Kısa Sorular A+ | Normal | A-

Dinde Güncelleme Olur Mu?



Dinde Güncelleme Olur Mu?

Selamunaleyküm
Mehmed hocam son günlerde Cumhurbaşkanı R. Tayyib Erdoğan'ın söylediği "Dinde güncelleme" sözü çok değişik ortamlarda tartışılıyor. Bu söze büyük bir tepkiyle yaklaşanların genel kanaati dinde güncellemenin olamayacağı yönünde. Sizin Cumhurbaşkanının söylediği bu söz hakkındaki görüşünüz nedir?             <<< Selami ÖZCAN >>>

Ve aleykümselam
Mesele din olduğu zaman şahıslar üzerinde değil söylenen söz üzerinde durmamız gerekir. Gerçi gönlüm isterdi ki, ifadesi yanlış fakat anlamı hak olan bu sözü bir cumhurbaşkanı değil ümmetin bu ciddi meselesiyle yakından ilgilenen bütün alimler icma ile söylesin. Ancak İslam alimliğini, geleneksel kaynaklardan nakilcilik olarak anlayan günümüzdeki alim(!) çoğunluk bu anlayıştan ne yazık ki çok uzaktır.

Bizim uzun yıllardır devamlı tekrarladığımız dinde değil fıkıhta güncelleme anlayışını dile getiren kişi, elbetteki bu söz ile ayetlerin veya hükümlerin değişmesini-güncelleşmesini kastetmemektedir. Çünkü kıyamete kadar zamanlar ve mekanlar üstü olan Kur'an-ı Kerim ayetleri evrensel olduğu gibi bazı hükümlerin zamana ve mekana göre değişmeyecek olan pratikleri de evrenseldir. Bu söz ile kastedilen evrensel olan ayetler ve pratikler değil, müslümanların yaşadığı konumu ve şartları dikkate alan bazı hükümlerin günümüzde pratiğe geçirilmesiyle ilgili asırlar öncesi yapılan ictihatler, verilen fetvalardır. İşte ayetler ve hükümler dikkate alınarak güncellenmesi gereken din değil bu fıkıhdır.

Gerçi cumhurbaşkanının "Güncelleme" derken ayetlerin asıllarını değil bunları kastettiğini, bu söze şiddetle karşı çıkanlar da bilmektedir. Çünkü güncellemeye "Dinde reform" diyerek karşı çıkan kimseler bu sözü doğru anlamında kabul ettikleri zaman sadece nakliyatçılıkla kazandıkları itibarları zayıflayacak ve bunun da ötesinde ayetler üzerinde çok ciddi araştırmalar yapmaları, yeni ve hak görüşler ortaya koymaları gerekecektir. Tabi ki kolaya alışmış geniş bir zümre için çok zor ve gereksiz bir iştir bu!. Nitekim günümüzde Muhammed ümmeti hükümlerden kaynaklanan muazzam ortak noktalarını bir kenara bırakıp, ictihad kaynaklı ayrılıklarını ön plana çıkararak büyük bir fitnenin içine girmişken, bu mezhepler içinde kendilerine fakih denilen böylesi hazırcı kimseler halktaki bu mezhep bağnazlığını gidermek bir yana, bu bağnazlığı daha da körükleyici yaklaşımlarda bulunmaktadırlar.

Kendilerine fıkıh despotu diyebileceğimiz bu kimselere göre asırlar önce ileri sürülen bütün mezhebi görüşlerin, bütün ictihadların, aynı şekilde günümüzde de yaşanması gerekmektedir. Bu mezhebi ictihadlara müdahale etmek veya bunları değiştirmeye çalışmak, dini değiştirmeye çalışmak gibi bağışlanmaz bir suçtur bu kimselere göre!. Çünkü bu kimseler mezhebi din kabul etmişler veya diğer bir deyişle yüce İslam dinini mezhebi sınırlara hapsetmişlerdir. Halbuki evrensellik vasfı, İslam'la ilgili bir vasıftır. İslam'ın evrensellik vasfını mezheplere vermek, mezhepleri ve bütün mezhebi görüşleri evrensel kabul etmek, mezhepleri putlaştırmak olup-günümüzdeki problemlerin belli başlı nedenlerindendir.

