Kısa Sorular A+ | Normal | A-

Mevcut Şartlarda Hacc'a Gidilir Mi?



Mevcut Şartlarda Hacc'a Gidilir Mi?

Es Selamün Aleyküm hocam,
Bu günlerde kardeşler arasında şöyle bir soru dolanmakta; Malumunuz Suudi işgal kuvvetleri Mekkeyi işgal etmiş durumdalar. Ve Müslümanların kıblesi olan Kabe şu an işgal altında. Ve bu işgalde yetmiyormuş gibi bu işgal devleti firavunlara yardım etmekte. Bu ortamda bazı kardeşler Hacc'a gitmenin doğru ol(a)mayacağını söylemekte çünkü Hac paralarının firavunlar (Mısır,Abd vs..) gibi ülkelere gittiğini söylemekteler. Bu düşünceyi kabul etmeyen diğer kardeşler de Hacc'ın farz olduğunu ve Efendimiz'in(a.s) müşriklerin elindeyken bile hac için yola çıktığını söylemekteler. Sizin bu konudaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? Allah Razı Olsun. Selam ve dua ile...                               <<< Zeynel ABİDİN >>>

Sayın Zeynel ABİDİN!
Bu konuda yayınlanmış olan "RAHMETE YOLCULUK" kitabının sormuş olduğunuz soruya cevap niteliği taşıyabilecek "NEREYE GİDEYİM?" ve "NİYET" bölümünü sizin vesilenizle tüm kardeşlerimizin istifadesine sunuyoruz;
                              ----------------------------------------------------------------------------

"Bazen sıkıldığınızı, bazen bunaldığınızı hisseder, bütün sorunlardan uzaklaşmak için bir yerlere kaçmaya, eksiklerinizi gidermek için bir yerlere gitmeye karar verirsiniz. Ve iç dünyanızda küçük bir fısıltı ile önemi büyük bir soruyu seslendirirsiniz; "Nereye gideyim?"

Bu sorunun cevabı kimlik ve kişiliklere, çevre ve imkanlara göre değişebilir. Manevi sıkıntılardan uzaklaşabilmek için gidilen ya da gidilmek istenilen yerler, çoğu kez maddi alemde güzel denilen yerlerdir. Betonarme şehir yaşantısında bunalan insanlar için yemyeşil dağlar, serin yaylalar veya mavi denizler genellikle tercih edilen yerlerdir. Manevi sıkıntılarını veya eksiklerini, maddi nedenlere bağlayan ve çözümü yine maddede arayan bu anlayış, maddi alemin şimdiki zamanla sınırlı kısır ikramıyla yetinmek zorundadır.

Günümüzdeki birçok müslümanı veya müslümanım diyen kimseleri de böylesi bir cahili anlayıştan müstağni görebilmemiz mümkün değildir. Çünkü manevi açlıklarını, maddi alemde gidermeyi önceleyen bu şaşkınlar da yazlıklarıyla, kışlıklarıyla ve büyük bir cüretle "Cennetten bir köşe" dedikleri sayfiyelik tesisleri ile "Nereye gidelim?" sorusuna beş yıldızlı cevaplar verebilmektedirler!. Bir çuval pirince açlık çekerken, kırık bir pirinç tanesiyle yetinmek zorunda kalan bu anlayış; tüm arayışlarını bütün bir ömür boyu sürdürse de, gideceği hiçbir yerde aradığı mutmainliği bulamayacak bir anlayıştır.

Oysa yaşadığımız sıkıntılar,
içine düştüğümüz bazı bunalımlar açık bir gerçektir. Birçok konuda eksikliklerimizin olduğu da doğrudur. Bütün bu sıkıntılardan ve bunalımlardan uzaklaşabilmek, bütün bu eksikliklerimizi giderebilmek için sorduğumuz "Nereye gideyim?" sorusu da, elbetteki sorulması gereken doğru bir sorudur.

Peki,
sorulması gereken bu doğru sorunun, doğru cevabı ne ola ki!."Nereye gideyim?" sorusuna nasıl bir cevap bulmalıyız ki, bu cevapla birlikte diğer aradıklarımızı da bulmuş olabilelim!. Bu soruya nasıl bir cevap verelim ki bulduğumuz bu cevab dertlerimizi devaya, bunalımlarımızı göz ve gönül aydınlığına çevirebilsin!.

