Eski Masaüstü Görünüm

Tevhid Gerçeği ve Realite Yanılgısı


Euzübillahimineşşeytaniracim

Bismillahirrahmanirrahim

Bildiğiniz üzere "Birlikte Değerlendirelim" üst başlığı altında, merhum ALAGAŞ hocamızın öncülüğünde önemli meseleler ele almış ve siz değerli kardeşlerimizin de katkılarıyla konuları ilmek ilmek işleyerek anlamaya/anlatmaya çalışmıştık. Hocamızın, vefatından kısa bir süre önce bir kardeşimize yazdığı cevaptaki şu satırlar, sitemizin bundan sonraki yayın hayatında ve özellikle "Birlikte Değerlendirelim" başlığı altında neler yapmamız ve hangi meselelere odaklanmamız gerektiği konusunda muhkem bir yol haritası oldu bizler için;

"... Mesela yazmayı sevmeyen bir abin olarak şu anki bilinç düzeyimle dünyaya yeni gelmiş olsaydım, dünyanın ve Müslümanların içinde olduğu bu durumu gördükten sonra geceli gündüzlü yazmaya başlar ve paylaşmam gereken gerçekleri hiç kimseye sormadan paylaşırdım. Lakin geldiğim bu noktada yazmak ve haykırmak istediklerimi zaten yazmış ve paylaşmış durumdayım. Yeni üç-dört kitap oluşturacak notlarım ve yazılarım olmasına rağmen yeni bir kitab çıkarmayı hiç düşünmüyorum. Çünkü benim açımdan yeni şeylerin yazılması değil, yazılanların anlaşılması dönemindeyiz."

Hocamızın henüz yayınlanmamış notlarının ve yazılarının paylaşılması mümkün olur mu? Eğer mümkün olursa ne zaman? Bunların hiçbirini bilmiyor, Rabbimizin takdirinin ne şekilde tecelli edeceğini bilemiyoruz. Ancak hocamızın yazdıklarını, layıkıyla anlaşılabilmeleri ümidiyle tekrar tekrar gündeme getirmek ve siz değerli kardeşlerimiz ile birlikte yeniden değerlendirmek istiyoruz. Müşkil bir meselenin özünü, en yalın ifadelerle paylaşmakta oldukça mahir olan Mehmed ALAGAŞ'ın ardından, böylesi bir çalışmanın faydalı olacağını umuyor, bir paragrafa aslında nelerin sığdırılabildiğini görelim/gösterelim istiyoruz.

Bu çalışma için en doğru başlangıcın, hocamızın "... son sözleriniz ne olurdu?" sorusuna verdiği oldukça kapsamlı cevap ile mümkün olabileceğini düşünüyoruz. Zira bir çok dersi ve nasihati içinde barındıran, adeta vasiyet niteliğinde bir cevap olmuştu Mehmed ağabeyimizin "Son Sözlerimiz Ne Olurdu?" yazısı;

"Son sözlerini söyleyip Rabbisine kavuşmak isteyen bir müslüman için ne güzel bir sorudur bu!. Gerçi şimdiye kadar yazdıklarımız ve konuştuklarımız da, yarın değil bugün ölecekmişiz duygusuyla ve telaşıyla idi. Mehmed abinizin yaşlandığı ve çok yorulduğu doğrudur. Resulullah (s.a.v.)'in "Beni Hud suresi kocattı-ihtiyarlattı" dediği rivayet edilir. Hud suresini Resulullah (s.a.v.) kadar anlamayan bizleri de ne yazık ki günümüzdeki müslümanlar ve müslümanım diyenler kocatmıştır. Tabi ki İlahi takdiri dikkate alarak onlara kızmıyor ve dua etmeye devam ediyoruz. Son sözlerimiz elbetteki bu ülkenin ve ümmetin samimi dindarlarına yönelik olacaktır. Ömrümüzün bu son günlerinde sizlere böyle bir dünya bıraktığımız için kendi neslimiz adına sizlerden öncelikle helallık diliyoruz. Kendi adımıza söyleyeceklerimiz ise bizler otuz -kırk yıldır gücümüz nisbetince haykırmamıza rağmen sesimizi gayri müslimler bir yana müslümanım diyenlere dahi yeterince ulaştıramadık."

Rabbimiz seni Rahmetiyle kuşatsın kıymetli Mehmed ağabeyimiz..

Sesinin yankıları olmasını ümit ettiğimiz bu çalışmamıza, üzerinde en çok durduğun TEVHİD gerçeğiyle başlıyor, tüm kardeşlerimizi son sözlerinde zikrettiğin aşağıdaki bölümü değerlendirmeye davet ediyoruz.

Duyanlar duymayanlara duyura..

"... Kur'an-ı Kerim'den anladığımız ve hep anlatmaya çalıştığımız en güzel gerçek, her zaman tevhid gerçeği olmuştur. Bir müslüman için yüzünü bir muvahhid olarak Allah'a döndürmekten ve tevhid üzere yaşamaktan daha güzel, daha anlamlı ve daha değerli başka hiçbir şey görmedik ve görmeyeceğiz.

Seksenli yıllarda Türkiye'deki müslümanlar arasında ciddi bir şekilde dikkate alınmaya başlayan bu tevhid gerçeği daha sonraki yıllarda ikinci plana bırakılmış ve kitablara döktüğümüz bütün feryatlara rağmen tevhidi yolun aksine laik ve demokratik yollara hızlı bir teveccüh olmuştur. Bu yanlış yönelişte hak ile realite karşı karşıya gelmiş ve haktaki değil realitedeki çıkış yolunu daha kolay ve daha akıllıca bulan realist müslümanlar (!) hızla demokrat ve liberal olmaya başlamışlardır. Bu yaşımıza kadar tekrar ettiğimiz "Hüküm hak, akibet hayır" sözü ne kadar doğru bir söz ise ne yazık ki "Hüküm batıl, akibet zulüm" sözü de o kadar doğru bir sözdür.

İyi ama ne yapabilirdik ki? İlahi takdirde bazı gerçeklerin nasihatle değil musibetle anlaşılması uygun görülmüşse, bizler kendi kulluğumuza sahip çıkmaktan başka ne yapabilirdik? Sizler de bütün kitablarımızda ısrarla belirttiğimiz gibi böyle bir çağda öncelikle kendi kulluğunuzu sahiplenmeli, bir muvahhid olarak kendi kulluğunuzu önemseyerek yaşamalısınız. Son nefesimize kadar rızkımıza kefil olan Rabbimiz, ahiretimize kefil değildir. Uhrevi akibetimiz bu kısa dünya hayatında yaptıklarımıza ve yapmadıklarımıza göre şekillenecektir. Toplumları kurtarmak için kendi kulluklarından taviz verenler, toplumları değil kendilerini bile kurtaramayacaklardır.

Teknoloji geliştiği için sahte şeyhlerin, mehdilerin ve mesihlerin birçok sanal keramet (!) ve mucizeleriyle (!) karşılaşabilirsiniz. Bu gibi olaylar karşısında böylesi kişilerin gösterdiklerine değil Allah karşısındaki duruşlarına, kulluk yaşayışlarına ve sizi neye davet ettiklerine bakınız. Alemlerin Yaratıcısı olan Allah'tan gayrısına yapılan bütün davetlerden uzak durmanız gerektiği gibi böylesi kimselerden de uzak durunuz. Sizleri sırat-ı mustakimden başka yollara çağıran, Allah karşısında yaptıkları ve yapmadıkları ile kendisini kurtaramayan bir insana, sakın ola ki bir Kurtarıcı gözüyle yaklaşmayınız."

9 Nisan 2022
insandergisi.com



Yorum Yap


Yorumlar yeniden eskiye doğru sıralanmıştır.
Sıralamayı çevirmek için tıklayınız.

Köksal Şahin
30-04-2023 17:15
#5681
’Realite’ Hakkında

"... Beklenen vakit gelmiş ve Allah'ın emrini gözetleyen Musa Aleyhisselam’a “Kullarımı geceleyin yürüyüşe geçir, onlara denizde kuru bir yol aç, (size) yetişilmekten korkmadan ve endişeye kapılmadan. (20-Taha 77)” diye vahyedilmişti. Tabi ki realiteyi dikkate alan ve somut olan realiteden etkilenen insan aklının, anlamakta güçlük çekeceği bir buyruktu bu!. Çünkü Musa Aleyhisselam’ın gitmesi gereken istikamette koca bir deniz bulunmakta ve denizle karşılaşıldığı zaman “Denizde kuru bir yol açmak” gibi, beşeri aklın kavrayamayacağı bir olaydan bahsedilmekteydi!. Oysa insan aklına göre bir denizin geçilmesi, geçilebilmesi için, ya büyük gemiler olmalı veya çok büyük köprüler kurulmalıydı!. Ancak biliyoruz ki Kur'an-ı Kerim'deki birçok İlahi hükümde olduğu gibi; bu İlahi hükümde de söz konusu detaylar veya “Denizde kuru bir yolun, nasıl açılabileceği!.” gibi söz konusu ayrıntılar hiç yoktu.

İşte böyle bir emirle karşılaşan Musa Aleyhisselam,
önemli ayrıntıları bildirilmeyen bu emre hiç kuşku duymadan teslimiyet göstermişti. Çünkü peygamberlik göreviyle Firavun’a geldikten ve Mısır’da yaşanan olayları gördükten sonra çok değişmiş, çok gelişmişti Musa Aleyhisselam!. Tur’daki ilk konuşmada, kendisine Firavun’a gitmesini emreden Allah'a “Rabbim, gerçekten ben onlardan bir kişi öldürdüm, beni öldürmelerinden korkuyorum.” diyerek beşeri aciziyetini ve mazeretini ileri süren bu güzel müslüman; Mısır’da yaşanan mucize ve musibetlerden sonra nasıl bir Rabbe kul olduğunu çok daha iyi anlamış ve her şeye Kadir bu Rab ile, her şeyin mümkün olduğuna yakinen inanmıştı. Nitekim bu yakin iman ile İlahi hükme hiçbir itirazda bulunmamış, “Ya Rabbi!. Ben koskoca denizde kuru bir yolu nasıl açacağım?” dememişti. Çünkü İlahi vahye iman etmek ve bu imanı yaşamak demek, vahyin bildirdiği istikamette koca bir deniz dahi olsa, bu denize doğru hiç kuşku duymadan yürümek, yürüyebilmek demekti.

Musa Aleyhisselam’da yaşanan mucize ve musibetlere bizzat şahit olmakla gerçekleşen bu değişim ve gelişim, aynı mucizelere iman eden biz müslümanlarda da gerçekleşmesi gereken bir değişim ve gelişimdir. Çünkü bu mucizeleri bizzat yaşamak ile, bizlere Allah’ın bildirdiği bu mucizelere yakinen iman etmek arasında önemli bir fark olmamalıdır. Zaten bu çalışmaların başında da ısrarla belirttiğimiz gibi bizlere bu kıssaları, bu olayları anlatan Rabbimiz, bu olayları bizzat kendimiz yaşamışız gibi iman etmemizi dilemektedir. Bunu yaptığımız zaman söz konusu bütün olayları özgeçmişimize dahil edecek ve içeriğinde Nuh, İbrahim, Yusuf ve Musa gibi örnek mü'minlerin bulunduğu bu geniş özgeçmişimizle, bizleri bekleyen günümüz
dünyasına doğru çok emin ve çok sağlam adımlarla yürüyebileceğiz.

Evet,
Rabbimizin İlahi emriyle karşılaşan Musa Aleyhisselam, nedenini ve nasılını sormadan bu emire teslimiyet göstermiştir. Kulluk düzleminde aklın imanını ve teslimiyetini gösteren bu yaklaşım, iman ettiklerini söylemelerine rağmen yaşanan realiteyi dikkate aldıkları kadar, bu realiteyi Yaratan Allah’ı dikkate almayan tek gözlü realistlere göre çılgınlık olan bir yaklaşımdır. Onların bu olay hakkında susmalarının ve bu olaya karşı çıkıp “İsrailoğullarının denize doğru yürümesi, bir çılgınlıktı” dememelerinin yegane nedeni, bu olayın sonucunu bildikleri içindir. Oysa sonucun ne olacağını bilmeden önce olayın içinde olup, Musa Aleyhisselam’ın gece yürüyüşüyle ilgili emriyle karşılaşsalardı; hiç kuşkunuz olmasın ki “Bizler, dibini görmediğimiz kuyuya inmeyiz” gibi akli bir mazeretle bu kervana katılmazlar ve denize doğru bir adım bile atmazlardı. Hatta bununla da yetinmezler ve yürüyüşe geçecek olan mü’minlere “Firavun ordularıyla peşinize düştüğü zaman ya önünüze çıkan denizde boğulacak, ya da hepiniz öldürüleceksiniz. Bu koskoca realiteyi görmüyormusunuz?” diyerek, onları da engellemeye çalışırlardı!.