Oysa değil bu müctehidlerin ictihadlarına,
Efendimiz (s.a.v.)'in zaman, mekan ve muhatabı dikkate alarak yaptığı bazı ictihatleri, bazı tatbikatleri dahi evrensel kabul ederek, bu tatbikatlere şabloncu bir zihniyetle yaklaşamayız. İslam'ın en temel ve evrensel kaynağı olan Kur'an-ı Kerim, bazı hükümlerin nasıl ve ne şekilde pratiğe geçirileceğini müşahhas bir şekilde bildirmesine rağmen bazı hükümlerin tatbikatında Resulullah (s.a.v.)'in şahsında müslüman önderlere belli sınırlar dahilinde bir muhayyerlik vermiştir. Bu muhayyerliğin verilmesindeki hikmet, söz konusu hükümlerin pratiğe geçirilmesinde zaman, mekan ve muhatap gibi unsurların dikkate alınması gereğidir. Nitekim Resulullah (s.a.v.) bu hükümleri pratiğe geçirirken söz konusu unsurları dikkate almış ve bu hükümlerin en güzel pratiğini ortaya koymuştur.

İşte Sünnet-i Nebevinin önemli bir bölümünü oluşturan bu pratiklerde dünya müslümanlarının ve özellikle müslüman alimlerin örnek alması gereken husus, bu pratiğin şeklen kendisi değil, İlahi hükmün pratiğe geçirilmesinde Resulullah (s.a.v.)'in gösterdiği Nebevi usuldür. Efendimiz (s.a.v.) kendi zamanında ve şartlarında bir hükmü pratiğe geçirirken hangi maslahatları öncelemiş ve nelerden sakınmış ise günümüzdeki alimlerin de kendi şartlarında aynı Nebevi usulle bağlı kalarak yeni çözümlemeler getirmeleri gerekir. Çünkü bu gibi meselelerde sünnete bağlılık, pratik sünnete şablonik bir zihniyetle yaklaşmak değil, Efendimiz (s.a.v.)'in bu pratiklerdeki usulüne bağlılıktır.

Sünnete bağlılıkla ilgili olarak kısaca belirttiğimiz bu yaklaşım, hiç şüphesiz ki zaman, mekan ve muhataplara göre yapılan mezhebi ictihatlar için de geçerlidir. Sebeb ve illetlere göre değişebilecek mezhebi ictihatları evrensel kabul edenler, ne yazık ki mezhebi bağnazlık ile bu ictihatları tabulaştıran fıkıh despotlarıdır. Bunlara bakarak İslam'ın evrensel olmadığını ileri süren dış çevreler de genel olarak İslam ile mezhep vakıasını birbirine karıştıran art niyetli kimselerdir. Oysa evrensel olan İslam'dır, evrensel olan İlahi vahiydir. İlahi vahyin yaşanan çağa ve çağın ihtiyaçlarına göre yapılan tefsir ve yorumları, fetva ve ictihadleri sadece kendi zamanında geçerli olup evrensel değildir.

Evrensel olan Kur'an-ı Kerim'de, bu evrenselliğe gölge düşürecek hiçbir ayet, hiçbir hüküm yoktur. Çünkü Kur'an-ı Kerim zamana, mekana, konuma ve muhataba göre pratiği değişebilecek olan meselelerde somut pratikle ilgili olarak ya birden fazla hüküm vazederek, müslümanların önderine bu hükümler arasında tercih hakkı vermekte veya o konudaki genel hükmünü bildirip, bu hükmün pratiğe geçirilmesi hususunda yine müslümanların önderine görüş ve tercih hakkı bırakmaktadır. Nitekim Resulullah (s.a.v.) İlahi hükmün pratiğe geçirilmesiyle ilgili olarak muhayyer bırakıldığı bütün meselelerde, İlahi mesajın genel dünya görüşünü ve sınırlarını dikkate alarak, söz konusu hükümleri en güzel biçimde pratiğe geçirmiştir.