"Nereye gideyim?"
Bu önemli soruyu nefsinize yöneltip, nefsani cevaplarla didişmek istemiyorsanız, her meselede her mü'minin yaptığı ve yapması gerektiği gibi öncelikle Kur'an-ı Kerim'e yöneliyor ve bu dosdoğru sorunuzu, doğrunun en temiz kaynağı olan Kur'an'a soruyorsunuz.,

"Nereye gideyim?"
Kur'an-ı Kerim'e yönelttiğiniz bu soru, suya atılan bir taş gibi halkalar meydana getirmekte ve birbirini takip eden her halka, birbiriyle uyumlu cevaplar vermektedir; Ne için yaratıldığınızı ve ne olduğunuzu bilerek kendinize gelin, kendinize gidin... Aile sorumluluğunuzu ve ne yapmanız gerektiğini bilerek evlerinize gidin... Sıla i rahimde bulunun, akrabalarınıza gidin... Yakın çevrenizdeki yardıma muhtaç yoksullara gidin, düşkünlere gidin, hastalara gidin... İslam'ı anlamak ve İslam'ı anlatmak için insanlara gidin...

Hiç kuşkusuz ki önce bunları,
önce bu cevapları yaşıyorsunuz. Daha sonra ise Kur'an-ı Kerim'in birer birer verdiği bu cevapları birer birer yaşayan ve yaşamaya çalışan bir mü'min olarak, sorularınıza devam edebilme hakkını kendinizde görebiliyor ve başınızı gönlünüzün en alt noktasına eğerek "Peki sonra, sonra nereye gideyim?" diyorsunuz. Nitekim bu son sorunuz ile cevapların en büyüğü, cevapların en görkemlisiyle karşılaşmaya başlıyorsunuz.,

"Gerçek şu ki insanlar için kurulan ilk ev, Bekke'de (Mekke'de kurulan) mübarek ve alemler için hidayet olan (Kabe'dir). Orada apaçık ayetler (ve) İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse, o emniyet-güvenlik içindedir. Ona bir yol bulup-güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim de küfre saparsa, bilsin ki Allah alemlerden müstağnidir (muhtaç olmayandır)."(3-Âl-i İmrân 96,97)

"Hani Biz İbrahim'e Ev'in (Ka'be'nin) yerini belirtip-hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik) "Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rüku ve secdeye varanlar için Evimi tertemiz tut." İnsanlar içinde haccı duyur. Gerek yaya, gerekse derin (vadileri)-uzak yolları aşarak yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler. Kendileri için yararlara şahid olsunlar ve Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine belli günlerde (kurban ederken) O'nun adını ansınlar. Siz de bunlardan yeyin ve zorluk çeken yoksulu da doyurun. Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyti Atik'i (en eski Ev'i) tavaf etsinler."(22-Hac 26...29)

Evet,
sorduğunuz son güzel soruya, güzelin gerçek sahibi olan Rabbimizin verdiği cevap, biz müslümanların dikkate alması, düşünmesi ve anlamaya çalışması gereken bir cevapdır. Çünkü Rahman ve Rahim olan Rabbimiz bizleri Beytullah'a, bizleri Kabe i Muazzama'ya, bizleri gerçek bir hanif, gerçek bir halil olan İbrahim (a.s.)'a, bizleri alemlere rahmet olarak gönderilen Resulullah (s.a.v.)'e ve bu seçkin insanların yaşadıkları kutsal beldeye davet etmektedir.

Önce susuyorsunuz!.
Bu güzel daveti ve bu güzel davetin Sahibini düşünüyorsunuz. Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) tarafından ciddiye alınmanın verdiği onurla hafifçe ürperdiğinizi ve içinizin bir hoş olduğunu hissediyorsunuz. Kabe'nin Rabbi, Kabe'nin sahibi olan Allah (c.c.) sizlere gerçek bir değer vermekte ve sizleri Kabe'sine, sizleri Beyt'ine davet etmektedir. Ne diyeceğinizi şaşırıyorsunuz!. Aklınıza ilk gelen, hali vakti yerinde birçok insanın esneyerek verdiği "Şimdi olmaz. İnşaallah ilerde, inşaallah yaşlanınca!." cevabı oluyor. Önce aklınıza, sonra dilinizin ucuna gelen bu cevabı biraz düşününce, dilinizin ucunda bir leş varmış gibi tiksindiğinizi hissediyor ve bu leşi hiç kimsenin göremeyeceği bir çukura tükürmek istiyorsunuz. Çünkü iman ettiğiniz Kur'an-ı Kerim'de bu İlahi davetin sahibi olan Rabbimiz "Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır.." buyurmaktadır.