Zanni olmayan bu sözlerimiz,
realist kimliklerde açıkça görülen, çok reel bir sapkınlıktır. Çünkü günümüz dünyasında mü'min ve müslüman olduklarını söylemelerine rağmen, İlahi hükümler karşısında imanı değil aklı önceleyen realistler bulunmakta ve bunların sayısı her geçen gün daha da artmaktadır. Din adına eline kalem alan ve yine din adına televizyonlarda konuşan bu kimseler, cahili realiteden etkilenerek kirlenen akıllarıyla anlayamadıkları ve anlayamayacakları bir hükümle karşılaştıkları zaman; “Dinimiz, akıl dinidir” prensibinden hareketle, akledemedikleri bu evrensel hükümleri ya geçmişe nisbet etmekte, ya da bu hükümlere cahili realiteye uygun batıl yorumlar getirmektedirler!.

Yazdıklarını okumaya ve televizyonlardaki konuşmalarını birkaç dakika bile dinlemeye tahammül edemediğimiz bu kimseleri muhatap almamamızın ve akli safsatalarını apaçık ayetlerle yerle yeksan etme çalışmasına girmememizin yegane nedeni; hakkı esas alan gündem anlayışımıza sadık kalarak, kendi içinde devamlı bir üretkenlik halinde olan bu batıl görüşlerle uğraşmaya vaktimiz olmadığı içindir. Fakat yine de bu kimseleri uyarmak istiyor ve karşılaştıkları her olayda realiteyi dikkate aldıkları kadar, bu realiteyi Yaratan Allah'ı ve Allah'ın yardımını da dikkate almalarını istiyoruz. Çünkü Musa Aleyhisselam’ı gemisiz ve köprüsüz bir şekilde denizden geçiren o İlahi yardım, İlahi vahye iman eden ve akli kuşkulara rağmen bu vahyin gereğini yaşayan günümüz müslümanları için de geçerlidir. Yeter ki hükme iman edip, bu hükmün Sahibine güvenerek yola çıksınlar ve önlerinde koskoca bir deniz dahi olsa, hiç kuşku duymadan bu denize doğru yürüyebilsinler."

Mehmed ALAGAŞ Beklenen Müslümanlara - Yaratılış ve İnsanlık Tarihi


Köksal Şahin
26-04-2022 09:16
#5400
Bilimsellik Putu!

Selamünaleyküm,

Tevhid, "Allah'tan başka ilah yoktur!" (La İlahe İllallah!) sözleriyle ilan ettiğimiz, tüm zamanların en büyük hakikatidir.

İlah, "kendisine kulluk edilen varlık" demektir. Bu varlıklar, soyut veya somut her türlü; kişi, kurum, otorite, sistem, hayvan, nesne veya akıl, duygular, içgüdüler ve bedensel ihtiyaçlardan müteşekkil "kişinin kendi nefsi/benliği" olabilmektedir.

Kulluk -bilerek ya da bilmeyerek- ilah edinilen varlığı hayatının merkezine koyarak; onun varlığını, vasıflarını ve gerçek veya atfedilen fiillerini 'mutlak' manada yüceltmek, kendi inanç, düşünce ve fiilleri için bağlayıcı kabul etmek ve ilah edinilen varlığı kutsamak veya ona ibadet etmek gibi yönleri bulunan bir eylemdir. Kişi kime ve neye kulluk ediyorsa ilahı odur veya kimlere ve nelere kulluk ediyorsa ilahları onlardır ki bu çalışmada bunların tamamını "sahte ilahlar" olarak anacağız.

Her sahte ilah bir puttur. Her put bir sahte ilahtır. Kendisinin ilah olarak kabul edilmesini (putlaştırılmayı) açıktan veya üstü kapalı şekilde talep ederek ilahlık iddiasında bulunanlar olabileceği gibi, kendilerinin bilgi ve iradeleri dışında insanlar tarafından putlaştırılan (ilah edinilen) varlıklar da olabilmektedir. Tekrar edelim; bu varlıklar, soyut veya somut her türlü; kişi, kurum, otorite, sistem, hayvan, nesne veya akıl, duygular, içgüdüler ve bedensel ihtiyaçlardan müteşekkil "kişinin kendi nefsi/benliği" olabilmektedir.

Tevhid itikadı işte tüm bu sahte ilahları reddetmek ve "Tek İlah" olarak Allah'ı; zatında, sıfatlarında ve fiillerinde eşsiz ve benzersiz ilan etmek (birlemek) temeline dayanmaktadır. Tevhid itikadına sahip olma ve bu itikad üzere kalma çabası, "sahte ilahlar" konusunu iyice anlamayı gerektirir. Sahte ilahları bilip-anlamadan, sadece Tevhid cümlesini tekrarlamak maalesef yeterli değildir çünkü Tevhid'in zıddı olan "şirk" son derece sinsi bir düşman olarak hayatımızın her anında fırsat kollamaktadır.

Adem A.S.'dan Muhammed S.A.V.'e kadar gelmiş-geçmiş bütün resûller, yaşadıkları dönemin putlarına karşı gösterdikleri mücadeleleriyle bizlere örnek olmuşlardır. Kuran'da kıssaları anlatılan resûllerin hayatlarını dikkatle incelersek, her birinin, kendi dönemlerinin en çok itibar gören putlarını (sahte ilahları) mücadele listelerinin ilk sırasına yerleştirdiklerini görebiliriz. Öyleyse bizim de öncelikle, yaşadığımız dönemin en çok itibar gören sahte ilahlarını (putlarını) tespit etmemiz ve bu putları ifşa ederek insanları uyarmamız ve onları Tevhid'e davet etmemiz gerekmektedir. Yaşadığımız çağı "modern (!) çağ" olarak tanımlarsak, günümüz putlarını da "modern çağın putları!" şeklinde tanımlamak yanlış olmaz diye düşünüyorum. Bu putlar elbette çok fazladır ancak içlerinden biri -en şeytani ve şerli olanı- listemizin ilk sırasında yer almak durumundadır..

Modern çağ putlarının anası "Bilimsellik Putu"dur. Diğer tüm putları sağımızda solumuzda gördüğümüz nesnelere benzetirsek, bu putu da tüm fiziki yaşam alanımızı çepeçevre kuşatan ve "hakikat nuru" ile bağımızı kesmeye çalışan, isli-cam bir fanusa benzetebiliriz. Diğer tüm putlar da insanlarla birlikte bu dev ve karanlık fanusun içerisinde bulunmaktadır. Bu put -varlığını pek de hissettirmeden- diğer putların çoğalması, beslenip büyütülmeleri ve iyice semirmeleri için gerekli zemini hazırlamak üzere dizayn edilmiştir baş şeytan tarafından (Allah'ın laneti üzerine olsun!). Fanusun içerisindeki diğer -nispeten önemsiz- putların hırpalanmaları ve kırılıp dökülmeleri çok da önemli değildir çünkü yaralarını saracak ve kendilerine kitleler halinde yeni müritler kazandıracak şeytani iklim, yine bu fanusun sınırları içerisinde yeşertilmektedir.

Bilim, özünde insanlık için faydalı bir uğraştır. Rabbimizin; maddeye, doğaya ve insanlar da dahil olmak üzere canlılara verdiği özellikleri araştırmak, süreçler hakkında nedensellik bağları aramak (sebep-sonuç ilişkileri kurmak) ve bunlardan insanlığa teorik/pratik faydalı sonuçlar üretmek, ürünler geliştirmek elbette Rabbimizin müsaade ettiği hayırlı ve güzel işlerdendir. Bu yüzden, laboratuvar ortamında, deney ve gözlemlere dayalı olarak yapılan ve septik (şüpheci) düşünceyi esas alan (yanılabileceğine inanan) bilimle bir problemimiz yoktur ki bu bilimselliğin faydalarından ve ürünlerinden de halihazırda istifade etmekteyiz. Ancak kendini "ilim" yerine koyan, evreni ve dünyayı laboratuvar, insanları ve diğer canlıları üzerinde deney yapılacak kobaylar olarak gören sahte bilimle sorunumuz vardır çünkü bu sahte bilim, haddini fazlasıyla aşmaktadır. Heliosentrizm (güneş merkezli evren modeli) ve küre dünya teorisi, yaratılışı inkâr (Big Bang Teorisi) ve yaratışı inkâr (Evrim Teorisi) gibi yüzlerce konuda, Rabbimizden gelen İlahi mesajları inkâr ederek kendi aydınlanmacı (!) faşizmini kitlelere dayatmakta ve bu haliyle dogmatik (sorgusuz sualsiz) bir teslimiyet veya -en iyimser bakışla- kendi ürettiği disiplinlere katı bir bağlılık talep etmektedir sahte bilim.

Bu durumun en somut örneklerinden biri, yakın zamanda şahit olduğumuz "Covid-19 p(l)andemisi" yani salgın sahtekârlığıdır. Küreselci DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından, sözde virüs (!) salgınından koruyacağı vaadiyle dikte edilen aşı ve diğer ölümcül tedavi (!) yöntemleriyle, son üç yılda dünya insanları şiddetli bir korku iklimi ablukasında adeta teslim alınmış, bu sahtekârlığı sorgulayan -doktorundan işçisine- az sayıdaki aklı başında insan ise deli muamelesi görmüş ve bilim karşıtı! olmakla suçlanmıştır. Evet.. İnsanların her yıl mütemadiyen yaşadıkları; soğuk algınlığı, nezle, grip gibi solunum yolu rahatsızlıklarını, ne idüğü belirsiz test çubuklarını insanların beynine beynine sokmak suretiyle yapılan ve istediğini negatif-istediğini pozitif gösterebilme kabiliyetine (!) sahip PCR testleri marifetiyle "Kovid Pozitif" olarak etiketleyip, bu kurbanları; karantina, evde tedavi, hastane, yoğun bakım, entübe, cenaze sarmalına sokan, bunlardan sıyrılmayı başarabilenleri ise kapatmalarla, ekonomiyle, ekmeğiyle terbiye etmeye çalışan, yine bu sözde hastalığa şifa olarak içerisinde ne olduğu belli olmayan sıvıları "aşı" diye -hem de bedava- pazarlayan, bu sorgulanamaz, eleştirilemez, hikmetinden sual olunmaz (!) putun, bu sahte ve şeytani bilimin; Bilimsellik Putu'nun karşıtıyız!

***************

"Dünyada refah ve mutluluk mu arıyorsunuz? Sizi çok seviyor ve düşünüyoruz, sizin derdiniz; bizim derdimiz. Filozoflarımız, sosyologlarımız, psikologlarımız ve diğer müthiş bilim insanlarımız.. Yemediler, içmediler, sizin dünyevi rahatınız ve mutluluğunuz için çözüm yolları araştırdılar ve buldular! Buyrun sandıklara. İstediğinizi seçin, iktidara getirin ve hak ettiğiniz refaha ve mutluluğa ulaşın. Gördüğünüz gibi; bu hakkaniyetli sistemimizde halkları yönetime ortak ediyor ve vatandaşlara kendi kaderlerini tayin etme hakkı (!) veriyoruz. Yetti mi? Yetmedi! Kutsal amaçlarınız mı var? İnandığınız 'tanrı' sizden iyi şeyler yapmanızı mı istiyor? Buyrun, siz de sahneye çıkın ve kendinizi insanlara anlatın. İktidara gelirseniz kim bilir ne kadar kutsal mübarek işler yapacaksınız, hele bir düşünün.. Yalnız bu büyük lütuf (!) karşılığında sizden küçük, çok küçük bazı isteklerimiz olacak daha sonra. Arkadaşlarımız ricacı olduklarında kırmazsanız seviniriz...!"