İşte mesele bu noktaya geldiği zaman günümüzdeki müslümanların ve özellikle müslüman önderlerin Efendimiz (s.a.v.)'den örnek almaları gereken husus, yukarıda da belirttiğimiz gibi Efendimiz (s.a.v.)'in bu pratiklerde kullandığı Nebevi usuldür. Çünkü hiç şüphesiz ki Efendimiz (s.a.v.)'in pratik düzlemde muhayyer bırakıldığı meselelere gelişi güzel bir yaklaşımı yoktu. O konudaki genel hükmü, hükmün hikmetini ve sınırlarını dikkate alarak gözettiği maslahatlar bulunmaktaydı. Resulullah (s.a.v.) bu gibi hükümleri pratiğe geçirirken maslahatların çatıştığı durumlarda, yaşanılan konumu dikkate alarak bazı maslahatlara öncelik verirken, bazı maslahatları da gözardı edebiliyordu. Bizler için açık örneklik olan Efendimiz (s.a.v.)'in İlahi hükümleri pratiğe geçirirken kullandığı bu Nebevi usulü kavramak, günümüz müslümanlarının pratik meselesindeki önemli sorunlarını çözümleyecektir. Tabi ki bunun sağlanması, Kur'an ve sünnetin aynı gerçeklikte mütalaa edilmesine ve Nebevi usülün Kur'an-ı Kerim ışığında tesbit edilmesine bağlıdır.

Sonuç olarak "Dinde güncelleme olur mu?" sorusunu "İslam fıkhında güncelleme olur mu?" şeklinde anlayarak bunun şart olduğunu kabul etmeli ve asırlardır tekrarlanan hazır fetvalarla İslam'ın düz yolunu yokuş haline getiren anlayışları bir kenara bırakarak bu güncellemeyi bir an önce yapmalıyız. Tabi ki bunu yaparken ne modernizimden, ne feminizimden, ne libaralizimden etkilenmeli, Nebevi usulü dikkate alarak hak hükümlerin günümüz şartlarındaki hak pratiğini açıkça ortaya koymalıyız.

Böyle bir yaklaşıma sadece bizler değil değişik mezheplere bölünmüş bütün bir Muhammed ümmeti de muhtaçdır. Çünkü dünya müslümanlarının umud edilen vahdetinin gerçekleşmesi, evrensel veya bütünleyici olmayan mezhebi düzlemlerde değil, İslam dininin kendisine özgü evrensel düzleminde mümkün olabilecektir.

Vahdet duası ile..
                                                                 <<< Mehmed ALAGAŞ >>> 




Yorum yap yorum

Yorumlar [9]

Fatma Ceren
19.03.2018 21:33
Selamun Aleyküm
Konu güzel açıklanmış, teşekkür ederiz.

İki kırmızı ışıklı bir lambada duran kişinin, yeşil ışığın çok geç yandığını ve o süreçte yapıcı davranılırsa ortada ışıkların bile kalmayacağını görmesi lazım.

Mehmed abi yorumun sonunda bir soru sormuş. Ayetin hikmetini kavrayan değil ama daha önce sitedeki "İslam'da Kadını Dövmek" başlıklı forumda, konuya dair açıklamaları anlayan bir bayan olarak; şalterleri attıran hususun feminizmden geçtiğini artık görebiliyorum. Bir engel de, toplumda doğru uygulamaların olmayışı diye düşünüyorum. Fakat yanlış uygulamalar ve mazeretler hakikati geçersiz kılmaz.

Düşünmesi de, konuşması da, hazmı da zor olan bu meseleyi, Mehmed abinin açıklamasıyla kolaylaştıran Rabbimize hamdolsun.

Selamlar.

Mehmed Alagaş
15.03.2018 14:59
Ve aleykümselam
Yorumlar için teşekkür ederim. Ümmet için çok önemli olan bu mesele, sadece ve sadece Kur’an-ı Kerim ışığında çözülmesi gereken bir meseledir. Ben şahsım adına geleneksel fıkhın müslümanları pratik yaşantıda çelişkiye düşüren sorunlu yönleriyle seksenli yılların başlarında karşılaşmıştım. Resmi din anlayışını benimseyen fıkıhçılar yaşadığımız ülkenin dar’ul İslam olduğunu iddia ederlerken, bunlara haklı olarak karşı çıkan diğer kesim ise dar’ul harp olduğunu söylüyorlar ve biz genç müslümanları dar’ul harp fıkhıyla karşı karşıya getiriyorlardı.