Ve bu davete
ve bu İlahi davete icabet edememenin yegane haklı nedeni, bu davete güç yetirememektir. Hacca gitmeye güç yetirebiliyorsanız ve içinde bulunduğunuz şartlar itibariyle hacca gidebilecek bir durumdaysanız, ilk fırsatta hacca gitmemeniz için başka hiçbir haklı nedeniniz, başka hiçbir haklı mazeretiniz yoktur. Önemli olan Kabeye gitmenin bir yolunu bulmak ve bu yola güç yetirebilmektir.

Peki siz,
siz buna güç yetirebilecek olan mü'minlerden misiniz? Gerçi her insana göre farklı cevaplar bulabilen bir sorudur bu!. Parası olanların zamanı, zamanı olanların parası olmaz genellikle!. Kazançlı gözüken bir yatırım için gözünü kırpmadan varını yoğunu satabilen veya bu yatırıma aylarını, yıllarını ayırabilen birçok kimse; iş hacca gitmeye geldimi yedi günün hesabını yapabilmekte veya yedi sülalesinin, yetmiş yıllık istikbalini düşünebilmektedir!.

Oysa hacca gitmek bir darlık değil bin genişlik,
bir yoksulluk değil bin zenginlik,
bir kıtlık değil bin bolluk,
bir azlık değil bin bereket vesilesidir. Dolayısıyle bütün bunları bilen ve bütün bunlara iman eden bir mü'min olarak Rabbinizin daveti karşısında hiç bocalamadan, hiç oyalanmadan gönlünüze yöneliyor ve gönlünüzden yükselen şu cevabı açık bir şekilde ifade ediyorsunuz.,

"İnşaallah!. İnşaallah en kısa zamanda!. İnşaallah ilk fırsatta Ya Rabbi!.."

Sizi yaratan ve yaşatan Rabbinizin İlahi daveti ile karşılaşan bir mü'min olarak, içinde bulunduğunuz durumu gözden geçiriyor ve umreye ya da hacca gidebilecek imkanlara sahip olup olmadığınızı düşünüyorsunuz. İlk genel değerlendirmenizde ev ve iş gibi asli ihtiyaçlarınızın dışında böyle bir imkana sahip olduğunuzu görmenize rağmen nefsinizden şöyle bir vesvesenin fısıldandığını duyabilirsiniz.,

"Hacca gitmeye imkanım var ama daha şunları şunları yapmam, bunlara bunlara vakit ayırmam da gerekli!."

Bu vesvese karşısında duraksadığınızı hissediyorsunuz. Çünkü sizlere akli, sizlere mantıklı gelen gerekçelerdir bunlar. Gerçekten o işleri de yapmanız, bu işlere de vakit ayırmanız gereklidir!. Bir tercihle karşı karşıya olduğunuzu biliyor fakat karar veremiyorsunuz!. Oysa sizleri Beytullah'a davet eden ve sahip olduğunuz imkanları kazanmanızı nasib eden Rabbiniz, asıl itibariyle sizleri hem davet eden ve hem de uçak biletleriniz dahil bütün masraflarınızı lutfuyla sizlere nasib eden, sizlere gönderen bir davet sahibidir. Sizler ise sahip olduğunuz bu imkanları kendinizden, kendi çalışmalarınızdan bilerek, "Bu imkanlarım ile hacca mı gideyim yoksa şu işlerimi mi yapayım?" diye düşünüyorsunuz!.

Tabi ki tercih sizin!.
İsterseniz sizlere lutfedilen imkanlar ve uçak bileti ile Beytullah'a gidersiniz, isterseniz uçak biletini satarak bu imkanla bir hacetinizi giderir, bir def i hacet yaparsınız!. İsterseniz falanca işleri erteleye erteleye Beytullah'a gidersiniz, isterseniz haccı erteleye erteleye kabire gidersiniz!. İsterseniz ne yaptığını bilen ve çevresindekilere yardım eden dinç bir müslüman olarak Kabe'yi tavaf edersiniz, isterseniz çevrenizdekilerden yardım dilenen aciz bir ihtiyar olarak tahtıraverana bindirilir ve kendisi tabuta, üstünde oturanı ise mevtaya benzeyen bu tahterevanlar ile Kabe etrafında döndürülürsünüz!. Tercih sizin!.