Gözümüzün içine baka baka, utanmazca yalan söyleyen ve bu yalanlarla kandırdıkları kitlelerin arasına dahil olan samimi müslümanların ve aynı samimiyetle onları takip edenlerin, Tevhidi istikamet yerine boş hayaller peşinde koşmalarına vesile olan ve bütün bunları müslümanlara "realite" kılıfında pazarlayan, bu ultra bilimsel (!) sistemin sahipleri..
İşte yukarıda andığımız Bilimsellik Putu'nun pazarlamacıları da yine bunlardır, aynı kişilerdir.

Bu şeytani zihniyete tabi -merhum Mehmed ALAGAŞ üstadımızın tabiriyle- "Şeytö" üyelerinin iman ettikleri manifestonun en önemli maddelerinden biri şudur; "Çok büyük kitleleri kandırmak istiyorsan, çok büyük yalanlar söyle."
Bugün nereye elimizi atsak, hangi taşı kaldırsak, altından bu çirkinliğin çıkması hiç şaşırtıcı gelmiyor artık. Tek tuşla insanlığı yok edebilecek (!) atom bombasından "küre dünya" masallarına, yakın dünya atmosferinden kafayı çıkaramayanların "Ay'a yolculuk, Mars'ta koloni" hikâyelerinden "uzaylılar" safsatasına, üç günde seksen kez mutasyon geçirip neslini devam ettiren (!) bilinç sahibi (!) cansız ama canlı gibi davranan (!) virüslerden "p(l)andemi" sahtekârlıklarına kadar bunun birçok örneği mevcuttur..

***************

Rahmetli Mehmed ağabeyimiz, kitapları ve bu sitede yazdıklarıyla Bilimsellik Putu'na ciddi darbeler indiren ender şahsiyetlerden biriydi (mekânı cennet olsun). Bizler de Tevhid itikadına sahip muvahhidler olarak, sivrisineklerle uğraşmak yerine bataklığı hedef almak istiyorsak, İbrahim A.S. gibi baltayla girişmemiz gereken en büyük put; diğer küçük putların anası olan işte bu Bilimsellik Putu'dur! Eğer Rabbimizin lütfuyla o isli-puslu-cam fanusu çatlatabilir ya da kırabilir ve "hakikat nuru"nun içeriye girmesine vesile olabilirsek, işte o zaman adına "realite" denilen tüm bu sahtekârlıkların insanlar için sadece birer yanılgıdan/yanılsamadan ibaret olduğu anlaşılabilecek ve diğer sahte ilahlar, putlar/putçuklar da kolaylıkla tespit edilerek gereği yapılabilecektir..
Tabi ki Allah'ın izni ve yardımıyla...

Selametle..


Seyyit Hüseyin Alagaş
24-04-2022 09:09
#5397
Tevhid Mi Uzak Şirk Mi?

Çocukluğumdan bu yana ne zaman "ALLAH’a şirk koşmak" dense içim ürperir, "acaba ben de şirk koşuyor muyum?" diye kendime bakardım. Bu anda şeytani bir vesvese gelir, "şirki müşrikler koşar sen Müslümansın!" der ve beni bu düşüncelerden alıkoyardı. Şimdi anlıyorum ki çocukluğumdaki düşünce düzlemimde tek realitem Müslüman olmammış ve şeytan aleyhillanenin de bana böyle bir vesvese vermesi çok doğru bir yaklaşımmış kendi açısından. Bu durumda, günümüzdeki Tevhid ve şirk anlayışının; daha realist vesveseler, daha realist tağutlar ve daha realist belamlar ile manipülasyona uğraması çok normal bir durum değil midir? Damarlarımızda gezinen şeytan, nabzımıza göre vesvese veriyor, herkesin düşünce düzlemine göre vesveselerini güncelleyip altın tepsilerde kalabalıklara sunuyor ve kendisini yormadan dostlarının şakşakçısı haline getiriyor. Ne yazık ki durum böyle…

Kuran-ın deyimiyle "temiz akıl sahipleri" derken, çocuk aklıma ilk gelen "Allah'a şirk koşmak korkusu"nun ne kadar doğru, ne kadar kilit bir nokta olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum Elhamdülillah. Gerçek Tevhid'i ararken şirkten uzaklaştığımızı sanmamız ne kadar büyük bir yanılgı olarak karşıma çıkıyor şimdilerde. Oysa herşey zıddıyla güzel değil mi? Şirkten kaçtığımızı ‘zan’ ederken acaba onu önemsizleştiriyor ve daha mı çok unutuyoruz? Çocukluk çağımdaki saf ve günahsız yüreğimde hissettiğim şirk korkusu, ne oldu da Tevhid limanından ufka açıldı? Ne oldu da o ilk günkü körpe benliğimde taptaze duran şirk korkusu, kendinden emin bir ben duygusuna karışıp yok oldu?.. Günümüzdeki realist entellektüel Müslümanları da buradan yola çıkarak değerlendirmemiz ve bu büyük Tevhid yanılgısını şirkten çok uzaklara koyarak, şeytan aleyhillanenin hep aynı oyunun farklı versiyonlarını oynayarak çok sinsice hazırladığı bu tuzağa düştüklerini görmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Psikolojik vakalarda kanundur; hastanın çocukluğuna inilir ve oradaki travmalar bulunup sorun o travmalar üzerinden çözülmeye çalışılır. Şimdiki halimizde de durum bundan farklı değildir. Müslümanların yaşadığı büyük travmalar ele alınıp Tevhid yanılgısının bu travmalarda çözülmesi gerekmektedir çünkü Müslümanların Tevhid süreci büyük travmalar ile doludur. Her Müslümanın "hangi bahçenin gülü" olduğu düşüncesini bir kenara bırakarak, çocukluğunun temiz fıtratındaki Tevhid gerçeğini ve en önemlisi tazecik "Allah’a ortak koşma korkusunu" bulup, günümüzdeki şirk putlarını İbrahim A.S. misali kırması zor değildir. İbrahim A.S. da bu putları kırarken çocuk değil miydi? Gerçi böyle düşününce zor olmasa da diğer bir yönüyle de çok zordur bunu yapmak. Putları kırmak kolay olsa da "putlarsız yaşamak" korkusu çok zordur. Öncelikle insanlarda olmazsa olmaz olan "bilimsellik putu"nu ortadan kaldırmak, bundan mahrum kalmak, "mutlak bilgi, ilgi ve kurtuluş" anlamlarının yüklendiği bu putun yokluğu, ne kadar zordur değil mi? Mal, makam, şehvet ve beğenilme arzusu ile inşa edilen putların yokluğu, insanların "küçük kıyameti" haline geldi deyim yerindeyse…

Peki nedir bu travmalar? Realite yanılgısına düşmüş günümüz Müslümanlarını bu duruma, insan fıtratını bizden daha iyi bilen şeytan aleyhillane ve onun dostları getirmiş, bu şeytani düzende Müslümanlara yaşatılan baskılar, darbeler ve 28 Şubat’daki cadı avı misali travmalar sonrası, yine kendi şeytani sistemini süslü göstererek Müslümanların eline vermiştir. Ne yazık ki Tevhidi gerçek Müslümanları, garbın realitesindeki Tevhid yanılgısına düşürmüş, kitlelerin, Allaha ortak koşan Müslümanlar güruhuna dönüşmesine neden olmuştur.

Bazen "çocuk olmak güzeldir" derler ya, bence bunu sadece oyun oynamak gibi algılamayalım. Hayatımızın mutlak değeri olan TEVHİD gerçeğinin ve şirk korkusunun en güzel-saf halini kirlenmemiş yüreğimizde bulmak, belki de şimdilerde çocuk olmaktır! "Biz büyüdük kirlendi dünya!" yerine; "Biz büyüdük mutlak değerlerimiz küçüldü!" desek daha doğru olur herhalde...

TEVHİD ve ŞİRK gece ve gündüz gibi, ne çok yakın, ne çok uzak. Tevhidin güneşinde yol almak varken, gündüz vakti Tevhid'i uykuya tutturmak ve şirkin zifiri karanlığında koşturmak ne kadar zor değil mi! Ama durum böyle. Herşey bu kadar kolay iken yine çok zor. Bunu bize zorlaştıran da ne yazık ki Müslümanlara kolaylık gibi gelen "bilimsellik putu" değil mi? Bilim geliştikçe nedense beyinlerimiz küçüldü, sorgulayamaz, akledemez hale geldik. Köksal abinin de dediği gibi, "bilimsellik" konusunu daha detaylı araştırmamız gerektiğini düşünmekteyim. "Allah bize akıl, fikir, feraset versin İnşallah" diyor, kendimce böyle bir yorum yapıyorum. Allah’tan, bu konuyu açıp benim de bu konuyu tefekkür etmeme vesile olan abilerimden razı olmasını niyaz ediyorum…

Özetle; tüm insanlık, bindiği TEVHİD treninden, çoğunluğa ait realite durağında inip sonrasında şirk trenini hıncahınç doldurmuş ve tren değil, yolcular makas değiştirmiştir. Bu trenin son durağı; "Onlar için varılacak mutlak yer cehennemdir, orası ne kötü bir konaklama yeridir!" mealindeki ayetler ile Rabbimiz tarafından gösterilmiştir. Şu unutulmamalıdır ki Tevhid treni yoluna devam etmektedir ve kıyamete kadar da devam edecektir. Her an; şirki, tağutları, belamları fark eden ve akleden, uyanık Müslümanları almak için Tevhid durağında onları beklemektedir. Tren daha kaçmamıştır...

Ne mutlu, önderimiz Muhammed S.A.V.'in yolundan yürüyenlere!
Ne mutlu, "Müslümanım" diyene!


Gülsüm Alagaş
22-04-2022 12:41
#5393
Tevhid Fıtrata Sadakattir

Selamun Aleyküm,

Kur'an-ı Kerim'de Rabbimizin en önemsediği konu Tevhid'dir. Allah’ın tüm peygamberlerinin ortak çağrıları da tevhidedir.

Kâinatta yaratılan her şey Tevhid üzeredir ve Tevhid üzere yaratılan tüm varlık alemi, Tevhidin hâl diliyle ifşasıdır. Bu nedenle Tevhid'in tahrifatı kâinatın tahribatı olmaktadır.

Tüm insanları da Tevhid üzere, tek İslam fıtratı üzerine yaratan Rabbimiz, bütün bu insanlara bu dinin gereklerini yerine getirebilecek imkânlar ve yetenekler vermiştir. Yani fıtratın fabrika ayarları Tevhid üzeredir. Günümüz dünyasındaki fıtratı bozma çabaları asıl itibariyle Tevhid'i bozma çabalarıdır.

İnanmak, sevmek, korkmak, güvenmek, itaat etmek, istemek gibi birçok farklı konuda farklı fiillerle muhatap olan insanoğlu, tüm bu mükellefiyetlerini yerine getirebilecek ortak bir fıtri donanımla yaratılmıştır. Tevhid tüm bu eylemlerin mü’mince ifasıdır. Çünkü Tevhid fıtrata sadakattir. Şirk ise tevhid üzere yaratılan islam fıtratına ihanettir.

İslam üzere yaratılan bu fıtratın değişmeyeceğini bilen şirkin akıl hocası şeytan aleyhillane, bu nedenle fıtri temayülleri değil bu temayüllerle yönelinen şeyleri değiştirme çabasına girmiştir. Örneğin fıtraten korkmaya meyyal yaratılan insanoğlundaki korkuyu yok etmeye çalışmaz çünkü bunun mümkün olmadığını bilir. Bunun yerine fıtri olan bu korkuyu Allah’tan gayrısına yöneltip, insanoğlunu Allah’tan gayrısının korkusuyla doldurmak ister.