Ellerine silah değil Kitab alması gereken müslümanları anarşistliğe sürükleyen bu söylemleri kabul etmediğimiz içindir ki önce kapı kapı dolaştıktan sonra son çare olarak (aslında ilk çare olduğunu ilerki yıllarda anladık) Kur’an araştırmalarına başlama nedenimiz de buydu. O yıllarda bu ciddi meseleyi Kur’an’a götürerek araştırdığımız ve Kurani sonucu ayetlerle ortaya koyduğumuz zaman ise önceleri karşımıza hoca ve alim kisvesiyle çıkan bu kesimler derin bir sessizliğe büründüler. Çünkü onlar da anlamışlardı ki, söz konusu ictihadler sadece ve sadece kendi zamanı için doğru ictihadlerdi.

Ama geleneksel İslam fıkhına körü körüne yaklaşımları teorik düzlemde yine değişmedi. Teorik diyorum çünkü pratik hayatta birçok davranışlarını güncellemişlerdi. Salih kardeşim yukarki yazıda yer alan bir cümleme açıklık getirmemi istemiş. Yukarki yazıda ayetlerin evrensel olduğunu belirtmiştim. Mesela Resulullah (s.a.v.)’i insanlara açık ve genel tebliğle görevlendiren şanı yüce Rabbimiz, Efendimiz (s.a.v.)’in bulunduğu şartllarda insanların en çok toplanacağı yer olan panayırlara gideceğini ve tebliği buralarda yapacağını bilmesine rağmen ayetlerde “Panayırlara giderek tebliğ yap” dememiştir. Çünkü Rabbimiz biliyordu ki tebliğ imkanları her çağda değişecek ve ilgili ayetlere panayır ifadesi eklenirse bu ayetler evrensel olmayacaktı.

Teorik düzlemde hadislere vahiy gibi yaklaşan ve evrensel olduğunu iddia eden çevreler, sizlerin de gördüğü gibi pratik düzlemde sünnete sadık kalarak panayırlara gitmemekte, tebliğle ilgili olarak her türlü teknolojik imkanı bizden fazla kullanmaktadırlar. Tabi ki bunu yadırgamıyoruz. Yadırgadığımız husus bu konuda sessiz sedasız pratikte güncelleme yaparlarken, aynı güncellemenin yapılması gereken diğer fıkhi konularda düşünmeden itiraz etmeleri, ilmi değil nefsi bir yaygara koparmalarıdır.

Kadınla ilgili güncellenmesi gereken bazı meseleler de böyledir. Mesela Efendimiz (s.a.v.) o dönemin şartlarında yolculuk yapmak durumunda kalan müslüman kadınların namus, can ve mal güvenliğine ilişkin maslahatları dikkate alarak hak tavsiyelerde bulunmuştur. Bizlerin yapması gereken Efendimiz (s.a.v.)’in kendi döneminin şartlarında dikkate aldığı riskleri ve gözettiği maslahatları esas alarak, bu Nebevi tavsiyeyi aynı Nebevi usulle güncellemektir. Bütün bu gerçekliklere göz kapayarak dünyanın dört bir tarafına belli bir güvenlik içinde gidebilen günümüzdeki mü’mine bir kadına, umre veya hacca gitmek konusunda maslahatla ilgisiz engeller koyabilir miyiz?

Geleneksel fıkhı Kur’an’ı esas alan Nebevi usulle güncellerken elbetteki modernizim veya feminizm gibi ölçüsüz akımlardan da etkilenmememiz gerekir. Mesela İslam’ın evrensel hükümlerini böylesi akımların tenkidlerine karşı savunmak isteyen bazı kimseler, kadınların dövülebilmesiyle ilgili ayeti binbir zorlukla tevil etmeye çalışarak “İslam’da kadını dövmek yoktur” demektedirler. Vardır, aile kurumunu koruyabilmek için son çare olarak itidalli bir şekilde kadına vurmak da vardır. Rabbimizin açıkça beyan ettiği bu gerçeği niye gizleyeceğiz ki?