İşte bu noktadaki tercihiniz İlahi davete icabet etme noktasında olduğu zaman, önce Hak'kın sonra halkın duyacağı bir cümle ile bu niyetinizi ifade ediyorsunuz.,
"Niyet ettim hacca gitmeye.. Niyet ettim Beytullah'a gitmeye.."

Bu niyetinizi duyan ancak ne anlama geldiğini yeterince anlamayan bazı tanıdıklarınız, sizlere değişik sorular yöneltmeye başlıyorlar.,
-Neden niyet ettin ve neden gidiyorsun hacca? 
-Arabistan'ı gezip, görmek için mi? 
-Araplara döviz götürmek için mi? 
-Hacı olmak için mi? 
-Hacı desinler diye mi?

-Neden niyet ettin ve neden gidiyorsun hacca?

Değişik insanlardan gelen bu değişik sorular karşısında ne cevap vereceğinizi hiç şaşırmıyor ve hacca gitme nedeninizi tek bir cümle ile ifade ediyorsunuz.,
"Rabbimin emri, Rabbim çağırıyor ve ben gideceğim?"

Bu kısa cevabın derin manasını anlamasanız da, nedenini, niçinini, hikmetini yeterince bilmeseniz de bu cevaba kilitleniyor, bu cevaba sımsıkı tutunuyorsunuz.,
"Rabbimin emri, Rabbim çağırıyor ve ben gideceğim?"

-Neden gideceksin?
"Bilmiyorum, Rabbim çağırıyor."

-Gideceksin de ne olacak?
"Bilmiyorum, Rabbim çağırıyor."

-Bunun hikmeti ne?
"Bilmiyorum, Rabbim çağırıyor. Ve susun ve soru sormayın artık!. Çünkü hiçbir felsefi ve akademik sorunun, hiçbir felsefi ve akademik cevabını bilmiyorum, bildiğim ve iman ettiğim gerçek şu; Rabbim çağırıyor. Bunun için yollara düşecek ve Rabbimin bu emrini yerine getirmek için Kutsal topraklara gideceğim. Onun için susun, hepiniz susun ve önümden çekilin, Rabbim çağırıyor..."

Evet,
ciddi ve samimi bir şekilde niyetlendiniz artık. Bu apaçık niyetinizde koyulaşmanıza ve netleşmenize rağmen halk arasında sıkça kullanılan "Hacılık nasip olmayacak kişiyi deve üstünde yılan sokar" atasözünü hatırlıyorsunuz. Bu kuşku sizi rahatsız ediyor ve boynunuzu bükerek usulca fısıldıyorsunuz.,

"Ben niyet ettim. Sen nasib et Ya Rabbi..."
                                                     
<<< insandergisi.com >>> 




Yorum yap yorum

Yorumlar [19]

Haluk Efe
24.06.2014 10:03
İşte islam
Erkam beye ayıracak vaktim olmamasına karşın Mehmed can abi ve Zeynep kardeşimin dualarına Âmin demeden edemicem. Allah'a emanet olun, Rabbim neslinizi islama bağışlasın...
Mehmed Can
24.06.2014 00:17
Selamalekum
Zeyneb kardeşim,
Son tespitlerinin gayet yerinde ve ölçülü olduğunu düşünüyor, güzel duana amin diyorum.

Özellikle de "akli yaklaşım ve yorumlara dayalı değil, vahyi delillere ve ölçülere dayalı düşünebilirsek" cümlesinin altının çizilmesi gerektiğini düşünürken bu delillendirmeyi de Kur'an bütünlüğü içerisinde yapmamız gerektiğini hatırlatma gereği hissediyorum.

Böylesi bir okuma elbette ki bizleri ortak bir dilde birleştirecektir. Ve bu dil, belki türkçe, belki arapça, belki kürtçe belki de ingilizce ya da bambaşka bir dilde olacak, ama muhakkak vahyin dili olacaktır.