İslami bilgisi çok olmayan, herkesin bildiği; doğruluk, dürüstlük, yardımseverlik, namaz, oruç, örtünme gibi en bilinen hakikatleri en genel şekliyle bilen bir genç kızdım üniversite yıllarımda. Henüz örtünmemiştim fakat örtünmenin hak olduğuna iman ediyor ve örtünmek de istiyordum. Okula poşette götürdüğüm başörtüsü ve eteğimle namaz kılıyordum okul sıralarında. Öyle grup , cemaat, tarikat nedir bilmezdim. Ne derler-ne ederler haberim yoktu kendilerinden. Sınıfımızda cemaatlere mensup örtülü arkadaşlar vardı ve ben, örtülü oldukları için onları kendimden üstün görürdüm. Okulun üçüncü yılında stajımız başlamıştı ve 28 Şubat’ın rüzgarı esmeye başlamıştı tam da o sıralar. İlk staj günümüzü hiç unutmuyorum.

Tüm stajyer öğretmenleri staj yapacağımız okulun öğretmenler odasında topladılar. Okul müdür yardımcısı bizimle bir toplantı yaptı. Toplantının tek gündem maddesi vardı; başörtüsü. Duyduklarıma inanamamıştım. Müdür yardımcısı başörtülü arkadaşlara dönerek; "Bizim velilerimize karşı sorumluluğumuz var, sizi bu şekilde okulumuza alamayız. Başörtülerinizi okulun dış kapısında açmak zorundasınız!" demişti. Dedi ama ikinci şoku bundan sonra yaşadım. Bekledim ki başörtülü arkadaşlar kalkıp haklarını savunsunlar. Fakat olmadı, hiç birinden ses çıkmadı. Uzunca bir bekleyişten sonra ayağa kalkıp konuşmak zorunda hissettim kendimi; "Beyefendi! Başörtüsü Allah’ın emridir. Sizin velilerinize karşı sorumluluğunuz var da başörtülü arkadaşların Allah’a karşı sorumlulukları yok mu?!" demiştim. Çıkışta beni önce takdir sonra da tenkit etmişlerdi; "Helal olsun! Ağzına sağlık! Ne güzel söyledin ama kızım sen neden böyle bir şey yaptın? Bu stajdan kaldın inan ki.." demişlerdi. Bir türlü anlamamıştım onları, suskunluklarını. Hak tekti ve madem yaptıklarının hak olduğuna iman ediyorlardı, bu haksızlığa neden sessiz kalıyor ve Allah için yaptıkları bir şeyden ötürü Allah’tan başkasından neden korkuyorlardı ki?
Sonraları anlamıştım, hak tekti fakat insanlar kendi anlayış, kendi istek ve yönelişleriyle tek olan hakka getirdikleri batıl yorumlarla batıla dalıyor, daldıkları batıl bataklığında çırpındıkça daha çok batıyorlardı..

Allah korkusu tek iken Allah’tan gayrı korkular çoktur insanlar için. Yine fıtratlarındaki razı etme temayülü ile mü’minler Tek olan Allah’ı razı etmeye çalışırken, müşrikler yollarının kesiştiği tüm insanları razı etme telefliğine düşmektedirler.

Hak tektir, batıl çok.
Fıtratlarında bulunan bu temayüllerle yaşayan insanoğlu, yaşayışlarını fıtratlarındaki İslam'la bütünleştirdiklerinde tekliğin huzuruna, tekliğin kolaylığına ve tekliğin kurtuluşuna kavuşacaklardır.

Katkıda bulunan tüm kardeşlerimize yürekten teşekkür ediyor, Tek olan Rabbimizin bizleri Hak olan Tevhid'de birleştirmesini diliyorum.


Enes Yılmaz
22-04-2022 11:29
#5392
Realitenin De Sahtesi Çıktı (Metaverse)

Selamünaleyküm,

"Zamanın birinde, düz bir ovada peşindeki canavardan kaçmakta olan bir kişi ümitsizliğe düşmeye başladığı anda bir çukur bulur ve peşindeki canavardan kurtulmak için o çukura girmeye çalışır. Ayağını atar atmaz kayan toprak parçaları ile kuyunun içinde düşmeye başlar ve can havli ile bir dala tutunur. Zaman geçtikçe aşağıdaki çukurun karanlığına ve tepesindeki canavara bakan insan, ölüm gerçeğini kabullenirken birden tutunduğu dalın ucundan damlayan balı görür ve onu yalamaya başlar. Balı yerken tutunduğu dalın sapına siyah ve beyaz 2 fare gelip dalı kemirmeye başlarlar. Ancak adam balın lezzetine o kadar kendini kaptırmıştır ki ne yukarıdaki canavarı ne aşağıdaki çukuru ne de dalını kemiren fareleri umursamayıp balı yemeye devam eder. İnsanoğlu aynen bu şekilde, her gün hayat dalını kemirip ölüme yaklaştıran gece ve gündüz farelerini umursamayıp, ölüm gerçeğini unutup, yalnızca dünya hayatındaki oyun ve eğlenceden ibaret olan kendi balı/balları ile oyalanıp durur." (Lev Nikolayeviç Tolstoy)

Hak ile dolduramadığımız gündemlerimizi, günümüzde şeytan ve dostları durmaksızın yeni gündemlerle doldurmaya devam ediyor. Biz Kur'an-ı Kerim'i gündemimize almadığımız ve onunla hemhal olmadığımız sürece, dünyadaki yalancı güzellikler de yalancı sıkıntılar da bizleri oyalamaya devam edecek ve gidişatımızı değiştirmezsek hiç de hayırlı olmayan bir sona sürükleyeceklerdir.

Günümüzde, batılın temsilcisi şeytani zihniyet, "realite" denilen oyuncağın da sahtesini çıkarmış ve insanlara olmayan parayı aldırtıp "Metaverse" denilen sanal dünyada, olmayan arsaları/evleri satmaya başlamıştır. Geçmişte sapıtarak yoldan çıkan Kilise'nin, ahiretten tapu satarak yaptığını şimdi yine aynı düşünceye hizmet edenler Metaverse'ten yapmaya başladılar. Peki, tezgah da tüccar da hep aynı ama ölümü unutup, "Akletmez misiniz?" diye defalarca soran Rablerine gözlerini ve kulaklarını tıkayarak; "Bunlar yıllarca önce yazılan masallardır." deyip, kendilerini tarihin her döneminde olduğu gibi şimdi de aynı tüccara kazıklatan ve gerçek/ebedi bir hayatı bırakıp hayali satın alan müşteriler kimlerdir? Neden bu ticarette hep kaybetmektedirler? Tüccar mı çok kurnazdır yoksa alıcılar mı akletmez? Bunları bilemem ama Rabbim bu duruma çok yakında müdahale edecek ve tüccarı değil ama o tezgâhın müşterilerini sarsacaktır...


Köksal Şahin
22-04-2022 08:55
#5390
Modern Çağın Putları!

Selamünaleyküm,

Değerli yorumlarıyla katkıda bulunan ve yorum yazmasa da konuyu takip eden (sınıfın sessiz sakinleri) tüm kardeşlerimize teşekkür ederim.

Buraya kadar olan bölümde kardeşlerimiz çok güzel tespitlerde bulundular, tefekkür ürünü olduğu anlaşılan, altı çizilecek satırlar ortaya koydular. Her birinden Allah razı olsun..
Talha kardeşimin şu tespiti ne güzel; "Bizler İslam'ın sahibi, kurtarıcısı değil yaşayıcısı ve yaşatıcısı olmaya gayret gösterenleriyiz."
Zeyd kardeşimin şu cümlesi yine; "İnsandan TEVHİD yansırsa, realite altüst olacaktır..."
Çağkan Ersan kardeşimizin konu seçimi hakkındaki şu cümlesi; "Akılda, zihinde, kalpte, amelde... sağlanması gereken tevhid gerçeği olmazsa olmaz ve sürekli tazelenmesi gereken duygular.!"
Ve Salih Can kardeşimin nükteli duası; "Dili kekeme olan Hz. Musa'nın dili olsun diye kardeşi Harun ona yoldaş kılındı, umarım ki beyni kekeme olanlara da Rabbim birilerini yoldaş kılar ki beyinleri, kalpleri çözülür.!"

Sağolsun Zeyd kardeşim önceki yorumlarda hatırlatmıştı ama konunun bu aşamasında, Mehmed ALAGAŞ hocamızın "Tevhid" tanımını tekrar hatırlatmak isterim:
"Tevhid, alemleri yaratan Allah (c.c.)'ı zatında, sıfatlarında, fiillerinde birleyerek O'na inanan müslümanların, yaşadıkları sürece ilgilerini ve dikkatlerini Allah'a yöneltmeleri, Allah'a teslim olmaları, hiçbir yaratığı, hiçbir konuda mutlak muktedir görmeyerek, karşılaştıkları her iş ve her durumda mutlak muktedirin Allah (c.c.) olduğunu idrak etmeleri, Allah'ın gösterdiği yolda, Allah'ın emrettiği kişilikle sadece Allah'a kulluk etmeleridir. Nitekim kendilerine muvahhid denilen müslümanlar, tevhid gerçeğine bu bilinçle yönelen ve bu bilince göre yaşayan müslümanlardır. .." (Mehmed ALAGAŞ - TEVHİD ve ŞİRK)

Bu tanımlama içerisinde anahtar kelime "mutlak" kavramıdır. Bu kavramın Tevhid tanımı içerisindeki görevi, "tartışmasız bir kesinlik ve kapsayıcılık" ifade etmesidir. "Mutlak muktedir" denildiğinde, bu; aksi mümkün olmayacak şekilde, dilediği her şeyi yapma kudretine sahip yegâne bir Varlığı ifade eder ki bu Varlığın "Allah" olduğuna iman etmek Tevhid'in gereğidir. Salih Can kardeşimin "yetkin olarak tüm nitelikleri kendisinde toplama" tarifindeki "yetkin" kelimesi de aynı "mutlaklığa" işaret etmekte.

Herşeyi bilen!
Herşeyi işiten!
Herşeyi gören!
Dilediğini doğruya ulaştıran, dilediğini saptıran!
Dilediğini bağışlayan, dilediğini cezalandıran!
Gazabı ve azabı en şiddetli olan!
Merhameti ve mükâfatlandırması eşsiz olan!
Rızıklandıran!
Hastalandığımızda şifa veren!
En çok sevilen, en çok değer verilen!
En çok korkulan!
Neyi emrediyorsa yapılması, neyi yasaklıyorsa kaçınılması gereken!
Tüm kararlarımızın TEK belirleyicisi olarak hayatımızın merkezinde bulunan!
Kimdir?

İnsanların çoğu bu sorulara "şüphesiz, Allah'tır!" şeklinde cevap verirler. Ancak yaşadıkları hayata ait değer yargılarını samimi bir özeleştiriye tabi tutanlar, bu soruların her birine verdikleri cevapların yavaş yavaş farklılaşmaya başladığını  göreceklerdir. İşte realite yanılgısının şeytani yüzü burada görünür olmaya başlar;
- Herşeyi bilen, işiten, gören Allah'tır ama ben bu vasıfları teknoloji sistemlerine ve onların sahiplerine/müşterilerine vermişim!
- Dilediğini doğruya ulaştıran ve dilediğini saptıran Allah'tır ama ben bu vasıfları şeyhime/hocaefendime vermişim!
- Dilediğini bağışlayan, dilediğini cezalandıran vasfını beşeri otoriteye/maddi güç sahiplerine vermişim!
- En çok korkup çekindiğim; toplumdan dışlanmak, yalnız kalmak, marjinal olmak!
- En çok sevdiğim; ailem, çocuklarım ve işim!
- Rızkın kaynağı; devlet, işveren, müşteriler!
- Şifayı veren; hastaneler, doktorlar ve ilaçlar!
- Hayatımın merkezinde bulunan ve tüm kararlarımın, inançlarımın, yönelişlerimin tek belirleyicisi; benliğim/nefsim!

İnsanların ve özelde müslümanların, tüm samimiyetleriyle bu muhasebeyi yapıp benlikleriyle yüzleşmeleri, İnşallah kendilerini Tevhid'e büyük bir adımla yaklaştıracaktır..

*******************

Kemal Sallabaş kardeşimiz yorumunda;
"Dünya hayatında imtihan olurken her gün her dakika yeni yeni "ilahlar" türetildiğine de şahit oluyoruz." cümlesi ile "realite yanılgısı"nı tarif ederken, aslında üzerinde önemle durmamız gereken bir konudan bahsediyor ki bu konuyu yaşadığımız zaman dilimi için "modern çağın putları!" şeklinde ifade etmemiz yanlış olmaz herhalde.

