermişti ve bu rüzgar Süleyman (a.s.)’ın emrindeydi. Bizi hiç itiraz etmeden dinlediğinizi ve “Evet, rüzgar Süleyman (a.s.)’ın emrindeydi?” dediğinizi duyuyoruz. İyi ama itiraz etmediğiniz ve anladığınızı sandığınız bu ifadenin nelere şamil olduğunu hiç düşündünüz mü? Tefsir kitablarında olmadığı gibi sizin de gündeminizde olduğunu pek sanmıyoruz. Zaten ayetlerin zahirine bağlı kalarak biraz derinleşmemiz gerekir derken kastettiğimiz de budur.

Rüzgarın nesi Süleyman (a.s.)’ın emrindeydi hiç düşündünüz mü?
Biz söyleyelim “Herşeyi”. Rüzgarın yönü, esmeye başlaması, hızlanması, atmosferde hangi yükseklikte eseceği, Süleyman (a.s.)’ın istediği her yönde hangi hızla, hangi manevrayı yapacağı, nerede yavaşlayacağı, nerede duracağı…. yani Süleyman (a.s.)’ın istediği ve emrettiği her şeyi. Şimdi bunu anladığınız zaman Süleyman (a.s.)’ın sabah gidişi 12000 km. olan mesafeyi ne kadar zamanda almıştır sorusuna vereceğiniz cevap ne olur?

Mehmed abinizin “Süleyman (a.s.)’ın isteğine bağlıydı” cevabını paylaşır mısınız?
2 » 
Yorum yap yorum