Kendi diliyle vahye şekil vermeye çalışanlardan değil, vahyin diliyle şekillenenlerden olmak duasıyla sizleri selamlıyorum...
Zeynep
23.06.2014 02:11
selam
Erkam beyin son yorumunu okuduktan sonra,Benim önceki yorumumda bu konu hakkında "liyakat sahibi diye'kanaat belirtmeme gerek yokmuş'diye düşünüyorum.
Çünkü kullandığımız dil aynı olmakla beraber,zihnimizin işleyiş biçimi Erkam beyle aynı saiklere dayanmadığına şahit oluyorum.Çünkü akli yaklaşım ve yorumlara dayalı değil,vahyi delillere ve ölçülere dayalı düşünebilirsek,hangi dilden konuşursak konuşalım,zihnimizin işleyişi aynileşecek ve dilimizin söyledikleri nu'as farklılıklar arz etsede,söylediklerimizi vahyi ölçülere göre değerlendirdiğimizde ilmi derinlik bakımından anlayışımız,kavrayışımız farkı olsa da,zihnimizin işleyiş istikameti bakımından bir fark olmayacaktır.

Demem odur ki,
Liyakat sahibi de olsan,bu ve benzeri zihin işleyişlerine liyakat sahibi dua dan başka ne yapılabilir ki
öyle değil mi?
Rahman olan Rabbime dua ederek,hepimize hak ve hakikat üzere,hayırlı olanda birleştirsin.
Değerli büyüklerim de acele edip,yazdığım bu iletiden dolayı beni bağışlasın...
Erkam
22.06.2014 21:09

Kastettiğimin anlaşılamaycağı kanaatindeydim,biliyordum.Bir farz-ı kifaye diye söyledim.Çünkü aynı dili konuşmuyoruz.Kullandığımız dil zihnimizin işleyişine biçim verir yahut zihnimizin işleyiş biçimi kendine mahsus bir dil bulur edinir.Ben -dilimden ve elimden geldikçe-kur'an dili türkçe konuşuyor ve düşünüyorum.Zeynep Hanım 'liyakat sahibi şahsiyetten' ne anlıyor?Ulus nedir?Türk kimdir?Haluk Beyin günümüzün 'dikenli yollarında temiz yollar arama' uğraşı ne ola?Resul-u Ekrem efendimizin hacc etmeyişinin sebeplerinden ne anlıyor,hacc etmeyişinden ne anlıyor?Mehmet Alagaş amcamız yaklaşımı asabiyete dayandırdığımı '1916 yılına kadar Mekke Kalesi’nde Türk bayrağı dalgalanıyordu.' deyişimden dolayı mı söyledi?Bunun anlamı ne peki?Bu abur cubur bir şey mi?Beni davet ettiği ilim ve insaf neye taaluk ediyor?
Hulusi Takcı
21.06.2014 09:43
Haccın hikmeti ve kabe
Olaya farklı açıdan bakılması ,hakikati anlamamıza katkıda bulunurmu diye düşünüyorum. Müslüman kardeşlerimizin Allah resulunun Mirac yolculuğunda uğrak yerlerinden biri olması hasebiyle bir Kudus meseleleri var. "Kudüs işgal altında" yollu ifadeleri duymuşsunuzdur. Filistin duyarlılığımız da bunun sonucu.
Haccedenlerin Allahın davetine icabet meselesi.. Haccın anlamı vs. meselelerini kendi anlayış çercevemizde bağlamlar inşa ederek anlayamayız. Hakikati görmenin bizi körleştirmeyeceğini bilakis daha aydınlık günlerin habercisi olacağını düşünmek istiyorum. Kutsal topraklar ifadeside yadırgatıcı, toprağın ve mekanın kutsiyetinin anlamı neye bağlı.. Allah temiz akla sahip kullarından eylesin.
Mehmed Alagaş
20.06.2014 23:36
Ve aleykümselam
Hacla ilgili ayetlerde görülebileceği gibi gücü yeten müslümanlara kıyamete kadar haccın farz oluşu, Mekke veya çevresinin siyasi yönetimine göre değişebilen bir farziyet değildir. Erkam kardeşimiz bizlere gönderdiği bu yaklaşımı değişik asabiyetlere değil de ayetlere dayandırsaydı, elbetteki dikkate alınması gereken bir yaklaşım olurdu. Kendisini biraz ilim ve insafa davet ederken, Zeynep ve Haluk kardeşime de teşekkür ediyorum.
Dua ile..
Haluk Efe
20.06.2014 10:39
Erkam bey
3/97- "Orada apaçık deliller ve İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse güvenliğe erer. Ona yol bulabilenlerin Kâbe'ye haccetmesi Allah'ın, insanlar üzerinde hakkıdır. Kim küfrederse bilsin ki Allah alemlerden müstağnidir." Ayetindeki nasları dikkate almadığınızı düşünüyorum."...Allah ın insanlar üzerinde hakkıdır" tüm insanlığı yaratan ve ona can ve rızık veren Rabb'ine küçükte olsa borcudur. Peygamberimizin o günlerde bu görevini geciktirmesinin nedenlerinden birisi müşriklerin çıplak hac yapmasıydı. Bir diğeri ise berae süresinin inmemiş yani onlara haccın yasaklanmamış olmasından kaynaklanmaktadır. ümmet olabilme yolunda günümüz dikenli yollarında,temiz yollar arayan kardeşlerimize karşı böyle fikirler sunmamanızı diliyorum. Allahül-alem...
Zeynep
19.06.2014 18:39
Bu ne demek yaa...
" Bugün insanlar 1916 yılından sonra acaba Hac farizasının fıkhi durumu hakkında bir şey biliyorlar mı? Türkiye’de kaç kişi biliyor? 1916 yılına kadar Mekke Kalesi’nde Türk bayrağı dalgalanıyordu."