Maruf Can kardeşimiz de "realite yanılgısı"nı kapsamlı şekilde açıkladığı son yorumunda, bu putlardan birini ifşa ediyor;
"Allah’ın hükümleri ışığında bilimsel verilerin doğruluğunu test etmek yerine, bilimsellik putunun verileri ışığında ayetleri anlamaya çalışmak ne kadar vahim bir yanılgı, ne kadar acı bir gerçekliktir..!"

Bir sonraki yorumumda bu konuyu biraz daha açmak isterim İnşallah..

Selametle..


Salih Can
22-04-2022 04:04
#5389
Tevekkül

Tevhid kelime olarak ALLAH'ın varlığına, tekliğine, eşi ve benzeri olmadığına ve yetkin olarak tüm nitelikleri kendisinde topladığına inanmaktır. Günümüz müslümanlarının Allah'ın varlığından, eşi ve benzeri olmadığından, tek olduğundan şüphesi olduğunu zannetmiyorum. Aksi takdirde kendilerini müslüman olarak tanımlamazlardı. Bu saydığım özellikleri bilmeden inkar etmek çok zor bir ihtimal ama tevhidin temel taşlarından olan "yetkin olarak tüm nitelikleri kendisinde toplama" konusu biraz daha farklı. Bence bizlerin tevhid tanımının gerçeğini kaçırdığımız ya da kendi adımıza zarara uğrattığımız nokta da burası.!

Yetkin olarak tüm nitelikler derken kastım Esmaü'l-Hüsna'dır. Yani rızkı verenin, işitenin, görenin, ceza verecek ya da gazaplanacak olanın, affedecek/merhamet edecek olanın ALLAH olduğu gerçeğini ıskalamak bizleri dünyevi bazı kaygılara itip realite yanılgısına sokabiliyor. Misal rızkı allah verir gerçeğini realitede patrona yada müşteriye bağlamak bu konunun en basit örneği olabilir.

Dünyevi hayattaki endişe ve korkularımızı tevhid gerçeğine kanalize edersek bu duruş bize dünyada değilse bile ahirette fayda sağlayacaktır.
Selam ve dua ile..


Maruf Can
21-04-2022 03:02
#5387
Realite Yanılgısı

Tekrardan selamunaleyküm.

Yazdığım ilk yorumda öncelememiz gereken ‘’Tevhid Gerçeği’’ konusuna değinmiş, şirk bataklığından çıkamamış bir insan olarak ölmenin vahim sonucundan bahsetmiştim. Konu başlığının ikinci kısmını ise ikinci yorumuma saklayıp, aradaki bu süreçte değerlendirmeye katılan kıymetli abilerimin yorumlarını okumakla yetindim. Her birinin kalemine sağlık, Allah hepsinden razı olsun.

Bu yorumları okurken değerlendirmeye çeşitli pencerelerden, farklı gözlerle bakan bir avuç Müslümanın netice itibariyle gördükleri manzaranın aynı olduğuna şahit oldum. Zaten böyle olması gerekmez miydi? Asırlardır korunan ve kıyamete kadar korunacak bir kitaba sahip olan bizler elbette ki farklı gözlerle baksak da aynı hakikati görmeliydik. Hepimiz aynı kelamı okuyor, hepimiz aynı Allah’a inanmıyor muyduk? Ben basit gibi görünen bu sorulara cevap ararken, buradaki bir avuç Müslümana baktığımda göğsüm ferahlıyor ve ‘’Evet, hepimiz aynı Kur’an’ı okuyor ve aynı Allah’a inanıyoruz elhamdülillah!’’ diyebiliyorum. Ancak şunu da biliyorum ki Allah’ın arzı çok geniş ve kulları yalnızca buradakilerden ibaret değil.! Ne yazık ki gözlerimi realist dünyanın ‘realist düşünen’ insanlarına çevirdiğimde mensubu olduğunu iddia ettikleri din ile yaşantıları arasında nice çelişkiler, nice yanılgılara rastlıyorum. Aynı kitabın hükümlerine tâbi olduklarını söyleyen on binlerce insanın bu çelişkiye sürüklenmelerinin sebebi elbette ki Kur’an’ın değişmesi ya da güncelliğini yitirmesiyle ilgili değil, tevhid gerçeğinin modern dünyanın realizmine kıyasla çok soyut kaldığının zannedilmesidir. Bunları yazarken yaşantımda hiçbir çelişkinin olmadığını iddia etmiyor, kimi zaman yanılgılara düştüğümü de yaşadığım dinin düsturu gereği kabul ediyorum. Tevbe ederek sığındığımız Rabbimizin biz kullarını bağışlamasını diliyorum. Yukarıda bahsettiğim kesimlere de nefret ile değil merhametle yaklaşıyor, bu hatada ısrarcı olmamalarını umuyorum. Neyse, esas konuya geri dönecek olursak;

Aslında ‘’Realizm Yanılgısı’’ dediğimiz şey, geniş perspektiften baktığımız zaman birçok başlığı içinde barındıran bir terimdir. Bir Müslümanın dinini yaşayabilmesi, emredilen ibadetlerini yapabilmesi için gereken en önemli husus Allah’ın birliğini istisnasız her alanda kabul etmek/belirtmek ise, insanları bunu yapmaktan uzaklaştıran, Müslüman olduklarını iddia eden kişileri bu uzaklaşmaya ikna edebilen her şey bu yanılgının bir parçasıdır.

Allah "O, kendi hükmüne kimseyi ortak etmez." (18-Kehf 26) dediği halde yeryüzünde Allah’ın hükümlerine karşı hüküm koyucu olmaya soyunanlar varsa ve bu kişiler Müslüman olduklarını iddia ediyorlarsa orada bir yanılgı vardır.

Allah ‘’Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar sadece zanna uyarlar ve onlar ancak (zan ve tahminle) yalan söylerler.’’ (6-En'âm 116) dediği halde Hakk’ın değil, halkın rızasını kazanmaya çalışanlara; hak sözü değil çoğunluğu esas alanlara destek verenler varsa ve bu kişiler Müslüman olduklarını söylüyorlarsa orada bir yanılgı vardır.

Allah ‘’Faiz yiyenler ancak şeytan çarpan kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların "Alım-satım da ancak faiz gibidir" demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış-verişi helal, faizi ise haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faize) bir son verirse, geçmişte olanlar kendisine ve işi de (hakkındaki hüküm de) Allah'a aittir. Kim de (tekrar faize) geri dönerse artık onlar ateş ashabıdır-halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.’’ (2-Bakara 275) dediği halde faizin de alışveriş gibi olduğunu söyleyenler, bunun ‘realite’nin bir gereği olduğunu söyleyenler varsa ve bu kişiler Müslüman olduklarını söylüyorlarsa orada bir yanılgı vardır.

Allah ‘’Ey iman edenler. Eğer bir fasık size bir haberle gelirse, onu araştırıp-açıklığa kavuşturun. Yoksa cehaletle (bilmeyerek) bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra yaptığınıza pişman olursunuz.’’ (49-Hucurât 6) dediği halde fasıklardan, tanrıtanımazlardan, yaratıcıyı yok sayanlardan gelen haberlere, verilere Kur’an’ın bildirdiği haberlerden daha fazla güvenenler varsa ve bu kişiler Müslüman olduklarını iddia ediyorlarsa orada bir yanılgı vardır.

Bir yerde, bir Müslüman Kur’an’ın apaçık ayetlerini getirip de, ‘’Ey insanlar, bunca zamandır inandığınız şey yalandır. Rabbimiz yaşadığımız yeryüzünün şeklini kitabında belirtmiştir. Şayet buna Kur’an’dan başka bir ayet ile cevabınız varsa söyleyin. İhtilafa düştüğümüz bu konuyu fasıkların haberlerine göre değil bir olduğuna iman ettiğimiz Allah’ın kelamına göre açıklığa kavuşturalım!’’ dediğinde delilik ile suçlanıyor, apaçık ayetlere ‘görüş’ deniyor, aksini kanıtlayacak en ufak bir ayetle cevap getirilmiyor, yaratıcıyı yok sayan ve dinleri tanımayan şahısların ‘’tartışılamaz’’ bilimsel argümanları delil diye sunuluyorsa işte orada bir realite yanılgısı vardır. Allah’ın hükümleri ışığında bilimsel verilerin doğruluğunu test etmek yerine,   bilimsellik putunun verileri ışığında ayetleri anlamaya çalışmak ne kadar vahim bir yanılgı, ne kadar acı bir gerçekliktir..!

Tevhid gerçeğini, tevhid hakikatini iliklerimize kadar hissetmemiz ve kendimizi sürekli diri tutmamız gereken bu dönemde düştüğümüz/düşebileceğimiz yanılgılardan Allah bizleri muhafaza etsin. Sıra tekrardan bana gelinceye kadar yorumlardan istifade etmeye çalışacağım.
Selam ve dua ile...


Kemal Sallabaş
20-04-2022 04:14
#5385
Selamünaleyküm

Rabbim Mehmed hocamıza ve bizlere rahmet etsin...
Kelime-i Tevhid'i anlamaya başladığım dönemlerde İslam'ın hazinelerinin ne kadar geniş olduğunu görmüş ve her ayeti anlayabilmenin tevhidi anlamaktan geçtiğini farketmiştim. Nitekim risalete baktığımda takribi 13 yıllık dönemde inşa edilen bu olmazsa olmaz konunun 13 yılda bitmediğini risalet bitinceye kadar sürdüğünü görmüştüm.

Dünya hayatında imtihan olurken her gün her dakika yeni yeni "ilahlar" türetildiğine de şahit oluyoruz. Realite adı altında türetilen bu ilahlar bizim imtihan vesilemiz değil mi? Mehmed hocamızın bahsettiği gibi tevhidi ikinci plana atanlardan olmamak İçin, Tevhid şuurumuzu Zeyd abimin de dediği gibi sürekli güncellememiz gerekiyor. Saymakla tükenmeyen ilahlar artarken imani kimliğimizi korumanın tek yolunun bu olduğunu da Rabbimiz'in kelamından öğreniyoruz.

Bu gerçeği İkinci plana atanların bir çoğunda “biz o meseleleri zaten biliyoruz “ tavrını görüyoruz.
Oysa ki sıkıntı da zaten bu değil mi?
Bildiğini zanneden bilmeyenler...!
Tevhidi anlayıp başka konulara geçmekten ziyade tevhidi daha iyi anlamak için farklı konuları ele almak, tevhidi hep anlamaya çalışmak, her adımda, her imtihanda yeni bakış açıları ile birleştirmek bizi çelişkilerden uzak tutacaktır. Çünkü her imtihanın mihenk taşı tevhiddir diye düşünüyorum. Tevhide sarılan müslümanlar diğer günah ve sevapları da önemseyenlerdir. Tevhidsiz bir amelin kayanın üstündeki tozdan farkı yoktur...! Tevhidi mihenk taşı yapanlar cennetin varisleridir. "Öğrendim" demek yerine her olay ve imtihanda yeniden anlayan ve tövbe eden, şükür eden müslümanlara selam olsun...

Sınıf içinde ve yaşadığım hayatta bana tevhidi anlatan ve diri kalıp güncellememe vesile olan Hocam ve kardeşlerime dua ediyorum. Allah bizleri tevhidi anlayan ve anlamaya açık olan hakkı ve sabrı tavsiye eden kardeşlerimizle beraber etsin. O yüzden üç beş kişi amca yeğen akraba da olsak gerçek akrabalığın tevhidi yaşayan ve tebliğ edenler olduğunu düşünüyor ve sayıya bağlı kalmadan bir kişi bile olsa tevhid gerçeğini haliyle ve diliyle haykıran kardeşlerin çok kıymetli olduğunu biliyorum. 

Bazen sessiz kalarak bazen konuşmaya çalışarak sınıftaki yerimi alıyor ve takip ediyorum inşallah...


Salih Can
18-04-2022 04:23
#5379
Kekeme Beyinler!

