
Büyüklere Düşen
Hatırlamaya çalıştı, galiba ilkokula başladığı seneydi.
Babası -kabrine rahmet yağmurları yağsın- elinden tutup onu bayram yerine götürmüştü. Oyunlar, oyuncaklar derken bir de baktı ki kendi başına kalıvermiş, babası yanında yok. Hâlbuki ona elini bırakmamasını da söylemişti. Korktu ve ağlamaya başladı. O derece içli ve devamlı ağlıyordu ki sanki her dakika bir yıla bedeldi. Öte yandan babası da her yerde onu arayıp durmadaydı. Sonunda buldu. Çocuk, kendisine çok kızacağını sanıyordu, oysa babası öyle yapmadı. Burnunu şefkatlice sıkarak ömrü boyunca hiç unutmayacağı şu cümleyi söyledi:
"A babasının canı. Bu işte kabahat benimdir çünkü küçükler yola yalnız gidemez, kaybolurlar, büyükler onların ellerinden tutmalı."

Paylaştığım alıntı, sadece geçmişten gelen nostaljik bir anı değil, insan ruhunun en temel ihtiyaçlarından birine, "güvenli bağlanmaya" tutulmuş bir aynadır. O babanın, korkudan titreyen çocuğuna sarılıp, “Bu işte kabahat benimdir çünkü küçükler yola yalnız gidemez, kaybolurlar, büyükler onların ellerinden tutmalı.” demesi, pedagojinin en saf, en insani özetidir. Bu cümle, suçlamayı değil sorumluluğu, cezayı değil şefkati seçen bir bilgeliğin tezahürüdür. Peki, o bayram yerinden günümüzün karmaşık, dijital ve gürültülü dünyasına ne kaldı?
Bugünün dünyası, o hikâyedeki bayram yerinden çok daha kalabalık, çok daha tekinsiz ve çocukların kaybolabileceği labirentlerle dolu. Ancak bugünün trajedisi, çocukların fiziksel olarak kaybolmasından ziyade, ruhsal ve zihinsel olarak kalabalıkların içinde yalnız kalmalarıdır. Biz yetişkinler, bazen kendi hayat telaşımızda, bazen de "onlar artık büyüdü, kendi başlarının çaresine baksınlar" yanılgısıyla, bilmeden onların ellerini bırakıveriyoruz.

"Küçükler yola yalnız gidemez..."
Bu evrensel bir doğrudur. Yol sadece fiziksel bir mesafe değildir; yol hayattır, ergenliktir, kimlik arayışıdır, hayal kırıklıklarıdır. Bir çocuk, elinden tutan o sıcaklığı hissetmediğinde, hayat ayaklarının altından kayıyormuş gibi hisseder. Kaybolmak, sadece yönünü şaşırmak değildir; değerlerini şaşırmak, aidiyetini kaybetmek, sevilmediğini düşünmektir. Korku ve ağlama ile o gün bayram yerinden yükselen ses, bugün modern çağın çocuklarında; içe kapanma, kaygı bozuklukları veya öfke patlamaları olarak yankılanıyor.
O eski fotoğraflardaki babanın şefkati, bize bugün çocuklarımıza nasıl davranmamız gerektiğini haykırıyor;
Şefkatle yakalamak ve asla cezalandırmamak.
Bir çocuk hata yaptığında, yolunu şaşırdığında veya "elini bıraktığında", ona kızmak ve onu suçlamak, çocuğun korkusunu sadece ikiye katlar. O babanın yaptığı gibi, burnunu şefkatle sıkıp sorumluluğu üstlenmeliyiz. "Senin kaybolman benim eksikliğimdir, ben senin güvenli limanınım." mesajını vermeliyiz.

Çocuklarımızın elinden tutmak;
Onlara sadece fiziksel olarak eşlik etmek değil, duygusal olarak orada olmaktır.
"Beni dinlemiyor" diye şikâyet etmek değil, "onu dinlemeye vaktim var mı?" diye kendine sormaktır.
Onların hatalarını birer suç değil, öğrenme fırsatı olarak görüp, o anlarda yanlarında durmaktır.
Dijital dünyanın sahte kalabalıklarında kaybolmamaları için, onlara gerçek, sahici, insani bir sevgi ve aidiyet duygusu sunmaktır.

O hikâyedeki çocuk, babasının o cümlesini ömrü boyunca unutmadı. Çünkü o an, hayatının en korkulu anında, koşulsuz bir kabul ve koruma gördü. Bizim çocuklarımız da büyüdüklerinde, bizim onlara verdiğimiz tepkileri hatırlayacaklar. Korktuklarında ya da hata yaptıklarında, yanlarında "had bildiren" bir otorite mi, yoksa ellerinden tutup yola devam etmelerini sağlayan şefkatli bir yol arkadaşı mı bulduklarını asla unutmayacaklar.
Gelin, o babanın bilgeliğini bugüne taşıyalım. Hayatın karmaşasında, çocuklarımızın ellerini asla ama asla bırakmayalım. Çünkü onlar hala küçük ve yol halâ çok uzun.
Ve emin olun;
O yolda kaybolmak, bir çocuğun başına gelebilecek en ağır bayram günüdür...

28 Temmuz 2026
Gülsüm ALAGAŞ