Hac edebilmenin fıkhi şartı Türk bayrağının dalgalanması şartına mı bağlıdır.Türk (Ulusu) bayrağı yoksa,meşru'iyetini kaybetmiş mi oluyor?kutsal emanetler İstanbul'a taşınınca,Kabe kutsiyetini kaybetti öylemi?
Saçmalamak bu olsa gerek,üstünlük ırkta değil,hiçbir kavmin birbirine üstünlüğü yoktur.Allah indindeki üstünlüğümüz ancak takva iledir.

Daha yazacak çok şey var elbet,sitenizin genel formatına saygım nedeniyle susmam daha hayırlı olacak.Bu konularda liyakat sahibi değerli şahsiyetler gereken açıklamaları yapar sanırım.

Herkese,selam ve dua ile,sabırlar diliyorum.
Erkam
19.06.2014 16:48

Fahrettin Paşa Medine’yi teslim etmek zorunda kalınca oradaki kutsal emanetleri alıp İstanbul’a getirdi. Eğer biz Türkler ve Müslümanlar olarak Mekke ve Medine’yi Araplara bırakmış olsaydık; yani devralan insanlar Müslümanlar olsaydı Fahrettin Paşa’nın kutsal emanetleri oradan alıp İstanbul’a getirmesine lüzum yoktu. Gâvura bırakılmaması gereken şeyler olarak onlar İstanbul’a getirildi. Bugün insanlar 1916 yılından sonra acaba Hac farizasının fıkhi durumu hakkında bir şey biliyorlar mı? Türkiye’de kaç kişi biliyor? 1916 yılına kadar Mekke Kalesi’nde Türk bayrağı dalgalanıyordu. Hepimiz biliyoruz ki Resül-i Ekrem ömründe bir kere haccetti. Bu ne demek? Bu şu demek, Mekke fethedilmeden yapılan tavafları Hac saymıyoruz. Yani siyasi üstünlük söz konusu olmadığı zaman, orası bir İslam beldesi değilken oranın kutsiyetinden bir şey eksildiği yok. Fakat bizim “hacı” olmamız ancak oranın bizim topraklarımız olması halinde mümkündür. Bunu düşünen tabii ki yok.Niye düşünsünler?Maneviyat falan diye işler bir yerden bir yere geldi.
Dolayısıyla ''Rahmete Yolculuk''kitabından alınan bölüm cevap niteliği taşımıyor.
Nuh
06.05.2014 23:39

selamlar,
İhtiyaca cevap olan bir konu olmuş bu açıdan Alagaş abi başta olmak üzere katılımcılardan Allah razı olsun. yalnız soru/yorum sahipleri ısrarlarla Suudi müslümanları tekfirin eşiğine getiriliyor her nedense ve konu mecraından çıkıyor gibi sanki. sorudan istifade ettim. teşekkürler.
Mehmed Alagaş
24.04.2014 23:58
Ve aleykümselam kardeşim
Hassasiyetini anlıyorum.
Zaten Mehmed abin de böyle bir hassasiyet nedeniyle söz konusu cümleyi "Resmi işlemleri yaparak" şeklinde düzeltmek istedi. Bu düzeltmeyi yaptıktan sonra birçok kardeşimizin bildiği gibi sen de bilmelisin ki tağutun belirlediği pasaport gibi bazı resmi işlemleri yapmak, tağutun tağut olduğunu bilen müslümanlar için tağuta kulluk anlamına gelmez.