Kadına şiddet elbetteki İslam’ın kabul etmediği bir durumdur. Bu gerçekliğin yanında yer aldığını bildirmek için “Kur’an’da kadını dövmek yoktur” diye saçmalamak yerine ayetteki ve hükümdeki hikmeti kavrayarak “Günümüz dünyasında Kur’an’a göre kadın döven yoktur” denilse, çok hak ve gerçek bir söz söylenmiş olacaktır. Çünkü konuyla ilgili ayet-i kerime tefekkür edildiği zaman bu ayet erkekleri kadınları dövmeye teşvik eden bir ayet-i kerime değil, kadınlarını dövmek isteyen erkeklerin önüne iki ciddi engel koyan bir ayet-i kerimedir. Kadınlarına kızarak dövmek isteyen erkeklere bu ayet-i kerime iki kırmızı ışıkla iki kere “Dur” demektedir. İlk kırmızı ışıkta “Öğüt ver, ikaz et” dedikten sonra aynı yanlışın tekrarlanmasında yanan ikinci kırmızı ışıkta ise “Yataklarını ayır” buyurularak bir erkek için yerine getirilmesi pek de kolay olmayan ikinci tavsiye şart koşulmaktadır.

Şimdi söyleyin bana, günümüzde kadınını döven erkeklerden bu iki kırmızı ışıkta durup, bu iki tavsiyeyi yerine getiren erkek var mı? Bu soruya “Binde bir vardır” diyorsanız (ki olduğu kanaatinde değilim ama doğru sayalım) bu demektir ki söz konusu ayet bir bütün olarak yaşansa günümüzde kadını dövme olayları binde dokuzyüzdoksandokuz azalacaktır. Bu ayetin hikmetini kavrayan değerli mümine bacılarım siz söyleyin, kadını dövmeyle ilgili bu ayet de kadınlar için başlı başına bir rahmettir öyle değil mi?
Orhan Akdeniz
14.03.2018 21:33
Selamunaleykum
Mehmet abi Allah senden razı olsun. Açıklık getirdiğin bu konu ümmetin en çok ihtiyacı olan vahdete giden yolda umarım nebevi usulün anlaşılması açısından yol aydınlığı olur inşaallah. .
Selâm ve dua ile.
Bekir Ziya
14.03.2018 17:09
selamün Aleyküm
söylenen sözü, söyleyen kişinin kimliğini dikkate alarak içindeki yanlış kullanılan ifadelere de hüsnü zanla yaklaşıp değerlendirmeniz her müslümana örneklik teşkil edecek kadar ince ve güzel. Allah ilminizi arttırsın Mehmet Abi.
İnşirah Melal
14.03.2018 12:35
Selamaleykum
Eyvallah hocam.
Nefsi tepki ve yaklaşımlardan sıyrılmış ve de her türlü yerel veya küresel çıkar ya da tehditleri bir tarafa bırakmış, önceliğini sadece ve sadece evrensel mihenk taşımız olan Kitab-ı Kerim'imize vermiş bir istişare heyeti oluşturmak zor görünse de, bu zorluk aşıldığında birçok meselenin kolaylıkla çözümleneceği aşikardır.

Sizden sadır olan ve daha önce de defalarca gördüğüm bu İTİDAL çizgisini çok önemsiyor ve muhafaza etmesi için Rabbime dua ediyorum.

Ve Salih CAN kardeşimizin hatırlattığı hükümdeki hakikatin yine aynı suredeki şu ayetle daha iyi anlaşılacağını ve yorumlarımızı daha anlamlı kılacağını düşünerek ekliyorum;