Kalpleri evirip çeviren Allah'a hamd olsun. Öncelikle bu yorum vesilesi ile Mehmed amcama bir kez daha Allah'dan rahmet dilerim. Ölüm dünyevi manada en acı hakikat bunu kabul ettim, lakin şu geçtiğimiz dört aylık süreçte varlığını çok aradım ve yokluğunu çok hissettim. Bu özel hislerimi burada yazıyorum ki, bunca kalabalık içinde bile bir insan dara düştüğünde seninle hasbihal etmeyi sıkıntısını sana açmayı düşünüyorsa, körlüğünü sağırlığını bilmem amma iyi ağırlamışsındır demektir amcam. Allah senden razı olsun.

Normalde Zeyd abimin bahsettiği,  
"Sitede amca yeğen, akraba-i taallukat kendi aralarında sohbet ediyorlar başka da birşey yok..!" diyenler, "Üç beş kişi, akıntıya kürek çekiyorlar, havanda su dövüyorlar." diyenler, hatta "Körler sağırlar, birbirlerini ağırlar..!" diyenler bile olmuştu.." tarzındaki lafları duymayı bırakalı çok olmuştu, fakat madem yazıldı bu vesile ile amcama ve bu lakırdıları eden insanlara hayır dua da bulunmak istedim. Dili kekeme olan Hz. Musa'nın dili olsun diye kardeşi Harun ona yoldaş kılındı, umarım ki beyni kekeme olanlara da Rabbim birilerini yoldaş kılar ki beyinleri, kalpleri çözülür.!

İman ettiğimiz gerçekler ile yaşadığımız gerçeklerin farklı olması, hakikatin değil bizim sorunumuz. Biz iman ettiğini söyleyenler sinemizde olanla dilimizde olanı bir etmedikçe Allah bizi bir etmeyecektir.! Tevhid.. Vahdet.. Bunlar güzel kelamlar. Kardeşlik.. Allah'ın ipine topluca sarılmak.. Bunlar güzel ameller. Bunlar hayata geçirilse realiteye dökülse tek derdimiz İ'lâ-yi Kelimetullah'ın yeryüzüne hakim olup olmadığı olacak. Ancak bunlar önce evlerimizde, sitemizde, ilçemizde, ilimizde olmalı.

Duam odur ki, inşallah Rabbim kalplerimizi birbirimize ısındırır. Osmanlı döneminde farklı tarikatten iki genç karşılaşınca birbirlerine "Sen hangi bahçenin gülüsün?" diye sorarlarmış. En azından bu kadar nezaket bize yeter diye düşünüyorum. İnşallah en kısa zamanda konuyla ilgili de yorumumu yollayacağım. Sitenin devamına sevindim, emeği geçenlerden Allah razı olsun. Selam ve dua ile...


Çağkan Ersan
18-04-2022 02:27
#5378
Selamün aleyküm

Mehmed Hocamızın adeta vasiyet babındaki yazısının o gün de olduğu gibi bugün de tazeliğini koruyan konular içermesi dikkatimizi çekiyor.

Öncelediği, olmazsa olmaz olarak ifade ettiği "tevhid gerçeği" yine en baştaki yerini almıştı. Kendisine yöneltilen son dönemlerde üzerine çalıştığı (ihtiyaç gereği gündeme alıp cevaplarını aradığı) konuları vesile ederek tevhidi gerçekleri artık yeteri kadar işlemediği!? dillendirmediği!? iddialarına kısa, net ve yeterli bir açıklama niteliğinde olduğunu da lafı uzatmadan belirtmek gerekir.

Akılda, zihinde, kalpte, amelde... sağlanması gereken tevhid gerçeği olmazsa olmaz ve sürekli tazelenmesi gereken duygular.! Her an yeni bir yaratma içerisinde olan Rabbimizin yarattıklarına Alagaş Hocamızın ifadesiyle hayret makamıyla bakabilmek bu duyguları sağlamlaştıracak, enfüste ve afaktaki tevhidi tefekkür edebildikçe adeta bizleri de sürekli yenileyecektir. Böylece "b e n" den başlamanın önemi, gereği, ciddiyeti her bir kulun idraki nisbetince anlaşılabilecek ve "gündemdeki yerini" hiçbir zaman kaybetmeyeceğini ve sonraki adımlara bir kapı olabileceğini bizlere gösterecektir.


Zeyd Can
15-04-2022 06:13
#5373
Eyvallah...

Kalemlerinin mürekkebini yürekleriyle dolduran kardeşlerimizden Rabbimiz razı olsun.. Henüz ses vermemiş olan diğer kardeşlerimize olan hüsn-ü zannımı korumama rağmen, durağan başladığımızı görünce aklıma hocamızla yaptığımız değerlendirmeler sırasında bazı çevrelerden işittiğimiz istihzalı lakırdılar geldi;

"Sitede amca yeğen, akraba-i taallukat kendi aralarında sohbet ediyorlar başka da birşey yok..!" diyenler, "Üç beş kişi, akıntıya kürek çekiyorlar, havanda su dövüyorlar." diyenler, hatta "Körler sağırlar, birbirlerini ağırlar..!" diyenler bile olmuştu.. Aklıma gelince burada paylaşmak istedim çünkü yeni bir konu değerlendirmeye açıldığında, sınıfta sessizce takip eden kardeşlerimiz olduğu gibi, bu sessizliği sessizce ve avuçlarını ovuşturarak takip edenler de olacaktır. Onlar da eksik olmasınlar ki şevkimizi diri tutuyorlar. Esasen "istihza"yı bir kenara bırakırsak bazı sözlerinde haksız da sayılmazlar;

Evet, Mehmet ALAGAŞ ve kendisiyle olan akrabalığı ADEM (a.s)'a dayanan az sayıdaki kardeşleri REALİTE akıntısına karşı kürek çektiler/çekiyorlar, TEVHİD tokmağıyla havandaki pis ve bulanık BATIL suyunu dövdüler/dövüyorlar İnşallah.. Kimlerin kör, kimlerin sağır olup nerede ağırlanacaklarını ise zaman gösterecektir.. !

Konumuza dönecek olursak,
Maruf kardeşimizin kitabın ortasından yaptığı yorumu çok yerinde bulduğumdan izninizle oradan devam etmek istiyorum;

Özetle, insanın yanılmaya meyyal olduğunu ve yarattığını çok iyi bilen Rabbimizin de merhametiyle birçok yanılgımızı affedebileceğini, ancak TEVHİD gerçeğini yaşamak yerine, ŞİRK bataklığına dalmış olarak ölenlerin asla affedilmeyeceğini hatırlatarak, İlahi Kelam'a olan muhtaçlığımızın altını çizmiş..

Şirk bataklığının ne kadar geniş bir alana yayılabildiğini, ne denli tehlikeli bir bataklık olduğunu bir çok ayette görebileceğimiz gibi, Allah Rasulü'nün bu husustaki uyarılarını da biliyoruz. Arz üzerinde kendisini Müslüman olarak tanımlayan bunca insanın var olması ve hepsinin de teorik olarak bu durumu biliyor olmasına rağmen dünyanın içinde bulunduğu vahim durumun sebebi de şu hakikat değil midir?;

" Sen ne kadar çok istesen de, insanların çoğu iman edecek değillerdir. Halbuki sen buna karşı onlardan bir ücret istemiyorsun. O, alemler için ancak bir zikirdir (öğüt ve hatırlatmadır). Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip-giderler. Onların çoğu şirk koşmadan Allah'a iman etmezler (imanlarına illa ki şirk karıştırırlar)." (12-Yusuf 103...106)

Bu hakikat bizleri sarsmalı ve Hanzala kardeşimizin kendi gerçekliğiyle "..hayatımın içinde TEVHİD anlayışını eksik ve bir o kadar da yanlış yaşadığım idi..." diyerek yüzleştiği gibi, her dem kendi gerçekliğimizi Tevhid gerçekliği ile yüzleştirmemiz gerekmez mi? İnsanın dışında değil içinde yayılan bu şirk bataklığının, yine insanın içinde kurutulması gerekirken, dışarıdaki sineklerle kavga etmenin kime ne faydası olacak ki? Nitekim ALAGAŞ hocamızın değerlendirmeye konu yazısındaki, "Seksenli yıllarda Türkiye'deki müslümanlar arasında ciddi bir şekilde dikkate alınmaya başlayan bu tevhid gerçeği daha sonraki yıllarda ikinci plana bırakılmış ve kitablara döktüğümüz bütün feryatlara rağmen tevhidi yolun aksine laik ve demokratik yollara hızlı bir teveccüh olmuştur.." sözleri, günümüz dünyasının durumu ile birlikte değerlendirildiğinde, bu teveccühün kırk yıldır "HAK" namına bir arpa boyu bile yol aldıramadığını göstermiyor mu? 

Hal böyleyken halkın göreceli refahı ve rızası dışında, "HAK namına çok ciddi yollar katettik" diyebilecek bir kardeşimiz yoksa eğer, buradan çıkaracağımız en önemli dersin, laik ve demokratik yolların beyhudeliğinden ziyade REALİTE yanılgısının insanı nasıl bir bataklığa çekip TEVHİD gerçekliğinden uzaklaştırdığı olmalıdır diye düşünüyorum..  Zira Talha kardeşimizin benzetmesinde de olduğu gibi, bu yanılgı deri değiştiren bir yılan gibi Rabbimizin vaadettiği güne kadar varlığını sürdürecek olup beşeri sistemlerin demokratik yollarıyla sınırlandırılamayacak kadar insandan içeri geniş bir yanılgıdır..!

Bir başka deyişle,
YANILGI içeride, REALİTE dışarıdadır..
İçeride GERÇEK olursa, dışarıya TEVHİD yansıyacaktır..!
İnsandan TEVHİD yansırsa, realite altüst olacaktır...


Maruf Can
12-04-2022 19:05
#5371
Tevhid Gerçeği

Cümleten Selamunaleyküm.

Allah tekrardan Alagaş Hocamıza rahmet eylesin, onu cennetine katsın inşallah.
Mehmed Alagaş amcamızın yadigârı olan bu siteyi tekrardan aktif hale getirebilmemiz ve hocamızın yokluğunda sağlam bir ders tekrarı yapabilmemiz için ilk olarak "Son Sözlerimiz Ne Olurdu?" konu başlığının seçilmesinin çok isabetli bir karar olduğu kanaatindeyim.

İçerik itibariyle baştan sona bir öğüt deryası olan bu yazının sırasıyla muhtelif bölümlerinin değerlendirilmesi bizler için çok faydalı olacaktır. Zira eskiden olduğu gibi şeytani üst aklın suni gelişmelerle İslam dünyası da dahil olmak üzere bütün insanların gündemlerini meşgul ettikleri aşikârdır. Zahiren üzücü olan bu olay aynı zamanda ilahi uyarıdan haberdar olan Müslümanlar için bir fırsattır. Şeytan ve dostlarına kıyamete kadar mühlet veren Rabbimiz bizleri asırları içinde barındıran hikmetli kitabı ile uyarmış, şeytan ve dostlarının tuzaklarına düşmememiz gerektiğini biz kullarına defalarca söylemiştir. Yaratılışı itibariyle hata yapmaya meyyal bir nefse sahip olan insanoğlu; niçin yaratıldığını, ne şekilde yaşayacağını ve ne uğruna ölmesi gerektiğini kendisine bildiren İlahi kelâmı okumadıkça ve hayatını onun ile hemhâl etmedikçe elbette ki başıboş kalmış bir şekilde yanılgıdan yanılgıya sürüklenecektir. Kullarına karşı pek merhametli olan ve bizleri bizden daha iyi tanıyan Rabbimiz düştüğümüz her yanılgının, yaptığımız her hatanın affının kendi meşietinde olduğunu söylerken şirk üzere ölmüş bir insanı affetmeyeceğini aşağıdaki ayet-i kerimede açıkça beyan etmiştir.

"Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun (şirk) dışında kalanları dilediği kimse için bağışlar. Kim de Allah’a şirk koşarsa, hiç şüphesiz büyük bir günahla iftirada bulunmuş olur." (4/Nisâ 48)

Bu sebeptendir ki İslam’a girmenin lafzen karşılığı Allah’ın birliğini dil ile ikrar etmektir. Müslümanca yaşayarak en güzel şeylerin, en güzel şekilde bulunduğu cenneti hak edebilmek ise bu lafzın mahiyetini bilerek, yalnızca Allaha kulluk yaparak hayatımızı idame edebilmemize bağlıdır. Şayet tevhidin bu hayati önemini iyice idrak edebilirsek, artık yapmamız/yapmamamız gereken şeyleri ayırt edebilmek çok daha kolaylaşacaktır inşallah.