Meselenin biraz daha açılımını Tartışılan sorular kitabının "İslam'a göre resmi nikahın durumu" başlığında görebilirsin. Hacla ilgili resmi işlemlerde itikadımızı ve Allah'a kulluğumuzu zedeleyecek şartlar olsaydı, böylesi şartları elbetteki ne Resulullah (s.a.v.) ne de bizler kabul edebilirdik. Ancak günümüzdeki resmi işlemlerde böyle bir mahiyet olmadığı gibi Mekke müşriklerinin Efendimiz (s.a.v.)'e bildirdiği şartlarda da yoktur.

Dua ile..
Metin Olmak
24.04.2014 02:41

S.a mehmet abi
abi selami abinin yaklaşımına vermiş oldugun şu ifadenle birşeyi bagdaştırmak istiyrum

Mehmet Alagaş
(Selami arkadaşımıza hak vermekle beraber "tağutun belirlediği hüküm ve kurallara uyarak" ifadesini rahatsız edici bulduğumdan "tağutun belirlediği resmi işlemleri yaparak" şeklinde düzeltmek istiyorum.)

evet abi ve sözlerime şu şekilde devam etme gayretindeyim.
verilen bir misal var resulullah ta mekke müşriklerin himayesindeyken hacca gitmiş.
tabiki sonucunda bir rivayet içinde zan ve şüpe barındırdıgı için
bölesi bir söylenim rivayetten öte geçmez
ancak hayır efendim bu rivayet uydurmadırda denilemez olaki gerçekten olmuştur ve meşrudur

soruma geçmek istiyorum

sorum şudur

peygamber a.s bölesi bir durumda hac yaptı peki bugün hac yapılabilmesi için bizlere sunulan hangi davetlerini kabul etti ?
var ise tek birtane icap kabul örnegi bunuda bilmek isterim.
örnegin az önce selami abinin yaklaşımında yapmış oldugunuz düzenlemedeki şu ifadelerinizi sunmuşmudur tagut.

tağutun belirlediği resmi işlemleri yaparak" şeklinde düzeltmek istiyorum.

tagut sunmuşsa peygamber kabul etmişmidir hac için ?

H.geceler
Mehmed Alagaş
21.04.2014 21:35

Özel bir çaba göstermememize rağmen sitede oluşmaya başlayan ciddi ve ahlaki uslub için bütün kardeşlerime teşekkür ederim. Din adına nasihat ve uyarıda bulunmak ne kadar önemliyse, bu uyarıları nefsi tepkilerden uzak ahlaki bir olgunlukla karşılamak çok daha önemlidir. Tekrar teşekkür ediyor ve Allah razı olsun diyorum.
Selami Özcan
21.04.2014 20:48
Dua ile...
Hayra vesile olan açıklama ve düzeltmeniz için Allah razı olsun Mehmed hocam..

"tağutun belirlediği hüküm ve kurallara uyarak" ifadesini rahatsız edici bulduğumdan "tağutun belirlediği resmi işlemleri yaparak" şeklinde düzeltmek istiyorum.

Ertan kardeşimde güzel izah etmiş,Allah razı olsun.
Mehmed Alagaş
18.04.2014 21:17
Ve aleykümselam
Zeynel kardeşimizin sorusuna alıntıyla verilen cevap yerinde olmuş.

Meselenin biraz daha açıklık kazanmasını isteyen Selami arkadaşımıza hak vermekle beraber "tağutun belirlediği hüküm ve kurallara uyarak" ifadesini rahatsız edici bulduğumdan "tağutun belirlediği resmi işlemleri yaparak" şeklinde düzeltmek istiyorum.

Aynı ifadenin devamındaki "tüm zulümlerine maddi destek veriyormuş kaygısı ve endişesi" ise maddi düzlemde bir gerçeklik içerse de, hak düzleminde önemini yitirdiğini düşünüyorum. Çünkü herhangi bir zulmün devamı maddiyattan önce zihniyetle ilgili bir mesele olduğu için Rabbimiz dünya hayatında zalimlere bile yerüstü ve yeraltı zenginlikleriyle imtihan içerikli imkanlar vermeye devam etmektedir.

Ayrıca hicretten sonra Resulullah (s.a.v.)'in haccetmek istediği Kabe'nin, müşriklerin idaresinde ve içinde putlar bulunan bir Kabe olduğunu dikkate almamız gerekir. Bunu dikkate aldığımız zaman Kabe-i Muazzamanın böylesi cahili gölgelerden hiç etkilenmediğini ve büyüklüğünden hiçbir şey kaybetmediğini anlamamız kolay olacaktır.