"Allah sözün EN GÜZELİNİ müteşabih (birbiriyle uyumlu-birbirini açıklayan) ve mesani (mükerrer-tekrarlanan ayetlerden) bir Kitab olarak indirdi. Rablerine karşı huşu duyanların (saygıyla korkanların) ondan derileri titreyerek-ürperir. Sonra da onların derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine (karşı) yumuşar-yatışır. İşte bu Allah'ın yol göstermesidir. (Allah) onunla (indirdiği Kitab'la) dilediğini hidayete (doğru yola) eriştirir. Allah kimi de saptırırsa (sapıklıkta bırakırsa) artık onun için (doğru) bir yol gösteren yoktur." (39-Zümer 23)
Salih Can
14.03.2018 10:45
Selamunaleyküm
Bu açıklayıcı yazı için Allah razı olsun.
Benım de sahsı kanaatım teleffuzu yetersızde olsa kastın fıkhı konularda oldugu yonunde. Lakin bu konuda da görduk kı soylenen sozden cok soyleyen kısıye bakıp algıda secıcılık yapıyoruz. Acaba tarafgırlık yapmadan, "...onlar sözü işitirler ve EN GÜZELİNE uyarlar...." (39-Zümer 18) hukmuyle yola cıksak daha adil olmaz mı? Ayrıca bu kadar cemaat tarıkat mezhep kendıne gore ıslamı guncellemıyormu zaten, tek dın tek kıtapdan bu kadar bölünmüşlüğün çıkmasının başka izahı var mıdır?

Bir de şu konuya bir örnek verebılır mısınız, daha anlasılır olması için;

"İslam'ın en temel ve evrensel kaynağı olan Kur'an-ı Kerim, bazı hükümlerin nasıl ve ne şekilde pratiğe geçirileceğini müşahhas bir şekilde bildirmesine rağmen bazı hükümlerin tatbikatında Resulullah (s.a.v.)'in şahsında müslüman önderlere belli sınırlar dahilinde bir muhayyerlik vermiştir. Bu muhayyerliğin verilmesindeki hikmet, söz konusu hükümlerin pratiğe geçirilmesinde zaman, mekan ve muhatap gibi unsurların dikkate alınması gereğidir. Nitekim Resulullah (s.a.v.) bu hükümleri pratiğe geçirirken söz konusu unsurları dikkate almış ve bu hükümlerin en güzel pratiğini ortaya koymuştur."
Selami Özcan
14.03.2018 00:24
Selamunaleykum
Allah razı olsun inşaallah hocam...
Cumhurbaşkanın bu sözü hangi niyetle söylediğini bilmiyorum ama isteyerek veya istemeyerek bu mühim meselenin geniş kitlelerce konuşulmasına vesile olduğu açık. Bunda da bir hayır vardır diyor, bu güzel ve kısa açıklamanızdaki geniş kapsamlı manaların ümmetin selameti için ne kadar elzem olduğunu çok iyi anlıyorum.
Allah yâr ve yardımcın(m)ız olsun inşaallah dua ile.
Hamza Kılınç
13.03.2018 23:15
Dinde güncelleme
Hocam, Erdoğan "güncellenmesi gerekir" derken "fıkhı kastetmiştir". Demenin ümmete ne gibi bir faydası var?! Bu adam bunu günümüzde fıkıh ilmine katkısı olması için mi söylediğini sanıyorsunuz ?! İslam bir ideoloji değil hayat tarzıdır. Bunu tam anlamı ile idrâk edemeyenler, o büyük değeri ticarete, siyasete ve menfaate alet ederler. Alet edenler hem bu dünyada hem ahirette rezil rüsva olacaklardır. Ama asıl önemli olan alet edenlerin aleti olmamaktır...
Ömer Faruk Akbulut
13.03.2018 22:03
Guncelleme
Hocam sizden Allah razı olsun ifadeleriniz bizi bir nebze aydınlattı. Fakat konu Nureddin Yıldız hocanın Nisa 34. Ayetini açıklamasıyken, eleştirilen konu kadınları dövme meselesiyken, cumhurbaşkanının bu eleştirileri 8 marta malzeme yapıp birde "islami hükümlerin güncellenmesi gerektiğini 14 - 15 asır öncesi hükümlerin uygulanamayacağını ddemesi üzerine tepkiler alınca günlerdir yandaş kişiler tarafından ve kendiside dahil aslında böyle demek istedik aslında şu konularda güncelleme vardır demeleri ve hala her çıktığı yerde aynı meseleyi kurtarma çabaları ve destekleri bir yana, konu Nisa 34. Ayet iken cumhurbaskaninin islami hüküm dediği nedir? Hüküm kuran ve sünnet değil midir? Konu ne ara başka guncellenecek meselelere geldi?
Yorum yap yorum