Sınıfın bu zamana kadar sessiz kalmış öğrencisi olarak Zeyd ağabeyimin çağrısına icabet ediyor ve şimdilik sözü tekrar siz büyüklerime bırakıyorum.


Mehmed Can
12-04-2022 05:31
#5368
Yokluğunda İlk Ders Hocam

Şimdi senin yokluğunda daha önceki yıllarda işlediğimiz tüm derslerin ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anladık..
Neyi ne kadar anladık, neyi ne kadar öğrendik belki de şimdi daha iyi göreceğiz.
Bu yeni başlayan hüzünlü çalışma ile yeni bir sınav daha veriyoruz kıymetli ağabeyim..
Ve alınacak notlar da sınıftaki öğrencilerin karnelerine eklenecektir biiznillah..
Allah sana rahmet eylesin, mekanın cennet olsun inşâallah.


Bu vesileyle sınıf öğrencisi olan tüm kardeşlerimizi Rabbimiz merhameti ile hak ve hakikatde birleştirsin duası ile selamlıyorum.


Hanzala
12-04-2022 04:10
#5367
Gerçek ve Yanılgı

Esselamü Aleyküm
Sayfanızı aylardır sessiz sedasız takip eden biriyim. Duygu ve düşüncelerimi yazmak yerine konuşmak bana daha kolay geldiği için aylardır konulara yorumlar yapmayı düşünmedim. Zeyd kardeşimin "sınıfta hoca olmayınca bahçeye çıkmayan sınıf arkadaşı" olup "sessiz takipçi" olmaktan çıkmayı deniyorum inşaallah.

Yıllarca dindar olduğumu hatta iyi bir Müslüman olduğumu düşünüyordum. Mehmed abinin yazıları ve bu sayfa sayesinde nasıl bir yanılgı içinde olduğumu elhamdülillah anladım. Hayatın içerisinde "Müslüman olmakla" Müslüman yaşamak arasındaki farkı rahmetli Mehmet abi sayesinde anlayabildim. Rabbim ona Rahmet etsin.

Bir Müslüman olarak hayatımı realite ile geçirip gerçeklerin üzerini eksik bilgilerle bir güzel örtmüş ve hatta güneş sızmasın diye de kenarlarından iyice sıkıştırmışım. Bunun başlıca sebebi düşünce sığlığı idi.. Çocukluktan başlayan yanlış bilgi ve bilgi eksikliği... Aile içerisinde dinin belli kural ve kaidelerini, "tarikat büyükleri, şeyhler vs ne diyorlarsa odur..! Sen onlardan daha iyi mi bileceksin..!" lerle öğrendik. Yaş ilerleyip Rabbimin de lütfu ile doğru düşünmeye başlayınca, aciz olan bizlerin acziyetini sopayla kafasına vurulmuşçasına anladım.

Rahmetli Mehmed abinin "son sözlerimiz ne olurdu" yazısını çok önceleri okumuş ve kendimce dersler çıkarmıştım. Bu derslerin ilk olanı da, farkına varmadan hayatımın içinde TEVHİD anlayışını eksik ve bir o kadar da yanlış yaşadığım idi. Düşüncede teklik ama yaşantıda (Rabbim affetsin) farkına varmadan korkularla TEVHİD anlayışını yaşamışım. Konunun tekrar ele alınması çok isabetli bir karar olmuş. Elinize emeğinize sağlık...
Dua ile


Talha
12-04-2022 03:31
#5365
SELAMÜNALEYKÜM

Bedeniyle artık aramızda olmasa da bıraktığı mirasla ve özellikle "Son sözlerimiz ne olurdu" satırlarıyla manen ve fikren aramızda hissettiğimiz hocamızı Allah rahmetiyle kuşatsın ve bizleri cennette tekrar buluştursun...

Bu aşamayada yeniden Tevhid hakikatine dikkat çekerek giriş yapan, (ki bu gerçeğin önemini ve tazeliğini ne kadar koruduğunu gün geçtikçe çok daha fazla anlıyoruz) kardeşlerimizden Allah razı olsun...

Bu kardeşinizde "Toplumları kurtarmak için kendi kulluklarından taviz verenler, toplumları değil kendilerini bile kurtaramayacaklardır." kısmına dikkat çekerek devam etmek istiyor.

Bizler İslamın sahibi, kurtarıcısı değil yaşayıcısı ve yaşatıcısı olmaya gayret gösterenleriyiz. Bu gerçeği maalesef hep ardımızda bırakıyoruz. İslamın sahibi Allahtır, kuralları ve çizgileri O'nun tarafından belirlenmiştir. Fakat bu kurallar ve çizgiler kimilerine sert, kimilerine yumuşak geldiği için kendi emellerine ve işlerine geldiği ölçüde tahrifata başvuruyorlar. Bunu da ayetleri değiştiremeyecekleri için Hak olan ayetlere batıl yorumlar getirerek, te'vil yapıyorlar. Bunun sonunun nereye varabileceğine de günümüzdeki birçok grubun ve cemaatin geldiği yeri görerek şahid oluyoruz.

Tevhidin önemini idrak etmek istemeyip önemsemeyen, bunun gibi asli meselelerin uzağında kalmayı tercih edip tali meselelerde birbirlerini boğan nicelerini, tefrika bataklığında ötekileştirenleri ve boğulmaya terkedilenleri de üzüntü ve endişeyle görüp de, Mehmed hocamızın merhametli sitemine katılmamak ne mümkün!

İşte bu ilgisiz, sessiz ve hareketsiz müslümanlara yeniden şu hakikati haykırmak üzere harekete geçmek nasibolsun bizlere de...

"Eğer GERÇEK olan TEVHİDİ önemsememeye devam ederseniz, REALİTE olarak kabul ettiğiniz YANILGILAR sizi bataklığın içine çekmeye devam edecek ve sizi kurtarmak istediğini söyleyen yılanlar sizi sarıp sarmalayarak ateşe sürükleyecektir."


Köksal Şahin
11-04-2022 06:07
#5363
’’Son Sözlerimiz Ne Olurdu?’’ Hatırası..

Selamünaleyküm,
Rabbimizin çok değer verdiği güzel müslümanlar, kıymetli arkadaşlar..

Vefatının sene-i devriyesinde Mehmed ALAGAŞ üstadımızı, o güzel ağabeyimizi, şu mübarek Ramazan ayında hayırla anmak ve Zeyd kardeşimin kısa ve öz olarak ifade ettiği; "Mesele o ki, O'nun takdir ettiği işler gerçekleşirken, bizler doğru safta olalım ve doğru safta ölelim.. !" prensibine uygun olarak, salih bir amel ortaya koyabilmek umuduyla sınıftaki yerimi alıyorum.

Şeytani zihniyetin tasarlayıp ortaya attığı bitmek tükenmek bilmeyen suni gündemler arasında bizler, yüzünü Rabbine çevirmiş -muvahhidlik iddiasındaki- müminler, gündemimize Rabbimizin Kitabını ve O mübarek Kitabı; anlamaya, anlatmaya ve yaşamaya çalışan merhum ALAGAŞ ağabeyimizi almayacağız da ne yapacağız?

Rahmetli Mehmed abimizin bu değerlendirmeye konu olan "Son Sözlerimiz Ne Olurdu?" yazısı, bu siteyi keşfedip uzun bir süre sessizce takip ettikten sonra 'artık kendimi tutamayıp' yorum gönderdiğim ilk yazıydı. Neden kendimi tutuyordum? Aktif sosyal medya hesapları olmayan ve o güne kadar herhangi bir siteyle olumlu/olumsuz iletişim kurmamış biriydim. Olan biteni hep sessizce ve şimdilerde biraz da abartılı bulduğum bir şüpheyle takip ederdim. Kendimce gündemlerim vardı. Eşe dosta, e-mail yoluyla bu gündemlerime ait linkler, yazılar ve kendi yorumlarımı gönderirdim.

Derken "düz dünya" meselesiyle karşılaştım. Yaklaşık iki sene kadar bu konuyu araştırdıktan sonra kendi adıma nihai sonuca ulaşmış ve arzın; "yaşadığımız evrenin zemini" vasfıyla düz ve sabit olduğuna, güneş, ay, gezegenler ve yıldızlarla birlikte gece ve gündüzün de içerisinde bulunduğu göğün, bu düz ve sabit arz üzerinde hareket halinde (dönüş hareketi) olduklarına iman etmiştim. Bilimsel ve siyasal akıl yürütmeler bir yana, Kerim Rabbime hamdolsun ki bu sonuca ulaşmak konusunda Kuran-ı Kerim ayetleri son sözü söylemişti.

Sonra etrafıma baktım.. Sonra İslam ve Kuran konusunda "otorite" konumunda olan kişi ve kurumlara.. Benim gibi hiçbir ilmi vasfı olmayan sıradan bir müslümanın anladığı bu açık-net hakikati, Kuran'ın dilini yani Arapçayı sular seller gibi bilen bu kişiler/kurumlar neden hiçbir şekilde onaylamıyor ve tam aksini iddia ediyorlardı ki? Herşey bu kadar mı sahteydi? Bu kadar mı çaresiz ve gözlerimizin önündeki apaçık hakikati göremez haldeydik?..

Bir gün, abimden (kendi abim) bir e-mail geldi. Mehmed ALAGAŞ isimli bir yazar varmış, "insandergisi.com" sitesinde "düz dünya" iddialarına önce gülüp geçmiş, kısa bir süre sonra da açık tashih yayınlayıp bu konudaki 'aceleci' görüşlerinden dolayı özür dilemiş ve dünyanın düz "olabileceğini" söylemiş! Bunu öğrenince hemen siteye girdim ve bahsi geçen yazıları okudum. Şaşırmıştım açıkçası. İlk kez "camiadan" birinin bu konuda, yalpalamadan/dosdoğru ve samimi bir şekilde hakikatleri haykırdığına şahit olmuştum. Üstelik, meğer bu yazar "Dönen Dünya Mı Yoksa Gök Mü?" şeklinde bir değerlendirme de yapmış sitesinde ve bahse konu "Özür ve Tashih" metnini de bu değerlendirmenin "Yorumlar" bölümünde yayınlamış.. Böylesine ilk kez şahit oluyordum. Kamuoyunca tanınan, otuz küsur kitap yazmış ve kitapları milyonlarca satmış bir şahsiyet; "kariyerim ne olur, insanlar ne der?" gibi endişelerden uzak, önce genel kabul görmüş kanaatin aksine;  "dünya dönmüyor, gök dönüyor" diyor, sonra "düz dünya" konusundaki 'aceleci' itirazı için; "hata yapmışım, yanılmışım, özür dilerim" gibi bu topraklarda görmeye pek de alışık olmadığımız asil bir tavır sergiliyordu. Dikkatinizi çekerim! Her iki hakikatin bizatihi kendileri zaten sahipleneni "marjinal" yapmaya yetiyor.. Buradan ötesini varın siz düşünün...

Mehmed ALAGAŞ hocamı işte ilk kez böyle tanıdım. Sonra sitedeki diğer yazılarını okudukça, nasıl güzel bir insan ve müminle, Kuran ayetleri konusunda nasıl derinlikli ve 'Kuran bütünlüğünü' önceleyen bakış açısına sahip bir alimle karşı karşıya olduğumu gördüm. Okuduklarıma da inanamıyordum bir yandan.. Yıllardır okuduğum ve araştırdığım birçok yazardan farklı olarak Mehmed Abi'nin meseleleri anlatma yöntemi ve üslubu/akıl yürütmeleri çok temiz ve karmaşadan uzak, ikna edici geliyordu. Yazdığı her bir cümle için Kuran'dan delil gösterebilen ve bunu Kuran bütünlüğü içerisinde, hiçbir çelişkiye mahal vermeksizin yapabilen başka birileri var mıydı ki? Bir yandan Rabbime şükrediyor bir yandan da yazıları/yorumları okumaya devam ediyordum. Yorum yazanlar da ayrı bir konuydu tabi. Temiz ve düzgün kullanılan bir lisan, makul/mantıklı yaklaşımlar ve Kuran'a dayanma çabası, karşılıklı saygı, sevgi ve muhabbet.. Sanki çölde bir vaha gibiydi bu site..