Ertan kardeşimin son yorumuna ise bütünüyle katılıyor ve Rabbim razı olsun diyorum..
Ertan Akdeniz
18.04.2014 15:34
Değerli kardeşlerim;
Bu haklı uyarınız için teşekkür ederim.
Gerçi ben de soruyu ve cevabı okuyunca zihnimde beliren ayeti paylaşayım ve tefekküre açayım istemiştim ama dediğiniz gibi not düşülürse daha verimli olur. Çünkü bilindiği gibi Kur'an bütünlüğü dikkate alınmayarak cımbızlanan ayetlere yüklenen anlamlar bir çok kişinin kafasını karıştırmakta.

Benim anladığım, ayette zikredildiği üzere her şeyin olduğu gibi Kâbe'nin de sahibi Allah'dır. Ve dün başka zalimlerin bugünse başkalarının (sözde) idaresindedir. Yarın da bir başka zalime geçebilir. Peygamber ve beraberindekiler ayetlerin bir çoğuyla Kabe zalimlerin idaresindeyken muhatap olmadılar mı?

Ben kendi adıma, sahibim olan Allah beni sahibi olduğu beyte çağırıyorsa, o zalimlerin ekonomisine daha fazla katkıda bulunacak şeylerden gücüm nisbetince kaçınarak davete icabet etmeyi tercih ederim. Bu benim Kur'an bütünlüğü içerisinden yaptığım çıkarımımdır.
Çıkarımım yanlışsa da düzeltmeye hazırım.

Selam ve dua ile...
Ertan Akdeniz
18.04.2014 09:28

"Haberiniz olsun ki göklerde kim varsa, yerde kim varsa hepsi Allah'ındır. Allah'tan başkasına tapanlar, (bir ilim-bir delil üzere) şirk koştukları varlıklara ve güçlere uymazlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar (zanla-tahminle) yalan söylerler. (10-Yunus 66)"

insandergisi.com:


Sayın Ertan AKDENİZ!
Paylaştığınız ayeti yayınlıyoruz ancak, sizin vesilenizle tüm kardeşlerimizden istirhamımız; bir ayet ya da bir alıntı paylaşıldığında hangi bağlamda paylaşıldığıyla ilgili de bir not düşmesidir. Zira bu şekilde site ziyaretçileri yorumcunun ne demek istediğini daha rahat anlayacaktır.

Teşekkür eder,
Saygı ve selamlarımızı sunarız.
Selami Özcan
18.04.2014 00:00
Akla gelen ikinci ve en önemli soru bu olmalı.?
Selamaleykum..

"Kur'an-ı Kerim'de bu İlahi davetin sahibi olan Rabbimiz "Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır.." buyurmaktadır.
Ve bu davete
ve bu İlahi davete icabet edememenin yegane haklı nedeni, bu davete güç yetirememektir. Hacca gitmeye güç yetirebiliyorsanız ve içinde bulunduğunuz şartlar itibariyle hacca gidebilecek bir durumdaysanız, ilk fırsatta hacca gitmemeniz için başka hiçbir haklı nedeniniz, başka hiçbir haklı mazeretiniz yoktur. Önemli olan Kabeye gitmenin bir yolunu bulmak ve bu yola güç yetirebilmektir".
Buraya kadar tamam...

Sorunun bir boyutuna geniş ve güzel bir açıklama yapılmasına rağmen,duyulan endişe ve kaygılara yeterli cevap olmadığı kanaatindeyim.Asıl mesele Tağuti bir otorite tarafından işgal edilmiş Kutsal beldeye,bir yolunu bulup bu yola güç yetirebilsek bile,Tağutun belirlediği hüküm ve kurallarına uyarak,hatta tüm zulümlerine maddi destek veriyormuş kaygısı ve endişesi içinde...İlahi daveti yerine getirmek şer'an ne kadar caizdir,sorusu şahsen benim aklıma gelmiyor değil.
Açıklanması beklenen asıl soru bu olmalı diye düşünüyorum.
M.Alagaş (Hocama) abime dua ve Selam ile..
Zeynel Abidin
17.04.2014 18:20

Allah razı olsun çok teşekkürler cevabınız için...
Yorum yap yorum