İlerleyen dönemde sitede yeni bir değerlendirme yazısı yayınladı "Dünya Düz Mü?" başlığıyla. Gelişmeleri her zamanki gibi sessiz ve şüphelerle takip eden ben, bu yazıyı ve yorumları da heyecanla okuyordum. Artık her gün düzenli olarak siteyi açıp takip etmeye başlamıştım. Ama yine de şüphelerim bakiydi (!); Mehmed ALAGAŞ kimdir, nereden geliyor, çevresinde kimler var, "küresel" gruplarla bağlantısı var mı, varsa o zaman bu sitedeki insanı kendine çeken yazılar neyin nesi...? Bir de üstüne üstlük o sitenin tepesinde duran logodaki "küre dünya" görseli halâ değişmemiş, "madem dünyanın düz olduğunu söylüyorsunuz, neden halâ logonuzda küre var?" diyorum kendi kendime..

Diğer yandan; yıllardır demokrasi yalanlarıyla ve sandıkla işi olmamış ama son dönem gelişen olaylarla birlikte (15 Temmuz öncesi ve sonrası) "realite" girdabına kapılıp tekrar sandığa gitmişim ve çevre ülkelerdeki mazlum insanlara kol kanat geren ve onların da umudu olan bu samimi insanları desteklemek gerektiğini düşünüyorum.. Ama ALAGAŞ hoca tam aksi istikamette duruyor, demokrasiyle, sandıkla falan ilgisi yok? Kafam çok karışık. Her gün dua ediyorum; "Ya Rabbi! Bana basiret ver ve hak olanı göster, beni doğru yola ilet!" diye. Velhasıl bir türlü karar veremiyorum ne yapmam gerektiğine. Bu siteyi ve her gün okuduğum, kendisine gıyabında saygı ve sempati duyduğum Mehmed ALAGAŞ'ı, değer yargılarım çerçevesinde nerede konumlandıracağıma bir türlü karar veremiyorum. Bu şekilde bir süre daha geçti..

Derken bir gün, sitenin logosundaki "küre dünya" değişti. Bu benim için çok güzel bir gelişmeydi ama bir problem daha vardı; Mehmed ALAGAŞ'ın çıkardığı kitapların sayısı 33'tü! Şeytani simgeler ve ritüeller konusuna kafayı takmış biri olarak sıradaki bohçam buydu.. İşte böyle iki ileri-bir geri hesaplaşmalar arasında, günlerden bir gün, Mehmed abinin "Son Sözlerimiz Ne Olurdu? yazısı yayınlandı. Okudukça düşüncelerimin berraklaştığını ve içimdeki sıkıntının hafiflediğini hatırlıyorum.. Elhamdülillah.. İç muhasebelerim bir süre daha devam edip de resim netleşmeye başladıktan sonra, bütün şüphe ve endişelerimden kurtulmuş, şu fani dünyada, imtihan hayatında, ne yapacağıma ve ne yapmam/yapmamam gerektiğine karar vermiştim. Bana Mehmed ALAGAŞ'ı tanımayı ikram eden Latif ve Kerim Rabbime "emrettiği şekilde" hamdolsun... Sonrası kolay oldu. Siteye girdim, yorum kutucuğuna geldim ve kendisini geç tanımış olmanın mahçubiyetiyle bu siteye ilk yorumumu yazdım. 

İlerleyen günlerde Mehmed ALAGAŞ, hepinizin olduğu gibi benim de "Mehmed abim" oldu. Kendisiyle sık sık yazışırdık e-mail vasıtasıyla. Yazışmaya başladığımız ilk zamanlarda yukarıda bahsettiğim "33" konusunu sordum kendisine ve kendimce önemli ikazlarda bulundum; "benim gibi bu konulara dikkat edenler siteden ve anlattıklarınızdan uzak durabilir, ... vb" şeklinde, biraz da cahil cesaretiyle tabi.. Hak ettiğim cevapları almıştım o zaman... O günden sonra Mehmed abinin latife oklarından birkaç isabet almışlığım daha vardır. Bunlardan biri hediye olarak gönderdiği imzalı kitabın 33 no'lu kitap olmasıydı ("23 Mesele"). Diğeri de linkteki "bol 33'lü" yorumuydu. Bu yorum üzerine latifeyle; "Hayırdır Mehmed abi, sitede bir 33'tür gidiyor..?" mealindeki soruma cevaben şöyle yazmıştı;

"... Rabbani Yol ve Sünnetullah kitabını 87'de yayınladığımı düşündüğüm zaman karşıma 33 yıl çıktı. Belki de Süleyman (a.s.) mabedindeki 33 basamaktan hareket ederek 33’ün peşine düşen bu sapıkların başına, Rabbim 33 kez vurmak istiyordur."

Mehmed abinin bu konuya nokta koyduğu son cümle şu oldu;

"Herneyse.. 33 gündemimde değil. Bu vesileyle anlattıklarımızdan uzak duracak olanlar, Rabbimizin uzak tuttuklarıdır."

Rabbim sana rahmet etsin ve cennetiyle mükâfatlandırsın, güzel abim...

*****************************

Konuyu bir miktar dağıttığımın farkındayım. Ancak değerlendirme konusu Mehmed ALAGAŞ ve onun "son sözleri" olunca, bu kısa hikâyemi yazmasaydım bundan sonra anlatacaklarım eksik kaldırdı diye düşünüyorum. "Tevhid" gerçeğini idrak ettiği halde "realite" yanılgısına düşüp, sonra Rabbimizin lütfuyla tekrar "Tevhid" gerçeğine rücû etmiş bir kardeşiniz olarak, konu başlığımız ve Zeyd kardeşimizin yaptığı alıntılarla ilgili düşüncelerimi de İnşallah ilerleyen akış içerisinde paylaşmak istiyorum.

Selametle..


Zeyd Can
11-04-2022 03:18
#5362
Bismillahirrahmanirrahim

Ağır yükler yüklendiğini görmeme rağmen, hiçbir zaman yeterince destek olup omuz veremediğim güzel bir ADAM, kıymetli bir MÜSLÜMAN, cesur bir MUVAHHİD, çocukluğumun amcası, gençliğimin ağabeyi, içi dolu dolu hocam diyebildiğim ender şahsiyetlerden olan ALAGAŞ'ın yokluğunda bu işler nasıl yürüyecek bilmiyorum.. Hoş, kimler geldi kimler geçti de şu dar-ı dünyadan, işler hep Rabbimizin takdir ettiğinden öteye geçmedi, geçmeyecek.. Mesele o ki, O'nun takdir ettiği işler gerçekleşirken, bizler doğru safta olalım ve doğru safta ölelim.. ! Göçüp giden tüm müminler ile birlikte Rahman ve Rahim olan Rabbimizin cennetinde buluşmayı umuyor ve dua ediyoruz..

Sitenin aktif bir şekilde yayın hayatına devam etmesi için gösterilen çabaya da, yeniden başlamak için seçilen konuya da eyvallah.. Emeği geçenlere şükranlarımı sunuyor, hayırlara vesile olmasını diliyorum..

Daha önceki değerlendirmelerde Mehmed hocamızın öncülüğünde bazı önemli konuları ilmek ilmek işlemekle kalmamış aynı zamanda "bir konuyu nasıl işleriz?"in pratiğini de yapmış ve aslında bir usûl de öğrenmiştik. Bu değerlendirme başlığı altında da henüz bir yorum göremediğimden, konu başlığını ve değerlendirmemiz istenen bölümü dikkate alarak, birkaç tanımla başlayıp diğer kardeşlerimizin de katkılarıyla öncelikle bu tanımlar üzerinde mutabık kalarak yola devam edersek daha doğru olacağını düşündüm.

Tevhid çok geniş bir kavram olmakla birlikte ALAGAŞ'ın şu kısa ve öz tanımı sizce de başlangıç için yeterli değil mi? ;

" Tevhid, birleme veya bir olduğuna inanma anlamına gelir. "İslam'a göre tevhid nedir?" sorusunun en kısa cevabı; Alemlerin Rabbi olan Allah'ı zatında, sıfatlarında ve fiillerinde birlemek, O'na hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamaktır. Bu cevabı biraz daha genişletecek olursak, tevhidi şöyle tanımlayabiliriz.,

Tevhid, alemleri yaratan Allah (c.c.)'ı zatında, sıfatlarında, fiillerinde birliyerek O'na inanan müslümanların, yaşadıkları sürece ilgilerini ve dikkatlerini Allah'a yöneltmeleri, Allah'a teslim olmaları, hiçbir yaratığı, hiçbir konuda mutlak muktedir görmeyerek, karşılaştıkları her iş ve her durumda mutlak muktedirin Allah (c.c.) olduğunu idrak etmeleri, Allah'ın gösterdiği yolda, Allah'ın emrettiği kişilikle sadece Allah'a kulluk etmeleridir. Nitekim kendilerine muvahhid denilen müslümanlar, tevhid gerçeğine bu bilinçle yönelen ve bu bilince göre yaşayan müslümanlardır. .." (Mehmed ALAGAŞ - TEVHİD ve ŞİRK)


Peki ya realite ile ilgili yaptığı şu tanım? ;

"..Hak, ister yaşansın, ister yaşanmasın,  ister somut olsun, ister soyut olsun, haktır. Somut veya soyut olması, yaşanılan realitede, yaşanılan gerçeklikte yer alıp almaması, hak olma vasfına gölge düşürmez. Fransızca kökenli realite kelimesinin sözlük anlamı ise gerçektir. Kendilerini realist olarak tanımlayan kimseler, gerçekçi olduklarını ileri süren kimselerdir. Tabi ki realite kelimesinin türkçe karşılığı olan gerçek, gerçeğin İslami manadaki karşılığını içermez. İslami manada gerçek demek, işin aslı, doğrusu veya hakikatı demektir. Dolayısıyle İslami manadaki gerçek ile İslami manadaki hak, birbiriyle çelişmeyen ifadelerdir.

Ancak kendilerini realist olarak tanımlayan kimselerin gerçeğe yükledikleri mana, İslami içerikli bir mana değildir. Realiteye gerçekçilik dense dahi, realitenin günümüz pratiğindeki tanımı daha ziyade somutçuluktur. Somutlaşan herşey, yaşanan her vakıa birer realite olarak tanımlanmaktadır. Nitekim batılı ülkelerin İslam realitesini kabul etmeleri, İslam'ın hak olan gerçekliğini değil, bir vakıa olarak varlığını kabul etmeleridir..." (Mehmed ALAGAŞ - TARTIŞILAN SORULAR)


Bu iki tanım ile birlikte düşündüğümde, konu başlığındaki vurgunun "TEVHİD ve REALİTE"nin zıtlığından ziyade, "GERÇEK ile YANILGI"nın farkına olduğunu anlıyorum. Kaldı ki bu durum, değerlendirmemiz istenen bölümde "..Bu yanlış yönelişte hak ile realite karşı karşıya gelmiş ve haktaki değil realitedeki çıkış yolunu daha kolay ve daha akıllıca bulan realist müslümanlar.." denilerek açıkça ortaya konulmuş..

Bir başlangıç olsun diye şimdilik bu kadarla yetinip sözü, sınıfta hoca olmayınca, soluğu bahçede almayan ve almayacak olan sınıf arkadaşlarıma bırakıyorum.. :) 

Selam ve dua ile..




Güvenlik Kodu (*)
İşlemin sonucunu aşağıya yazınız : 44 çarpı 2 = ?


(*) Zorunlu

LÜTFEN DİKKAT:
IP numaranız kaydedilmektedir. Yorumlarınız sebebiyle ilgili kişi ve kurumların yasal işlemler başlatabileceğini unutmayınız. Aşağıdaki sebeplerle yorumlarınız onaylanmayacaktır.
  • Küfür, hakaret, tehdit, rencide edici ifadeler
  • İnançlara saldırı
  • Büyük harflerle yazılmış cümleler